Tekil Mesaj gösterimi
Eski 04.02.16, 16:38   #1
SerseriGezgin
Cehennem Yolcusu

SerseriGezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2011
Yaş: 33
Konular: 1428
Mesajlar: 7,267
Ettiği Teşekkür: 29582
Aldığı Teşekkür: 32316
Rep Derecesi : SerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Özgürlük Yolunda Anarşizm - Ömer Naci Soykan

Özgürlük ve sürekli barış yolunda anarşizm




Sunuş: Tarihin tüm gölgelendirmelerinin söndüremediği bir ışık, bugün dünyada her zamankinden daha çok parıldıyor. Bu parıltı, insan doğasından kaynaklanan anarşizmin ışığıdır. Kendi doğamızın bize verdiği ödev, onun önünde kendi suçumuz olarak bin yıllardır oluşturduğumuz engelleri bir bir kaldırmak, ışığın sonsuzca yayılım yolunu açmaktır. Bu ödevi gerçekleştirmede bazı tutamak noktalarını saptamayı amaçlayan bu deneme, anarşizmin manifestosu için tüm anarşistlerin katkılarını bekleyen bir taslak olarak öneriliyor.

1. Bilim, anarşizm ve ütopya.


Anarşizm anlayışımızın kuramsal bir temellendirmesi için ilkin bu üç kavramın belli anlamda ilkesel bir birliğinden söz etmek istiyoruz. Fiziğin en temel yasasının eylemsizlik ilkesi olduğu bilinir. Onun bir dile getirilişi şöyledir: "herhangi bir dış gücün etkisinde olmayan bir cisim, dingin durumda ise dingin kalır, devinimde ise devinmeyi sürdürür." Bu cümlenin söylediği bir gerçeklik durumu yoktur. Hiçbir etki altında olmayan bir cisim, ne doğada ne deney koşullarında vardır. Hatta böyle bir cisim, tasarlanabilir bile değildir; eğer tasarlamadan zihinde oluşturulan bir olay ya da bir deney betimlemesini kastediyorsak. Eylemsizlik ilkesinin söylediği durum, ancak yaklaşık olarak tasarlanabilir ve gerçekleştirilebilir. İlkelerin ideal diye nitelenmesi de daima bunu gösterir. Öte yandan, yunanca'da "yöneticisizlik" demek olan anarkhia'dan gelen ve hiçbir yönetimin, hiçbir iktidarın olmadığı bir toplumsal yaşama durumu diye bilinen anarşizm de bu anlamıyla bir ideal olanı gösterir. Buna göre, nasıl fizikte eylemsizlik ilkesi tam uygulanamıyor diye onun bu bilimde geçerli olmadığı söylenemiyorsa, aynı biçimde, anarşizmin ilkesi olarak önerilen yönetimsizlik ilkesi de toplumda tam uygulanamaz diye onun toplumbilim için geçerli bir ilke olmadığı söylenemez. Burada da bir yaklaşıklık söz konusudur ve ilke, her zaman olduğu gibi bir ideal olarak görülmelidir. İdeal'in öteki adı ise ütopya'dır; özellikle toplum için. Yine yunanca kaynaklı ütopya sözücüğünün türkçe karşılığı "yok-yer" veya daha zarif bulduğumuz bir deyimle "yok-ülke"dir. Anarşizmin bu anlamda bir ütopya olması, kendisine doğru gidilen ve bu gidiş yolunu aydınlatarak burada yol almayı olanaklı kılan bir ide olması demektir.

Anarşizm ile Komünizm arasında göz önüne koydukları insanlık durumu bakımından temelde bir ayrım yoktur.

Eylemsizlik ilkesinin dile gelişinde ve Komünizm-Anarşizm tanımlarındaki ortak yönün dilbilgisisel açıdan bir göstergesi şuradadır: üzerinde hiçbir etkinin olmadığı cisim tanımı ile hiçbir sınıf çelişkisinin, ezenin ezilenin olmadığı, insanın insanı sömürmediği, insan üzerinde hiçbir baskının olmadığı komünizm ve anarşizm tanımlarındaki olumsuzlamalar. Nasıl ki fizikte vuku bulan şey cismin üzerinde etki olması ise, aynı biçimde toplumsal dünyada var olan şey de ezme, sömürme ve baskıdır.


Fizik bilimindeki ilke ile Anarşizmi erekleyen toplumbilimdeki norm, işlev bakımından bir karşılıklılık göstermiş olsalar bile bu iki alanın birbirinden ayrı olması dolayısıyla, bilimsel ilke ile toplumsal norm birbirine karıştırılmamalıdır, birincisi diğerine indirgenmemelidir; toplumsal norm'a "toplumbilimsel ilke" denilse de bunun fiziksel ilkeden ayrılığı gözardı edilmemelidir. Fiziksel gerçekliğe yönelik ilkenin hiçbir ethik kaygıyı taşıması söz konusu olmazken, norm insan toplumunun düzenleyici ilkesi olmakla ahlâksal bir anlama sahiptir. Öte yandan ahlâksal normların, değerlerin daima bir ideal olanı dile getirdiği anımsanmalıdır. Hatta ideal sözcüğünün anayurdu ahlâk ülkesidir.

Tanımladığımız Anarşizmin Marks'ın gerçekleşecek bir gelecek durumu olarak önerdiği Komünizm'den bir ayrımı, onun böyle bir gerçeklik (Realite) durumu değil, fakat kendisine adım adım yaklaşılmakla birlikte daima idealitesini koruyan ve insanlığın önünde sonsuz bir ödev olarak duran bir ütopya oluşudur. Unutulmasın: ütopya, gerçekleşirse yok olur. Bu anlamda Anarşizm, aydınlanma'dan bazı düşünceleri ödünç alır. Bu düşünceler, özellikle, aydınlanmayı insanın erginleşmesi, özgürleşmesi yolunda sonsuz bir süreç olarak gören, sürekli barış için orduların ortadan kalkmasını öneren kant'ın bu ve benzeri görüşleridir.




Bu konuda şimdilik, şuncasını söylemekle yetinelim: biz Anarşizm'i insanlık tarihinin gidişi yönünde arıyoruz. Bu gidişi, birdenbire, tek bir devrimle tersine çevirmeyi amaçlayan nostaljik-romantik bir düşünce olarak anarşizmden kendimizi uzak tutuyoruz. Bu tutum, bizi ilerleme düşüncesinden vazgeçmeye mecbur etmemekte ve dolayısıyla bilimin, sanatın, felsefenin, tarihin sonu gibi safsatalara varmaktan da korumaktadır.

Anarşizmi daima bir ütopya olarak düşünmemizin kuramsal bir yararı şudur: belki gelecekte toplumsal pratiğin çözümleyebileceği bazı güçlükler, çözümlenemez gibi görünen bazı sorunlar şimdiden kuramsal düzlemde karşımıza çıktığında, anarşizmin insanlık için sonsuz bir ödev olduğunu, bizim onun içinde değil, daima yolunda olacağımızı söyleyerek kendimize haklı bir savunma biçimi buluruz. Anarşizmin bir ütopya olması, onun gerçeklikle ilgili olmadığı anlamına gelmez. Gerçeklik, yaşanan sürecin kendisidir, ütopyaya giden aydınlanma sürecinin kendisi. Bu süreç hiçbir zaman ertelenecek bir şey değildir; yani onu biz değil de bizden sonrakiler yaşayacaktır gibi bir düşünce savunulamaz. Bu süreç sonsuzdur; çünkü onun önünde ütopya daima olacaktır.

O halde ilk soru, burada kendini gösteriyor:

2. Nasıl bir ütopya istiyoruz?


Bu soruyu şimdilik yalnızca ilkesel olarak yanıtlamak durumundayız.
Hiç kimsenin hiç kimseyi baskı ve egemenliği altında tutmadığı, ezmediği, sömürmediği bir dünya! Ekonomik, dinsel, hukuksal, kültürel hiçbir yaptırım ve zorlamanın olmadığı bir yaşama biçimi. İnsanın kendisine, başkasına ve doğaya yabancılaşmadığı bir toplumsal yapı. Kimliksel çeşitliliklerin kişiliği yok etmediği, tersine zenginleştirdiği insan tekini, bir yerdeki ve her yerdeki insanı; ne yöneten, ne yönetilen, ama yaşamı paylaşan insanı; kimseyi yargılamayan, kendisini kimsenin yargılamasına bırakmayan, ama kendi kendisini yargılayan, kendi yaşamını ele geçiren özgür insanı içinde barındırabilecek bir ütopya!

3. Niçin ütopya?


İnsan için dünyada yaşama hakkının dışında özgürlükten daha değerli hiçbir şey yoktur. Hatta bazıları için özgürlük, yaşama hakkından bile önce gelir. Biz böyle bir öncelik inancına saygı duyuyor olmakla birlikte, anarşizmin bütün insanlarca paylaşılabilir olması için, bunu ön koşul olarak varsaymıyoruz. O halde insan için istenebilir olan her şeyi, yaşama hakkından sonra gelen en genel kavram olarak özgürlüğün altına koyuyoruz. Bunun anlamı şudur: bu "her şey"in içindeki her bir şey, sırasında özgürlük adına feda edilebilmelidir. Ama elbette onlar, özgürlükle yanyana gelebilecekse, onlardan vazgeçmenin de anlamı yoktur. Biz yaban yaşama geri dönüşü önermiyoruz. Vazgeçmenin bir ölçüsü, özgürlüğe zarar vermek ise diğeri şudur: bugün sahip olduğumuz ve daha gelişmişlerine de belki yarın sahip olacağımız yaşam araçlarının, daha sonraki bir geleceği yok edeceği bugünden biliniyorsa, insanlığın geleceği adına onlardan bugün vazgeçebilmeliyiz. Böyle bir özveride bulunamayacak kadar vurdum duymaz olamayız. Ya da "hele o zaman gelsin, bir çaresine bakılır" tarzında bir aymazlık ve kısır görüşlülük içinde olamayız. O zaman geldiğinde çare de kalmayabilir.

Hiç kimse, kendisi için bir özgür olmayış durumunu istemez. İnsan, kendisine layık gördüğü özgürlüğü bütün insanların hakkı olarak da görüyorsa, ancak o zaman özgürlüğe layık olur. Ve o, kendisinin yapmak istemediği bir şeyi başkasından bekleyemez. İnsan ancak bütün insanların özgür olduğu bir dünyada özgür olabilecekse, bunun adının anarşizm veya başka bir şey olmasının önemi yoktur.

Var olan toplumsal düzenlerin bozuk olduğu, insanların mutluluğuna hizmet etmediği olgusu karşısında platon'dan beri birçok düşünür, ideal bir toplum düzeni tasarlamıştır. Anarşizm, bu idealin dayanağı olan, var olan düzenlerin haksız olduğu kanısını paylaşmakla birlikte onlar gibi her bir ayrıntısı önceden belirlenmiş bir düzen biçimi önermemekle onlardan temelde ayrılır. Çünkü anarşizm, bütün düzenlerin haksız ve insana aykırı olmaktan uzak duramayacağını bilir. Düzenin olduğu her yerde bir düzenleyen-düzenlenen, yani yöneten-yönetilen çelişkisi ve buna bağlı olarak ezen-ezilen, sömüren-sömürülen vb. Zıtlıkları kaçınılmazdır. O halde hedef düzenin kendisi olmalıdır.

Anarşizmin düzenin karşısında kaos'u savunması, insanların birbirinin boğazına sarıldığı bir karmaşadan yana olması anlamına gelmez. Tam tersine o, insanlar üzerinde hiçbir düzen baskısı ve örtüsü olmaksızın insanların birlikte yaşayabileceğine inanır. Düzenin olmama durumunun olanaksızlığı eleştirisine karşı temel yanıt, insanın özündeki masumlukta, yani insan doğasında bulunmakla birlikte, bunu destekleyen başlıca bir dayanak şudur: düzenleyen-düzenlenen, biçim-öz, iç-dış ayrımının ortadan kalktığı saydamlaşma durumu: Kaos'un kristalizasyonu.

Toplumun düzen örtüsü parçalandığında, içindeki bireyler kristalize olmuş olarak dışarı çıkarlar. Doğanın yarattığı bir nesne olan kristal, insanın, insansal-toplumsal yapıların tıpkı bir kristal gibi saydam olması, iç-kabuk ayrımının ortadan kalkması, bu kristallerin içinde saklamayı gerektirecek bir şeyleri kalmaması düşüncesini bize esinlemiştir. Her biri sanki bir kristal gibi olan bu insanların birbirinin kopyası olacakları burada söylenmiyor. Onlar özü sözü bir, içi dışı bir olmaları bakımından saydamdırlar; ama her biri elbette ayrı renklerde, tonlarda ve biçimlerdedir. Kaos, mutlak düzensizlik değildir. Zaten düzen de mutlak değildir. İnsanların kaos durumunda da olsa birarada bulunuşu, eğer yine de düzen diye adlandırılacaksa, o zaman bunun kendiliğinden olduğu, bu nedenle baskıcı olmadığı söylenmelidir.

Düzenleyen-düzenlenen ayrımı olmaksızın düzenin kendiliğindenlik kazandığı ve baskıcı olarak ortadan kalktığı böyle bir durum, kaos'tan başka bir şey değildir.

Böyle bir yaşama tarzını istemeyecek bir tek kişi bile dünyada var olamaz. Ama bazıları bunun olanağı konusunda kuşku duyabilir, böyle bir yaşama durumu olanaklı mıdır diye sorabilir. Şimdi bu soru, ilkin kuramsal düzeyde yanıtlanmalıdır.




4. Ütopyanın olanağı


Küçük yerleşim birimlerinde, insanların birbiriyle az ya da çok tanış olduğu yaşam alanlarında, patolojik durumlar dışında "suç" denebilecek eylemlere rastlanmadığı, bu yerlerde başgösterebilen anlaşmazlıkların yine bu tanışıklık yoluyla giderilebildiği bilinen bir gerçektir. Suç, belli bir yaşam biçiminde ortaya çıkar. Bu olgu, insanın doğal bir masumluğa sahip olduğu savına haklılık verir.

Temelini insanın doğal masumluğunda bulan düzen olmaksızın yaşama olanağını gerçekleştirmek, insandan bağımsız değildir. İnsan isterse bunu başarabilir. Yaşamımız bizim elimizdedir. Toplumsal bir kuram, fiziksel bir kuram gibi, kuramı savunanların dışındaki şeyin, nesnenin kendisine bağlı değildir. Burada nesnel doğruluk değil, kuramın haklı çıkarılması söz konusudur. Toplum üstüne olan kuramların haklı çıkarılışı, insana ve topluma bağlıdır. Toplumsal dünyada "eşyanın tabiatı", fiziksel nesnelerin doğası gibi bizden bağımsız değildir. Doğa nesnelerinin bilgisi, onların nasıl bir yapıda olduğunu açıklamayı amaçlar. Oysa insana, topluma ilişkin bilginin kendi nesnesi karşısındaki konumu farklıdır. Toplum şöyledir, böyledir demekten çok, onun şöyle şöyle olması gerektiğini, insanca ve haklı gerekçelerle kuramsal olarak ortaya koymak ve bunu yaşama geçirmek, yalnızca toplumbilimsel bir sorun değil, fakat aynı zamanda insanlığımızın önümüze koyduğu bir ödev olarak görülmelidir. Bu ödev, ancak doğru bir eğitimle gerçekleşir. İnsanlığımız doğamızdan çıkar, eğitimin içinde yer aldığı kültürle beslenir, göverir ve biçim kazanır; ama aynı kültürle de kötürümleşebilir. O halde burada ortaya çıkan soru, doğru bir eğitim için nasıl bir kültür sorusudur.

__________________











Geçen zamanın cevapları, bugünün sorularına ışık vermiyor, geleceği de belirsiz kılıyor.

SerseriGezgin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
SerseriGezgin'in Mesajına Teşekkür Etti