Tekil Mesaj gösterimi
Eski 12.10.15, 22:12   #12
Dilaver
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 413
Mesajlar: 3,680
Ettiği Teşekkür: 18755
Aldığı Teşekkür: 20033
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar

42. Otuzbir Mart Vakası- Harekat Ordusunun İstanbul’a Yürüyüşü / 1909






31 Mart İsyanının Nedenleri


Asilerin ilk başta meclisin önünde toplanarak dileklerini mebuslara aktarmak istemeleri, olayın meşrutiyetçi demokratik boyutunu gösterir.

Serbesti, Zaman, İkdam
gazetelerinde, asker ve din adamlarının Kanun-u Esasi'ye bağlı olduklarının sık sık dile getirilmesi de bir başka ipucudur. Peki ama, demokratik bir gövde gösterisi nasıl olup da bir 'irtica' olayına dönüşmüştü?

Bunun için biraz daha geriye, isyandan tam 8 ay 21 gün önce (10 Temmuz 1324/23 Temmuz 1908) ilan edilen Meşrutiyet' in günlük yaşamda yarattığı değişikliklere göz atmak ve bunların siyasal ve toplumsal bağlamdaki gelişmelerdeki yansımalarını değerlendirmek gerekiyor.


Günlük Yaşamın Değişmesi

2. Meşrutiyetin ilanını İstanbul'luların dinmek bilmez sevinçlerini ifade ettikleri sonu gelmez gösteriler izledi.
Hürriyet kahramanları Niyazi, Enver ve Eyüp Sabri'nin

fotoğrafları elden ele geziyor, adlarına şarkılar besteleniyor, kartpostallar bastırılıyordu.Hürriyeti herkes kendine göre anlıyordu: Meşrutiyeti herkesin istediğini yapma özgürlüğü olarak kabul edip işlerine gitmeyenler bile vardı.

Öyle ki, sonunda İttihat Terakki
'herkesin işinin gücünün başına dönmesi gerektiğine' dair birkaç bildiri yayınlamak zorunda kaldı.

Meşrutiyet'in ilanından sonra onlarca yeni gazete ve dergi kuruldu; bu gazete ve dergilerde kadınlar da yazmaya başladı.

Kadınların sesi siyasal yaşamın içinde de
duyuluyordu. Yaşam değişmişti; farklı siyasal olaylara tepki olarak boykotlar, bağış kampanyaları, balolar düzenleniyor toplantılar yapılıyordu.


Siyasal Muhalefetin Doğuşu

2 Eylül'de İstanbul'a dönen Prens Sabahaddin ve taraftarları İ.T.'den bekledikleri yakınlığı göremeyince bir muhalefet partisi kurdular. 17 Eylül 1908'de kurulan bu partinin adı Ahrar (Hürler, Liberaller) Fırkası idi. Ahrar, 31 Mart'a dek birbirlerinden çok farklı muhalif grupları bir araya toplayan siyasal bir şemsiyeye dönüştü.

Geleneksel güç odakları olan Saray (Abdülhamid) ile heyet-i vükelanın yanı sıra,
siyasal yaşamın yeni unsurları olarak İttihat- Terakki ve Ahrar da karşı uçlarda yerlerini aldılar. Çoğunlukla genç subay ve küçük memurlardan oluşan İ.T., Meşrutiyet'in ilanından sonra hemen iktidara gelemeyip hükümeti denetlemekle yetindi. Bu ortamda gerçekleştirilen seçimlerde (Kasım 1908), İ.T.'nin listesindeki adayların hemen hepsi meclise girdi. Ama bunların çoğu İ.T.'li değil, sadece istibdada karşı olmalarıyla tanınan kişiler olduğundan, İ.T. 17 Aralık 1908'de açılan Meclis-i Mebusan'da kendi mebuslarına söz geçiremeyince baskıya başvurdu. Bu, muhalefeti daha da şiddetlendirdi; muhalefetten Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi'nin öldürülmesi siyasal gerginliği alabildiğine tırmandırdı.


Dış Bunalım

2. Meşrutiyetin ilanını izleyen Ekim ayında, yüzlerce yıldır Osmanlı egemenliğindeki bazı Avrupa topraklarından siyasal statüleri hızla değişti. Abdülhamid'in böl ve yönet siyasası doğrultusunda, çeşitli Avrupa devletleriyle yürüttüğü denge politikasının sonucu özerk siyasal birimler, yani eyalet-i mümtaze olarak Osmanlı devleti çatısı altında yaşayan Bulgaristan Prensliği, Bosna-Hersek ve Girit vilayetleri, Meşrutiyetten sonra art arda koptu. Bulgaristan bağımsız krallığa dönüşürken Bosna-Hersek Avusturya'ya, Girit ise Yunanistan'a iltihakını ilan etti. Bu olaylar özellikle
Avusturya'ya karşı milliyetçi bir nefret doğdu. Avusturya mallarına boykot ilan edildi.

Dış bunalımın en önemli sonucu;

İttihatçıların zannettiği gibi tek başına Kanun-u
Esasi'nin devleti kurtaramayacağının anlaşılması ve halkın gözünde İttihat Terakki'nin itibarını düşürmesiydi.


Yeni Rejimin Reformları


Ordudaki değişiklikler: Yeni rejimin ordudaki ilk reformlarından biri, zamanın gerekleriyle bağdaşmayan askeri sistemde gerçekleşti: Prusya tipi disiplinin
uygulanmaya başlaması sonucu, eğitim sırasında namaz, abdest gibi askerin devamlılığını engelleyen dinsel ritüeller olabildiğince azaltıldı. Bu uygulama asker içinde grev hareketlerine yol açtı. Ne ki, er ve erbaş grevleri, İ.T. yanlısı mektepli zabitlerce şiddetle bastırıldı. Askeri sistemde bir başka önemli reform da, erbaşların zabit olma yolunun kapatılmasıydı.

Ulema ile ilgili değişimler: Ulemanın yeni rejimden hoşnutsuzluk nedenleri de, modernizasyon süreci içinde yönetici sınıf içindeki imtiyazlı konumlarına indirilen son
darbeydi.

Aslında bu bir asırdır devam eden bir süreçti. İ.T., İslam dinini devleti
kemiren doymaz bir kurt olarak gördüğünden, yeni rejimde ulemaya bir rol vermeyi asla düşünmedi. Medreseleri asker kaçağı yuvası olarak gördüğü için, yüzlerce yıldır askerlikten muaf tutulan medrese talebelerinden başarısız olanların askere alınacağını açıkladı.

Böylece ulema, İ.T. iktidarına karşı olan liberallerce kurulan Ahrar'a katıldı. Bu ittifakın en kesin kanıtlarına Derviş Vahdeti'nin Volkan gazetesinde rastlanır. Bu gazete 31 Mart'a çok yakın bir tarihte kurulan İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'nin de sözcülüğünü üstlenecekti.


31 Mart Ayaklanması (13 Nisan 1909)

İstanbul'da İngiliz yanlısı Sadrazam Kâmil Paşa'nın da desteği ile gerici ve dine dayanan Volkan gazetesini çıkaran, 6 Şubat 1909 tarihinde de "İttihad-ı Muhammedi” cemiyetini kuran Kıbrıs doğumlu "Derviş Vahdeti"; gerek gazetesinde gerekse kurduğu cemiyetin programında Kuran-ı Kerim ve şeriat hükümlerinin yürürlüğe gireceğini belirtmekteydi.

Ayrıca, Avrupa'da eğitim gördükten sonra yurda dönen batı ve
modern düşünceli subaylara ve İttihat Terakki Partisi'ne karşı halkı ve askerleri ayaklandırmaya çalışmaktaydı.

Söz konusu cemiyet, ayaklanmadan önce 20.000 kişilik bir kalabalıkla birlikte yeşil bayraklarla Ayasofya Camii önünde toplanmış ve "...şeriat emirleri ve Tanrı hükümleri bir tarafa bırakıldı. Din ve diyanet hâlâ ayaklar altında kalacak mı?..." gibi söylemlerle cahil halkı tahrik etmeye çalışmıştır.

Nihayet,
31 Mart 1325 (bugün kullandığımız takvime göre 13 Nisan 1909) sabahı erken saatlerde İstanbullular sokaklardan akın akın geçen askerlerin haykırışlarıyla
uyandılar. O güne dek Hürriyet Bekçileri (Nigehban-ı Hürriyet) adıyla tanıtılan Selanik 4. Avcı Taburu askerleri sokakları doldurmuştu. Alaturka saat 7'de (gece yarısı) subaylarını bağlayan er ve erbaşlar, Arnavut Hamdi Çavuş önderliğinde, isyan sarhoşluğuyla haykırıp ateş ederek Meclis'in bulunduğu Sultanahmet Meydanı'na doğru akıyordu.




'Yaşasın asker!', 'Şeriat isteriz'
çığlıkları ile bölünen derin bir uğultu meydanı sarmıştı.

Sarı elbiseli avcı askerlerinin süngüleri ışıldıyor, ellerindeki beyaz yeşil bayraklar sabah serinliğinde dalgalanıyordu. Alaturka saat 5'te (12.45) meydan hareketlendi; boru sesleri arasında ellerinde yeşil bayraklarla tekbir getirerek Divanyolu'ndan gelen kalabalık bir grup fark edildi.

Meydan bir anda 'papatya tarlasına' dönüştü: Gelenler, medrese talebeleri (suhte), cami hocaları, vaizlerden oluşan alt düzey ulemaydı.


İşte 31 Mart Olayı adıyla tarihimize geçen kanlı ayaklanma böyle başladı.

Asiler, kabinenin çekilmesini, II nci Tümen Komutanı Cevdet Paşa ile Hassa Ordusu Komutanı Musa Paşa'nın görevden alınmasını, ayrıca şeriat hükümlerinin kesin olarak uygulanmasını istiyorlardı.

Ayaklanmanın ilk günü
Tanin ve Şurayı Ümmet gazetelerinin matbaası basıldı, makineleri parçalandı. Lazkiye Mebusu Emir Şekib Arslan Bey ile Adliye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Ayrıca, ele geçirilen 20 ye yakın genç subaylar da kurşuna dizildi. Yıldız Kışlası subaylarından altısı kışlanın mutfağı önünde boğazlandı. Asar-ı Şevket zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşısı Ali Kabuli ise gemisinin erleri tarafından Yıldız Sarayı'na götürülüp Padişah Abdülhamit'in gözleri önünde şehit edildi. Gericilerin İstanbul'daki ayaklanmaları Bursa, Erzincan, Erzurum ve Adana vilayetlerine de sıçramıştı.

Ayaklanmanın ikinci günü Bursa'da hocalar ve
şeyhlerle birlikte binlerce insan ellerinde yeşil bayraklarla telgrafhane önünde toplanarak İstanbul'daki isyancıları desteklediklerine dair İttihad-ı Muhammediye Cemiyetine ve Kıbrıslı Derviş Vahdetî'ye telgraf çekmişlerdi.

Ayaklanma Heyet-i Mebusan üzerinde de etkili oldu. O gün İttihat ve Terakki üyesi mebuslar, can güvenlikleri olmadığı için meclise gitmediler. Bazıları İstanbul'dan uzaklaşırken, bazıları da kent içinde gizlendi. Bu arada ayaklanmacılar İttihatçı subaylarla mebusları buldukları yerde öldürüyorlardı. Hükümetin ve meclisin etkisiz kalmasıyla, II. Abdülhamid yeniden duruma egemen oldu. Ayaklanmayı başlatan muhalefet ise, herhangi bir programdan yoksun olduğundan önderliği elde edemedi.

İstanbul'da denetimi elinden kaçıran
İttihat ve Terakki asıl güç merkezi olan Selanik'teki 3. Ordu'yu harekete geçirdi. Böylece ayaklanmayı bastırmak üzere Hüseyin Hüsnü Paşa komutasında ve Redif Fırkası'nın Kurmay Başkanlığını Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı Hareket Ordusu kuruldu.

Harekat Ordusu Yüksek Rütbeli Subaylar


Ancak İstanbul kapılarında vaziyet değişmiş, siyasi mülahazalarla hareket edilerek kumanda Mahmut Şevket Paşa'ya bırakılmış, kurmay başkanlığına da Kurmay Binbaşı Enver Bey getirilmişti.

Ayaklanmacılar 23 Nisan'ı 24 Nisan'a bağlayan gece İstanbul'a girmeye başlayan Hareket Ordusu'na başarısız bir direniş çabasından sonra teslim oldular. Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan da bir gece önce Yeşilköy'de toplanarak Hareket Ordusu'nun girişiminin meşruluğunu onaylamışlardı.

Galata Köprüsü üzerinde konuşlandırılmış Hareket Ordusu askerleri


Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edildi ve ayaklanmacıların önderleri Divan-ı Harp'te yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldılar. Muhalefet hareketi önemli kayıplara uğradı. Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan'da II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmet Reşat'ın geçirilmesini kararlaştırmasıydı. Ayrıca II. Abdülhamid'in İstanbul'da kalması da sakıncalı bulunarak Selanik'te oturması uygun görüldü. Divanıharp II. Abdülhamid'i yargılamak istediyse de, yeni kurulan Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti bunu kabul etmedi.
1912'ye kadar Selanik'te ikamet eden Abdülhamit daha sonra Beylerbeyi Sarayı'na getirilecek ve 1918'deki ölümüne kadar burada hayatını sürdürecekti.

Derleme
Fotoğraflar: turkcebilgi.com / marifetdergi.com / bolugundem.com




43. Arnavutluk Ayaklanması / 1911- 1912

Katolik Arnavutlar, birbiri ile rekabet hâlinde olan Avusturya ve İtalyan kiliseleri tarafından açılan ve 1902 yılına kadar yabancı Fransiskanlar tarafından yönetilen okullarda eğitim almışlardır. Bu okullar özellikle Slav yayılmacılığına karşı Arnavut millî bilincinin güçlendiği merkezler olmuştur.

1908 Reval görüşmelerini takiben Firzovik ayaklanması olarak bilinen genel bir Arnavut ayaklanması biçiminde ortaya çıkmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasındaki gelişmeler Arnavutlar ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasında kurulmuş olan işbirliğini kısa sürede çatışmacı bir ilişkiye dönüştürmüştür.

1911 ve 1912 Arnavutluk isyanlarının temel nedeni İttihat ve Terakki’nin uygulamalarıdır. Meşrutiyetin ilan edilmesine rağmen verdikleri sözleri yerine getirmeyen İttihatçılar, siyasi ve sosyal patlamaya zemin hazırlamışlar Arnavut mebuslarının meclis içerisine yer almasına müsaade etmemişler. Sultan Reşad, Manastır ve Kosova’ya ziyarette bulunmuş, halkın gönlü kazanılmaya çalışılmış.

22 Haziran 1912’de gerçekleşen isyan ise doğrudan bir bağımsızlık isyanı olmayıp Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin önemli isimlerinden Dr. Rıza Nur’un anılarında belirttiği gibi itilafçılarında destek verdiği İttihatçı hükümete yönelik bir isyandı. Yakovalı Rıza, Priştineli Hasan’ın idare ettiği isyan ile İstanbul arasındaki irtibatı kendisinin sağladığını Rıza Nur söylemektedir.

Doktor Rıza Nur


Arnavut isyancıların yayınladığı beyannamede hükümetin düşürülmesi, seçimlerin tekrar yapılması, askeri hizmetlerin mahalli olması ve resmi işlerde Arnavutçanın da kullanılması talep edilmiş. Beyannamede dikkati çeken hususlardan biri de isyancıların “Osmanlı devleti ve hilafetine bağlı oldukları asıl amaçlarının Osmanlının haklarını korumak ve hakiki bir meşrutiyet rejimine geçmek olduğu belirtilmiş. İsyanın askeri liderlerinden Tayyar Bey’in mahkemede verdiği savunma dikkat çekicidir. Kendisinin bir Osmanlı askeri olmaktan daima şeref duyduğunu din-i İslamın birliğinin tüm hayatlardan daha önemli olduğunu yalnız despot kabul ettikleri İttihatçıları yönetimden uzaklaştırmayalı amaçladıklarını belirtmişti.
__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
5 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.