Tekil Mesaj gösterimi
Eski 26.10.15, 01:09   #2
Suzim
Müdavim

Suzim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2015
Konular: 1199
Mesajlar: 6,725
Ettiği Teşekkür: 15582
Aldığı Teşekkür: 21872
Rep Derecesi : Suzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardırSuzim şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Huzurlu
Standart Cevap: Misçilik - Miskçilik - Parfüm

  • Almadan gitmek olmaz

Bir meraklının bakıp da esans almadan gitmesi genelde görülmüş şey değildi. Bir müşteri geldi mi, onun yanına merak eden bir diğeri ve başkaları da gelir toplanırlardı.

Esansçı, alüminyum esans şişelerinden birini çıkartır, gayet itinayla şişenin mantarını açar ve bir miktar esansı cam enjektörüne çekerdi. Çektiği esansı şişeye boşaltır ve alüminyum şişenin mantarını yine büyük bir maharet isteyen bir işmiş gibi kapatırdı. Sonra da enjektör içinde kalan esans bulaşığını etrafına toplanan kişilerin ellerine, ceketlerinin yakalarına ya da yaka arkalarına püskürtürdü. Onlar da bu durumdan gayet memnun olurlardı. Gidecekleri yere bedavadan güzel kokular içinde gitmeyi kim istemez ki.

Bu kokuyu beğenmediniz mi, hemen diğer esansın kapağı açılarak aynı işleme bıkmadan devam edilirdi. Esans değmemiş diğer elinizin üzerine esans kapağını dokundurur, koklarsınız, beğenmediniz, diğer esans çeşitleri devreye sokulurdu. Bu kadar ikram karşısında esans almadan giden de az olurdu hani .




  • Bir gramlık şişeler

Esansçının bir gramlık renkli cam şişeleri olurdu. Diyelim kokuların birinden almak istiyorsunuz. Hemen bir gramlık renkli küçücük şişelerden birini beğenmenizi ister. Daha sonra esans dolu alüminyum şişesinden enjektörle esans çekilir ve şişeye doldurulup verilirdi.

Esansçılığın dev bir sektöre dönüştüğü günümüzde, eski tip esanslara ve esansçılara çok az rastlanmaktadır. Bugün hemen her eve giren parfüm ve deodorantlar günlük hayatımızın koşuşturmaları içinde çevremize birazcık olsun hoş koku yaymamızı sağlıyorlar. Kullanımları ve bulunmaları artık çok kolay olan esanslar her markette ve mağazada, deodorantlar ve parfümler olarak ayrı bir bölümde göz alıcı ambalajları içinde tüketicinin hizmetine sunulmaktadır. Tüketim toplumuna dönüştüğümüz 21.yy.da aile bütçelerinin önemli bir bölümü bu tür harcamalar için ayrılmaktadır.
  • Üzellik otu tohumu





Gaziantep’te 1950’lerde ısınmak için evlere tandır kurulurdu. Tandır, yorgancılık mesleğinde de bahsettiğimiz gibi Güneydoğu’da harp yıllarından kalma ekonomik bir ısınma aracıdır. Tandırın bir masası ve üzerine örtülen bir yorganı vardır. Masanın içine de üstü küllenmiş kömür ateşi olan mangal yerleştirilir. Tandırın etrafına toplanan aile fertleri ayaklarını tandırın içine sokar ve tandır yorganını da göğüs hizasına kadar çekerlerdi. Soğuk kış günlerinde ısınmanın verdiği rahatlıktan olsa gerek tandırın içine bazıları pis koku bırakırdı. Menşei belli olmayan bu kokuyu gidermek için, yorgan açılır ve mangalın üzerine genellikle her evde bulunan ‘üzellik otu tohumu’ atılarak tütsü yapılırdı. Üzellik otu tohumu çıtırdayarak alevsiz yanar ve odaya hoş bir koku bırakırdı.


  • Hacı yağı




Genellikle Hacca giden insanlarımız gelirken yakınlarına vermek üzere hatıra olarak tespih, zemzem suyu ve esans getirirlerdi. Bu esansa halkımız ‘hacı yağı’ adını koymuştur.

Hacı yağının, kendine has formu olan pirinçten veya gümüşten özel kutuları vardı. Bu özel kutuların içinde keçe veya pamuk bulunurdu. Sıvı haldeki hacı yağı bu kutuya dökülür, kutunun içindeki keçe veya pamuğa parmağın ucu değdirilir ve kulak arkasına, bıyığa ve boyun altına sürülürdü. Ayrıca hacı yağı vücuda direkt olarak sıvı halde sürülmezdi. Yoğunluğundan dolayı çok ağır kokardı. Hacı yağının, sürüldüğü yerden kolay kolay çıkmadığı bilinmektedir.


  • MİSÇİLİĞİN SON TEMSİLCİSİ

FEVZİ GÜNENÇ

Bütün kenti gezdim dolaştım. Bir misçi bulmaya çalışıyorum. Daha yakın bir zamana kadar Mehmet Nuri Paşa Camisinin önüne açardı iki ayaklı seyyar tezgâhını. Onun üzerine koyardı cam esansçı kutusunu. “Esans…” diye seslenirdi. “Güzel kokmak istemez misiniz baylar…”

Suburcu Caddesinde Mustafa Tezel’in kolonyacı dükkânı vardı. Türlü çeşitli kolonyalar üretirdi Şişman amca. Bütün misçiler esanslarını ondan alırlardı. Oraya girip çıkarken çok görmüştüm misçileri.

Sora sora Bağdat bulunur derler. Sonunda buldum son misçiyi. Elmacı pazarındaki Hacı Nasır Camisinin kapısındaydı. Cuma günleri geliyormuş sadece.

“Niçin Cuma?..” diye soruyorum son misçi Hacı Mustafa Kılıç’a.

“Cuma namazına gelen yaşlılardan başka esans kullanan kalmadı…” diyor Hacı. Onların sayısı da giderek azalıyormuş.

Felaket “geliyorum,” dermiş. Bunu ramazanlardan sezmiş. Eskiden her zaman alıcı bulan güzel kokular artık sadece ramazan aylarında satılabilir olmuş. Ramazanın gelmesini hasretle bekler olmuş mis satıcıları. Ama zamanla artık ramazanlarda da pazarları daralmaya başlamış.

Yaşlı misçi diyor ki, “Eskiden gençler de koku kullanırdı. Güzel kokmak için esans alırlardı. Esansın yerini başka şeyler aldı artık. Deodorantlar, parfümler…”

“Cuma günleri bu caminin kapısındasınız. Öbür günlerde nerede satış yapıyorsunuz?”

“Kasaba kasaba, köy köy dolaşırım.”

“Kaç liradır bir şişe esans?”

Bizim bir gram alan minik şişelerimizi 2 liraya filan veririz. Nazlanan müşteri olursa bir liraya bile bırakırız.”

“Sermayesi ne ki bunun?”

“Gramı ortalama yarım liraya gelir.”

“Günde kaç liralık satış yapıyorsunuz?

“50 liralık satış yaptığımız olur. Hiç siftah edemediğimiz gün de olur.”

“Bununla geçim sağlayabiliyor musunuz?”

“Yolculukta var olsunlar vesaitten para almıyorlar. Bir şişe kokuyla bitiriyoruz işi. Köylerde de yeme içme yatma için para harcamamız gerekmiyor.

“Ekmek elden, su gölden yani. Peki ailenize nasıl bakıyorsunuz?”

“ Eskiden kazanıyorduk şimdi kıt kanaat geçiniyoruz ”

“Böyle giderse bu meslek de tarihe karışacak” diye konuştu.

Abdurrahman Sayalı’nın misk serüveni, Muş’un sarımtırak ovalarından buralara kadar sürüyor. Elli yıldır kokuculuk yapan usta, ekmek teknesi olan misk tezgâhını işe başladığı yıl elden düşme olarak aldığını ve kendisine bereket getirdiğini ifade ediyor.

“Bu emektar tezgâh elli yıl benimle yattı benimle kalktı, benimle gitti, benimle geldi, iyi kötü günümü benimle paylaştı, en önemlisi de beni hiç aç bırakmadı. Bununla üç çocuk okuttum, şimdi öğretmen oldular. Onun için bu uğurlu, nasipli tezgâhı ne satarım, ne de atarım.” diyor usta. Sattığı misklerin Türkiye’de üretildiğini ifade ediyor. Türk malı bu piyasada en iyisi, diğer ülkelerin mallarını da denedik ama herkes Türk malını tercih ediyor, mesela gül esansı Isparta’da üretiliyor, diğer ürünlerin de birçoğu İstanbul’da.

Öğlen, akşam ve ikindi namazlarından sonra camilerin önüne umut dükkânını açıyor sessizce. Yıllardır hiç tatil yapmadan, haftanın her günü çalışarak rızkını çıkarıyor yaz kış. Son yıllarda satışların durgun olduğunu öğreniyoruz, bazı günler bir iki adetle, bazen de hiç siftah yapmadan eve döndüğünü belirtiyor.

Yararlanılan kaynak:

(Dr.İrfan Dönmez;Kokunun Dünyası ve Kali Kimya)
__________________
''Türkiye, Atatürk'ü Allah'a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e...''
Suzim isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Suzim'in Mesajına Teşekkür Etti.