Tekil Mesaj gösterimi
Eski 14.04.16, 22:36   #1
SerseriGezgin
Cehennem Yolcusu

SerseriGezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2011
Yaş: 33
Konular: 1429
Mesajlar: 7,302
Ettiği Teşekkür: 29585
Aldığı Teşekkür: 32394
Rep Derecesi : SerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart DHKP-C Bilmecesi, Mustafa Duyar'ın Eşi Semra Polat Anlatıyor!



Sabancı suikastinin itirafçı sanığı Mustafa Duyar'ın, 7.5 yıl hapis cezasına çarptırılan eşi Semra Polat, yargılandığı mahkemeye verdiği 30 sayfalık el yazısı itirafta, Bayrampaşa Cezaevi'nde yasadışı DHKP-C örgütü militanlarının yaptıkları işkenceyi en ince ayrıntısına kadar gözler önüne serdi. Örgüt arkadaşları tarafından daha önce infaz edilen Latife Ereren ve Şimal Aydın gibi işkence ile öldürülmekten güçlükle kurtulan Polat, ‘‘Benim için Pişmanlık Yasası'ndan faydalanıp faydalanmamak önemli değil, Bayrampaşa Cezaevi'nde diğer mahkumlar tarafından yapılan işkenceler ailemle görüştürülmemem de önemli değil. Önemli olan örgütün gerçek yüzünün ortaya çıkması’’ dedi. Yasadışı DHKP-C örgütünde yaşanan bölünmeden sonra Bedri Yağan grubunda yer alan kalp hastası Ekrem Akkılıç'ı öldürdükleri belirtilen infaz timinin komutanı Semra Polat 1995 yılının Haziran ayında polis tarafından yakalandı. Daha sonra tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi'ne konan Polat, örgütten ayrılmak isteyince akıl almaz işkencelerle karşılaştı. Yargılandığı İstanbul 5 Nolu DGM'ye Bayrampaşa Cezaevi'nde yaşadığı olaylar, gördüğü işkencelerle ilgili 30 sayfalık mektup yazan Polat, ayrılma isteğini belirten yazıyı verdikten 2 saat sonra Suna Ökmen tarafından yemekhaneye çağırılmasıyla birlikte cezaevindeki işkence dolu günlerin başladığını yazdı.


Alıntı:

Örgütte 89 yılından, yakalandığım 95 yılına kadar aktif olarak faaliyet yürüttüm. örgütle tanışmam terör örgütüne giren insanların çoğunluğu gibi dernekler aracılığı ile olmuştu. örgüte hangi duygularla girmiştim? Elbette bunun ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik birçok nedeni var. fakat beni örgüte bağlayan nedenler daha çok duygusaldı. örgütün devrimci sanat, devrimci kültür adı altında gençleri etkilemek için kullandığı duygusal ve dramatik ajitasyon ve propagandaları ile örgütlü faaliyet içinde birlikte çalışma yürüttüğüm insanlara olan kişisel yakınlığım ve onlarla aramda kurduğum bağların manevi yönü ağır bastığı için bu kadar uzun süre örgüt içinde kaldım ve çalışmalarıma devam ettim.

İdeolojik olarak örgütü başlarda asgari olarak biliyordum. ancak hedefleri, amaçları ve bu hedeflere varmak için kullandığı yöntemler konusunda terör örgütü dhkp/c ile birlikte olduğum süreç içerisinde her geçen gün daha fazla bilgi sahibi oldum. günlük mücadele pratiği içinde, işin ideolojik ve siyasi yönü ile ilgilenmeye pek fazla gerek duymadım. gerek duymuş olsam bile bunun pek fazla önemi olmayacaktı. ideolojisi ve hedefleri önceden başkaları tarafından belirlenmiş ve yine siyaseti başkaları tarafından oluşturulan, kurulu bir örgüte girmiştim. bu örgütte mücadele ediyor olmak; bu örgütün ideolojisini, siyasetini, taktik ve stratejilerini kabul etmek anlamına geliyordu zaten.

Kendimi ciddi anlamda sorgulama sürecini yaşadığım zamana kadar da örgütle ilgili ciddi hiçbir soruyu kendime sormamıştım. nasıl bir dünya kurmak istediği, amacının ve ideolojisinin ne olduğu, verdiğimiz mücadelenin bizi nereye doğru götürdüğü, kullandığı yöntemlerin doğruluğu ve yanlışlığı, verdiğini iddia ettikleri mücadelenin kazanç ve kayıpları, haklılığı, haksızlığı... bir amaca bağlanmadan ve bu amaç uğruna mücadele edilmeye başlamadan önce sorulması gereken tüm bu soruların hiç birini daha önce sormamıştım. tıpkı şu an gençlik heyecanları, ekonomik, sosyal, kültürel nedenler, ailevi problemler ya da örgütün propaganda ve ajitasyonlarından etkilenerek örgüte giren, mücadeleye devam eden, bırakan, cezaevinde olan ya da örgütle şu ya da bu biçimde temas halinde bulunan insanların çok büyük bir çoğunluğu gibi.

Bunun benim için bilinçli bir seçim olmadığını anlayabilmem için uzun bir zaman geçmesi, kişilik yapımın gelişmesi ve olgunlaşması, yüce olduğu iddia edilen ideallerle çelişen çarpıklıkları görmem ve sorgulamam gerekti. bedelleri ağır da olsa acı ve düş kırıklıklarıyla dolu bunca yıldan sonra gerçekleri yaşayarak öğrendim… kendime çıkış noktası olarak bunu aldım ve terör örgütü için potansiyel oluşturan genç insanların da aynı kayıpları, acıları yaşamalarını, bu bedelleri ödemelerini ve kendileriyle birlikte ailelerine de bunları yaşatmalarından sakınmalarını sağlamak amacıyla kendi deneyim ve tecrübelerimi kaleme almaya karar verdim.

Eğer ortada bir tercih olacaksa, bunun bilinçli bir tercih olması ve terör örgütü hakkında asgari de olsa fikir sahibi olunması gerekir. bu ise terör örgütünün tek yanlı propagandalarının dışına çıkarak, sağlıklı ve tarafsız bir kafa yapısı ile araştırmayı, sormayı, sorgulamayı ve gerçekleri öğrenmeye çalışmayı gerektirir.

Yaşadıklarım, deneyimlerim, tecrübelerim bu konuda uyarıcı olabilir ve insanların uyanık olmalarını sağlayabilirse ne mutlu bana.

Ben burada daha çok 1995 yılı haziran ayında yakalanıp, cezaevine girdikten sonraki süreci, basın ve tv’lere de konu olan gördüğüm işkenceleri, yaşadığım çelişkileri ve hissettiğim duygu ve düşünceleri anlatmaya çalışacağım. insan hakları savunuculuğunu hiç kimseye bırakmayan terör örgütünün, bana yapmış olduğu, yaklaşık 1,5 yıllık işkence sürecini anlatırken, bire bir yaşadıklarımı ve hissettiklerimi insanlara aktarabilmenin ve aynı duygulara yakın duyguları hissedebilmeleri ve anlayabilmelerini sağlamanın zorluğunu bilmeme rağmen, elimden geldiği ve dilim döndüğünce buna gayret edeceğim.

Örgüt ne için mücadele eder? Amacı nedir? Onlara sorarsanız, insan hakları ve demokrasi savunucularıdırlar. amaçları, yeryüzünden sömürüyü ve eşitsizliği, adaletsizliği ortadan kaldırmak ve dergi, kitaplarında çizdikleri o toz pembe dünyayı yaratmaktır. haksızlığa, ikiyüzlülüğe, yalana, dolana karşıdırlar. erdemlerin savuculuğunu yaparlar.

Peki böylesine yüce ideallerin savunucusu olduklarını ve bunun mücadelesini verdiklerini iddia edenlerin bu değer yargılarına yakışan bir anlayışa ve mücadele yöntemlerine uygun bir iç tutarlığa sahip olmaları gerekmez mi? İnsan haklarından bahsedenler, önce kendileri insan haklarına saygılı olmalıdır. işkenceye karşı olan, işkence yapmamalıdır. demokrasiyi savunan, önce kendi içinde demokrat olmalıdır. yalana karşı olan yalandan, ikiyüzlülüğe karşı olanın sahtekarlık ve entrikadan uzak durması gerekir. bunlar genel geçer ilkelerdir.

Terör örgütü bunların neresindedir? Örgütün iki yüzü vardır. birincisi, propagandasını yaptıkları insanları etkileyip kendi içine çekmek için, gerek sözlü, gerekse dergi ve kitaplarında yansıttıkları yüzleri. ikincisi ise; karşı karşıya kalanların bilebildikleri, anlayabildikleri yüzleri. bu ikinci yüz, terör örgütünün yüzüne taktığı cilalı maskeyi indirdiğinizde görünür.

Ben büyük acılar yaşayarak ve bedeller ödeyerek öğrendiğim terör örgütünün gerçek yüzünün görülebilmesi için, bu maskeyi başka insanlarla birlikte aralamak istiyorum.

Örgütle ilgili sorgulama sürecine cezaevine girdikten ve burada yaşadıklarımdan önce başlamıştım. bırakmayı istiyordum örgütü ve bunu defalarca dile getirmiştim. her seferinde farklı bir bahaneyle bunu duymazlıktan geliyor ve bana ihtiyaçları olduğunu, bırakamayacağımı söylüyorlardı. “darbe süreci, sana ihtiyaç var, operasyon oldu toparlanmalıyız, yakında parti olacağız…vs..” açıklamalarla bırakmamın mümkün olmadığını hissettiriyorlardı. üstelik her bırakmak istediğimde bir üst konuma sıçratıyor ve yeni sorumluluklar veriyorlardı. verilen işleri isteksizce yapıyordum. örgütle ilgili yaşadığım çelişkiler, gördüğüm çarpıklıklar ve bunun sonucu olarak örgütü bırakmak istiyor oluşum dikkatimi ve motivasyonumu dağıtmıştı. bu duygu, düşünce ve ruh hali ile gözaltına alınmıştım. gözaltında olduğum süre içindeki tek düşüncem bir an önce cezaevine gitmek, bir biçimde bırakmak istediğimi söyleyerek örgütten ayrılmaktı. örgütle ilgili birçok çarpıklığı görmeme ve çelişkiler yaşamama rağmen, sorun yaşamadan ayrılma isteğimi dürüstçe ve bir biçimde ifade ederek ayrılmak istiyordum. daha önce ayrılma isteğimi belirttiğim dönemlerdeki gibi kolay kolay kabullenmeyecekleri ve beni ikna etme çabası içine gireceklerini düşünüyordum. ama kararım kesindi. kabul etmemeleri ya da beni ikna çabaları sonuç vermeyecekti.

Cezaevine girdiğimde karşılaştığım tablo sorgulayan ve meraklı bakışlar oldu. bana nasıl alındığımı, neden çatışmadığımı soruyor ve özeleştiri istiyorlardı. ardı arkası gelmeyen sorularla üzerime geliyor, yükleniyorlardı. şaşırmıştım. daha yaşadığım sürecin etkilerini üzerimden atıp, kendimi toparlamamı bile beklemeden üzerime gelmeye başlamışlardı. ve uğruna mücadele ettiğim örgütün insanları tarafından hiç de dostça karşılaşmamıştım. bu yaşadığım küçük bir şok oldu benim için. bir zamanlar kendimi onlarla özdeşleştirdiğim örgütün tavırlarında küçümseme ve düşmanlık sezinlemiştim. sanki dışarıda ve içeride iki ayrı örgüt varmış hissine kapıldım. ama işin bu yönüyle fazla ilgilenmemeye karar vermiştim. zaten bırakmak istiyordum ve bunu açık bir dille ifade ettim. bırakmak istediğimi ve bağımsız bir koğuşa geçmek istediğimi söyledim onlara. bana “neden önünü tıkıyorsun? Bunu biraz daha düşün” vb. bir yığın şey söyleyerek vazgeçmemi istiyor ve buna çaba sarf ediyorlardı. kararımın kesin olduğunu ve net olduğunu anladıktan sonra, tavırları keskinleşmeye, sertleşmeye ve düşmanlaşmaya başlamıştı.

Örgüte yazdığım raporda sorularını yanıtladım ve düşüncelerimi belirttim. benim örgütle bağımı bugüne kadar ideolojik değil, duygusal olarak kurduğumu, mücadele süreci içerisinde birçok insanlarla anılar yaşadığımı, beni örgütte tutanın daha çok bu duygusal bağlar olduğunu, örgütü ideolojik olarak benimseyebildiğimi sanmadığımı, gözaltına alınmamın sorumlusunun örgüt olduğunu, olanaksızlıklarım yüzünden deşifre yerlere uğramak zorunda kaldığımı ve bunu örgüte defalarca belirterek, böyle giderse bir gün takip edileceğimi ve operasyona neden olursam bunun sorumlusunun, defalarca belirttiğim halde duyarsız kalan örgüt olacağını söylediğimi, üstelik bırakmak istediğim halde “sen eskisin ihtiyaç var” diyerek bırakmadıklarını….vs. anlattım.

Zaten cezaevi bir garip dünyaydı ve yukarıda da belirttiğim gibi, insan dışarıda fark edemediği birçok şeyi burada görme şansını yakalıyordu. örgüt ve onun anlayışı dışarıdan içeriye taşındığında ve cezaevi gibi dar bir mekana sıkıştığında gerçek yüzü sırıtıyordu ve bu yüzünü ne gizleme imkanı oluyordu, ne de buna gerek duyuyorlardı. insana dışarıda ve içeride iki ayrı örgüt varmış gibi gelmesinin nedeni de, bu dar alana sıkışmış örgütün insanlarının zaten cezaevine düşmüş olmaları ve ortamın özgürlüğü nedeniyle, dışarıdaki o ılımlı ve olgun maskeyi yüzünden çıkararak gerçek yüzüyle davranmasındandı. bu yüzden ilk bakışta dışarıdaki insanlar, içeride bana başkaları gibi gelmişti.

Bırakmak istediğimi belirten yazıyı verdikten yaklaşık iki saat sonra, suna ökmen beni yatakhaneden yemekhaneye çağırdı. herkes yemekhaneyi boşaltmıştı. filiz gencer ve serpil yıldız yemekhanede bir masada oturuyorlardı. serpil yıldız buyurucu bir tonla “otur” dedi. “derdin ne anlat bakalım?” Dedi. suratı kireç gibiydi, içimden “bu kız niye böyle kireç gibi olmuş? Bunlar manyak mı?” Diye düşünerek, biraz da şaşkınlıkla cevap verdim. “bırakmak istediğimi yazdım”. bırakmak istediğimi dışarıdayken de yazmıştım. şubeye ve dışarıya ilişkin raporumu da verdim” dedim. “terbiyesizlik yapıyorsun” dedi. ben de terbiyesizlik yaptığımı sanmadığımı söyleyerek yanıtladım onu. “şu andan itibaren gözaltına alındın tuvalete giderken bile, arkadaşlardan izin alacaksın” dedi serpil yıldız. o an büyük bir hayal kırıklığı yaşadım ve içimde tarif edilmez öfke oluştu. “olur, şimdi yukarı çıkabilir miyim?” Dedim. “tabii ki nöbetçinle” diyerek yanıtladı beni serpil yıldız. benim arkamdan, daha sonraları tam bir ruh hastası olduğunu anlayacağım suna ökmen koşturuyordu. benim nöbetçim olarak onu vermişlerdi. nöbetçili günler başlamıştı. cezaevinde ikinci cezaevini yaşayacağım ve tutsaklığın ötesinde büyük acılar yaşayacağım günlerin başlangıcıydı bu. ve bu adımlar, bu uzun, yorucu ve iğrenç yolculuğa doğru attığım ilk adımlardı. bu adımları hızlı hızlı atıyordum. amacım suna ökmen'i, yani hayatımın nöbetçisini kızdırmak ve sinirlendirmekti. bundan sonra, tuvalete gidip gitmeyeceğime bile o karar verecekti.

Örgütün birisine “seni gözaltına aldık” dediğinde, bunun ne anlama geldiğini öğrenmem için, biraz daha zaman geçmesi gerekiyordu.

Ranzaya vardığımda; “kımıldama, arama var” dedi. aynı esnada aşağıdan filiz gencer geldi ve “semra hariç herkes aşağıya insin, duyurumuz var” dedi. anlaşılan benim gözaltına alındığım koğuşa anlatılacaktı. elbiselerimi arayan yeter ve elmas adlı iki gence uzun uzun baktım. içimden “şimdi bu şartlanmış ve çoğu bilinçsiz insanlar, örgüt ne derse uyguluyorlar. hem de büyük bir şevkle. aynen bir zamanlar benim de hiç bir şeyi sorgulama gereği duymadan yaptığım gibi. oysa gözaltına alınmam için hiç bir neden yok. tabii ki bırakmak istememi saymazsak. kim bilir bu insanları bana karşı nasıl doldurup, yönlendirecekler” diye geçirdim.

Beni en dip ranzaya aldılar. arkada perdelerle yapılmış özel bir bölümün ön kısmına. bu bölüme yalnızca sorumlu olanlar girebiliyorlardı. bu bölümün gizemi ve ne işe yaradığını henüz ben de bilmiyordum. benim ranzamın yanındaki ranzaları boşaltıp, buraya bir sandalye yerleştirdiler. ve bir de defter. bu deftere ne yaparsam, tüm hareket ve davranışlarımı istisnasız not ediyorlardı. saat akşam 23.00 gibiydi. 26 haziran’da gözaltından alınarak cezaevine getirilmiştim sanırım. 7 temmuz gibi beni örgüt gözaltına almıştı. yataktan aşağıya inmek bile yasaktı. korkunç bir duyguydu bu. tepemde ranza tahtası ve tam burnumun dibinde nöbetçi, her hareketimi elindeki deftere not ediyor. bunda ki amaçları neydi? Bunu o sırada tam olarak çözemiyordum. zaten zorlu bir süreçten sonra cezaevine gelmiş, kendimi toparlamaya bile fırsat bulamadan, içerideki zebanilerin iğrenç ve beni hayal kırıklığına uğratan tavırlarıyla karşılaşmıştım. kafamı toparlamakta güçlük çekiyordum. sanki yaşadıklarım bir kabus gibiydi.

İçimden bu olanlara inanmak gelmiyordu. bazen bunların şaka olduğunu düşünmek ve kabullenmek istemiyordum. ama zaman geçtikçe, bunun ne bir şaka, ne de bir rüya, benim, görmemekte ve anlamamakta daha önceleri ısrar ettiğim gerçeklerin ta kendisi olduğunu anladım. başıma nöbetçi dikip, her hareketimi not almalarının nedeni psikolojik olarak beni yıpratmak ve zayıflatmak olabilirdi. ama buna gerek duymalarının nedeninin ne olduğunu çözemiyordum. ortadaki tek sorun, örgütü bırakmak istemem ve bunda kararlı olmamdı. her şeyin nedeni gerçekten bu olabilir miydi?

“kağıt-kalem istiyorum” dedim. verdiler. “beni gözaltına alamazsınız, açlık grevine gidiyorum” diye yazdım. “böyle yaparsan işin zorlaşır, bununla bir sonuç alacağını ve gözaltını kaldıracağımızı umuyorsan, yanılıyorsun” dediler. gittikçe nefret ediyordum onlardan ve moralim de çok bozuktu. ama içimden “bu durumu kısa tutmak için sabırlı olmalıyım” diye düşünerek avutuyordum kendimi. iki gün açlık grevi yaptım.

Adına gözaltı dedikleri iğrenç süreç her geçen gün uzadıkça dayanılmaz hal alıyordu. kendime sürekli bunun ne zaman biteceğini soruyordum. sıkıntım ve isyan duygularım gün geçtikçe artıyor ve bu durumun daha fazla uzamasına tahammül edeceğimi sanmıyordum. hiç bir kurtuluş ve kaçış imkanım yoktu. bu durum uzadıkça bunun ciddi ve sistemli psikolojik işkence olduğunu kavramaya başladım. akşama kadar sadece yataktaydım ve okumam için kitap dahi verilmiyordu. ziyarete nöbetçilerle çıkabiliyordum. nöbetçilerle aramda sinir savaşı başlamıştı. başka türlü olması da zaten mümkün değildi. çünkü bana yaptıkları psikolojik işkence, sıkıntı, acı ve tahammülsüzlüğümü ve de tepkimi böyle dışa vuruyordum. onlarla sık sık tartışıyor, tepkisellikle karışık öfkemi dile getiriyordum. neredeyse 10-20 dakikada bir tuvalete çıkıyordum. bunu hem bir eylem ve tepki biçimi olarak görüyor, hem de böylece hiç hareketsiz sıkıntıdan patladığım yatağımdan kalkarak hareket etme şansı buluyordum. bu konuda da epeyce tartışıyorduk.

Bu şekilde neredeyse bir hafta kadar geçti. bir gece yarısı beni uykudan uyandırıp, nöbetçi eşliğinde yemekhaneye indirdiler. yine filiz gencer ve serpil yıldız ve masada ufak bir de teyp duruyordu. teybi, konuşmalarımızı çekmek için bulunduruyorlardı masada. onların, sorgulama konusunda gerçekten de gitgide uzman olduklarını ve bu işi ciddiye aldıklarını düşünmeye başladım.

Gördüğüm her şey ve yeni durum beni önce şaşırtıyor, ardından yadırgadığım bu yeni duruma alışıyordum. bana “samimi ol, bildiğimiz şeyler var, zamanı gelince açıklarız” diyor, her şeyi anlatmamı istiyorlardı. bense anlamsız bir ifadeyle gözlerine bakıyordum. “bunlar ya şaşırmış, ya da ruh hastası olmalılar” diye düşünüyordum. “niye normal davranmıyorlar, bildikleri ne olabilir ki? Örgüte göre suç teşkil edecek durumum yok benim. üstelik cezaevinde bulunan bir çok kişiden daha iyiydi şube sürecim” diye düşünüyordum. ben de onlara “ne zaman bitireceksiniz gözaltıyı” diyor ve “nöbetçilerin insani koşullara uygun davranmadığını ve davranmaları gerektiğini” söylüyordum.

Oysa nereden bilebilirdim ki kafalarındakileri, benim bu şikayetçi olduğum süreci mumla aratacak baskı ve işkencelere hazırlandıklarını ve niyetlerinin hiç de iyi olmadığını... biraz zaman geçtikçe daha iyi anlayacaktım. bana “biz seninle daha sonra görüşürüz, bir daha nöbetçi arkadaşlarımızla tartışma, sen tutuklusun ve bizlere tavır alamazsın. sadece samimi olacak ve söylenenlere uyacaksın” dediler. bense umursamaz davranmaya devam ediyordum.

Yatak hapsi nöbetçilerle aramda yaşadığım sinir savaşı ile 2 hafta daha devam etti. yavaş yavaş bu duruma konsantre olmaya çalışıyordum. kaçış yoktu. bu durum 2 haftayla bitmeyecekti anlaşılan. bir gün koğuşun pencerelerini yeşil perdelerle kapladılar. koğuş karanlıktı artık. amaçları, sinirlerimi yıpratmak ve başlayacakları yeni işkence yöntemlerinden önce psikolojik olarak beni iyice zayıflatmaktı. gerçekten çok adice ve teknik bir biçimde çalışıyorlardı. sabah 08.00, öğle 12.00, akşam 17.30’da yemek getiriyorlardı. tepsiyi fırlatıyor, küçümsüyorlardı. ben de zaman zaman yemekleri geri çeviriyor ve onlarla tartışıyordum. bu durum uzun süre devam etti.

Karşı koğuşlarda diğer terör örgütlerinden insanlar vardı. bazen havalandırmada top oynarken çıkardıkları sesler geliyordu. bir de ufak kız çocuklarının sesleri, özge ve tanya. içimden “keşke bende özge ve tanya gibi çocuk olsaydım” diye geçiriyordum. cezaevinde olan insanlar dışarıya çıkmayı ve özgürlüklerine kavuşmayı isterler. bense top oynamayı, havalandırmada volta atmayı ve gözaltının bir an önce bitmesini hayal ediyordum.

Bunlar cezaevinde yatan insanların sahip olduğu doğal yaşantıları ve makul istekleriydi. ama terör örgütünün yaşattığı bu olumsuz koşullardan sonra, benim için ulaşılması imkansız hayaller gibi gözüküyordu. ziyarette, aileme durumu belli ettirmemeye gayret ediyordum. gerçi yanımda nöbetçiler vardı ve anlıyorlardı. kahroluyordum ve her geçen gün bin kez pişman oluyordum. bu ruh haliyle gülücükler dağıtmaya çalışıyordum. kendimi değil, daha çok aileme verdiğim acıyı düşünüyor ve üzülüyordum onlar için. minik yeğenlerimin güzel yüzlerini düşünerek günlerimi geçirmeye çalışıyordum.

Haftada bir kez geceleri uyandırıp, yemekhaneye indiriyorlardı. bir masada teyp ve filiz gencer. her çağırdığında üslubu biraz daha sertleşiyordu “artık yeter. uslu uslu otur ve samimi ol. biz hakkında iyi şeyler düşünmüyoruz” diyordu. bense "ne gibi yani? Ben her şeyi söyledim, işbirliği vs. deseniz yapmadım. sadece bırakmak istediğimi ve örgüte yönelik eleştirilerimi yazdım” diyordum. her seferinde tehditvari bir biçimde ”sen bilirsin” diyordu. bu şekilde; kasım ayına kadar devam etti. haftada bir kez banyoya götürüyorlar 5 dakika olmadan “hadi çık” diyorlardı. tuvalete girdiğimde, daha kapı kapanmadan “çık arayacağız” diyorlardı. yüzü de yüreği gibi çirkin olan suna ökmen dışında nöbetçiler sürekli değişiyordu. zaten çoğu çirkindi. sanırım ruh halleri yüzlerine ve mimiklerine yansıyordu. ama suna ökmen ve hayriye gündüz çirkinlik abidesiydiler. benim gözümde onlara baktıkça örgütün iğrenç yüzünü daha iyi görüyordum sanki.

2 saatte bir nöbetçi değişiyordu. bir gün yine tuvalete gittiğimde, yine tuvalet kapısını kapatmadan “çık arayacağız” dediler. artık patladım “yeter be, burada tünel mi var ?” Dedim. “sen ne olduğunu bilirsin” dediler. anlam veremiyor, manasız manasız bakıyordum. “bunlar kesin manyak. burada ne olabilir ki?” Diye düşünüyordum. ama bu psikolojik bir yöntemdi.

Her geçen gün öfkem bin kat artıyordu. evet, gittikçe nefret ediyordum. nöbetçiler kendi aralarında konuşuyorlardı. bilinçliydi tabii ki. tam ben uyumak üzereyken başlıyorlardı. bu da psikolojik baskı yöntemlerinden birisiydi. ben duymuyormuşum gibi, fakat aslında bana duyurma amacıyla aralarında konuşuyorlarmış gibi yapıyorlardı. “enayi nerede olduğunu bilmiyor. üstelik bizi kandıracağını sanıyor, kibarlığından da eser kalmadı. burası cezaevi tabi. bizden kaçmaz. zavallı … vs.” diyorlardı.

Nerede olduğumu bilmediğim doğruydu. ama onların kastettikleri manada değil elbette. bunca yıl boyunca içinde ve uğruna mücadele ettiğim örgütü daha önce tanıyamadığım ve gerçek yüzünü göremediğim için bilememiştim nerede olduğumu, yanlış yerde durduğumu fark edememiştim. bu yüzden yıllardır bilmiyordum nerede olduğumu. ama şimdi öğrenmeye başlamıştım. gecikmiş olarak, hayal kırıklıklarıyla ve acılar pahasına.

Bir gün yine aralarında konuşuyorlardı fısır fısır. bende gözlerimi açıp “siz de biliyorsunuz uyumadığımı” dedim.” sus konuşma” dediler. “neden? Ben sizin köleniz miyim” dedim. “sen ne olduğunu biliyorsun, numara yapma” dediler. bu epeyce kafamı kurcaladı. gözaltı işini daha fazla ciddiye almaya başladım. kendi kendime “acaba bunlar benim ne olduğumu zannediyorlar ki? Resmen psikolojik işkence yapıyorlar” diyordum. zaman böyle geçiyordu. sıkıntılar ve tartışmalarla dolu.

Bir gün yine geldiler. ümraniye cezaevinin kapatılması için açlık grevi başlatmışlardı. bana “süresiz açlık grevine başlıyoruz. sen de açlık grevindesin. geri çekilme hakkın yok” dediler. benden kuşkulanıyor, gözaltına alıp sorguluyor, düşmanca davranıyor, ardından da metazori bir biçimde ve hiç fikrimi sorma gereği duymadan “açlık grevindesin” diyorlardı. nasıl bu kadar pişkin olabildiklerine insan şaşırıyordu. içimden “başımda nöbetçiyle açlık grevi de iyi çekilir” diye düşündüm. onlardan nefret ediyor ve onlar adına açlık grevi yapmak zorunda bırakılıyordum. şimdi sıkıntılarıma bir de zorla yapmak zorunda bırakıldığım açlık grevi de eklenmişti. bundan sonra günler daha da sıkıntılı ve zahmetli bir hale gelmişti…

Sabah 08.00, öğle 12.00, akşam 17.30’da 2 bardak çay ve 1 akide şekeri veriyorlardı. hareketsizlikten bunalıyordum. kitap istiyordum vermiyorlardı. bir de ziyarette aileme durumu fark ettirmemek için gülücükler dağıtmak tam bir zulümdü benim için.

Açlık grevinin 27. gününe gelmiştik. koğuştakiler birbirlerine türlü türlü nazlar yapıyorlardı. kıpırdayamıyorlar, durumlarından yakınıyorlardı. yakınmayla, anlatmaya çalıştığım şey, ya durumlarını abartıp ne kadar fedakâr olduklarını birbirlerine kanıtlama yarışı içine girmeleri, ya da gerçekten dökülüyor olmaları... ben hareketsiz ve onların sahip olduğu birçok olanaktan yoksun ve koşullarım hem fiziki, hem moral anlamında çok kötü olduğu halde kendimi onlardan daha iyi görüyordum. ama tuvalete vs. giderken yalpalıyordum. onlar elde çamaşır yıkamıyor ve ailelere veriyorlardı. bana ise kirli çamaşırlarımı vermek yasaktı.

30. gün olmuştu. artık benim de sağlık durumum oldukça bozulmuştu. 30’lu günleri geçtiğimiz bir gün tuvalete giderken sendeleyerek düştüm. suna ökmen “kalk ayağa salak, birde seninle mi uğraşacağız” diye bağırdı. oysa ki kendisi 20. günlerde düşüp, kalkıyordu… üstelik havalandırmada temiz hava alıyor, tv. seyrediyordu. moral olarak da iyiydi. benim gibi cezaevi içinde ikinci bir cezaevini yaşamak, hakarete uğrayıp küçümsenmek ve kendi çamaşırlarını yıkayıp, zorla açlık grevi yapmak zorunda da bırakılmamıştı. buna rağmen pişkince bağırıp, kendi durumunu görmezlikten gelebiliyordu. yüreği de yüzü gibi çirkin olan suna ökmen... açlık grevinin 30’lu günlerinde bile, hasta ruh yapısını ve komplekslerini tatmin etmekten vazgeçmeyecek kadar sadist ve aşağılık... tıpkı gamze bayram gibi sadist, ruh hastası, henüz ne yaptığını bile bilmeyen zavalı bir mahluk.

Nefretim öylesine çoğalmıştı ve o kadar nettim ki, onların içyüzünü her geçen gün daha iyi kavrıyordum. artık ziyarete çıkmakta zorlanıyordum. aileme “önümüzdeki günlerde görüşe çıkmazsam merak etmeyin” dedim. nefesim daralıyordu. oysa bunu söylerken ailemle aylarca görüştürülmeyeceğimi nereden bilebilirdim. yoksa hastayken bile her ziyarete çıkardım. nöbetçiler bir süre aşağılama kampanyalarından vazgeçtiler. anlaşılan açlık onların performansını düşürmüştü. artık gece sorgulamaya da çekmiyorlardı. yaklaşımlarında oldukça yumuşama vardı. açlık grevinin bitiminde beni bırakacaklarını düşünmeye başlamıştım.

Artık şeker yiyemiyor ve sıvı almakta zorlanıyordum. 43. gün açlık grevi sona erdi. açlık grevi sonrası 1 haftalık süre boyunca günde 3 kez olmak üzere diyet yemek veriyorlardı. doğal olarak, 43 günlük açlık sonunda şiddetli baş ağrıları, mide yanmaları ve karında şişlik meydana geldi. onlar kendileri, hareket ediyor ve sağlıkçıların denetiminde bu ağrıları hafifletmek için mide ilaçları kullanıyorlardı. bir gün ben de artık dayanamadım. mide için ilaç istedim. bana “vücudun kendini toplasın, hiç merak etme, biz sana ilaç vereceğiz” dediler. son dönemlerdeki yumuşamadan sonra, bu sözü iyi niyetle söylediklerini düşünmüştüm. aklıma bir ara “o zaman onlar niye ilaç alıyorlar” diye bir düşünce geldi ama, üzerinde fazlaca düşünüp, sözlerinde bir art niyet aramadım. çünkü açlık grevi sırasında, her hafta tartılıyordum. herkesin kilosunu düzenli olarak tartıyorlardı. koğuşta en zayıf mesude adlı bir kızdı. ben de 40-39-38 kilo arasında gidip geliyordum. ilaç vermemelerinin sebebinin bu olabileceğini düşündüm.

Ama çok yakında bu ruh hastası, iğrenç mahlukların böylesine iyi niyetli bir değerlendirmenin yanından bile geçmeyecek kadar art niyetli olduklarını, kafalarındaki şeytanca planlarını hayata geçirmek için, kendimi toparlamamı beklediklerini anlayıp, saflığıma şaşıracaktım. bu insan müsveddesi, işkenceci psikopatların, bırak gözaltıyı bırakıp, bu işkenceye son vermeyi, daha ağır ve sistemli işkenceye hazırlandıklarını anlamalıydım.

Bir hafta sonra yine uykudan uyandırıp, yemekhaneye indirdiler. serpil yıldız ve filiz gencer masada beni bekliyorlardı. serpil, ilk sorgu hariç, hiçbir sorguya katılmamıştı. üstelik masada teyp de yoktu. onu görünce ve masada teyp de olmayınca yüzümde bir tebessüm belirdi. oturdum masaya. ben, “yanlışlık yaptık, gözaltın sona erdi” diyeceklerini zannediyordum.

Filiz gencer korkunç bir bakış fırlattı. “evet semra oyun bitti” dedi. o an yemekhanenin sigortaları attı. bunun bilinçli bir yöntem olduğunu önceleri anlamadım. fakat sonraları, bu karartmanın onların, profesyonelce uyguladıkları bir psikolojik işkence yöntemlerinden biri olduğunu anlayacaktım. filiz gencer karanlıkta konuşuyordu. “konuşman senin için iyi olur. sen bundan sonra gözaltının ne olduğunu anlayacaksın. biz sana ne yaptık ki şikayet ediyorsun, asıl bundan sonra göreceksin …. !” Dedi. “ne demek yani?” Dedim. ilk kez açık bir dille “artık oynama, polisle yaptığın işbirliğini anlat” dedi. resmen şok olmuştum. içimden; “bu iş ciddi galiba, bunlar benim polis ajanı veya işbirlikçisi olduğumu zannediyorlar” diyerek, ikna etmeye çalıştım. “sadece itiraf etmek için konuş!.. yoksa çeneni açma! Evet mi? Hayır mı?” Dediler. serpil, filiz’e “boşuna uğraşma, sanki polis abileri madalya verecek de hala oyun oynuyor” dedi. suna ökmen’e “götür” dedi filiz. serpil, filiz’e “koşullarını anlatmayı unuttun” dedi. bunun üzerine filiz “ekmek, yemek, su ve sigara yok, itiraf yapana kadar böyle. samimi itiraf yaparsan düşünürüz. partimiz, kimseye vermediği şansı sana veriyor ve senden samimi itiraf bekliyor. samimi olursan durumun hafifler” dedi. ben de “ne itirafı?” Dememe kalmadan “götür” dedi.

Ben nöbetçi eşliğinde yatakhaneye gittim. ranzaya doğru ilerlerken suna ökmen “nereye? Nereye? Perde arkasına kibar komutan. artık kibarlığından da, kibirliliğinden de eser kalmayacak. artist semra” dedi. adeta kin kusuyor, pis dilinden zehir damlıyordu. hayatı boyunca bir baltaya sap olamamış ve hastalıklı kişilik yapısının verdiği aşağılık komplekslerini tatmin edebileceği en mükemmel işi vermişlerdi ona. o da basit beyniyle doya doya tadını çıkarıyordu bu durumun. “kibar komutan, kibirli, artist” cümlesinde bile, bir eziklik, çekememe ve sitem vardı. kendisine bu saçma, sözde ve anlamsız paye verilmemiş ama şimdi, bu payenin daha önce verilmiş olduğu birisine işkence yapıyordu. ne kadar iyi bir tatmin aracı ve oyunu bulmuştu kendisi için. onun bu haline hem büyük bir öfke duyuyor, hem de acıyordum. bulunduğu yerden ve yaptığı işten o kadar memnundu ki ona “başka bir yerde olmak ister misin?” Diye sorsalar, kendini tatmin ettiği bu oyunu bırakıp, asla gitmek istemezdi.

Polis ajanı olduğum, ya da polisle işbirliği yaptığım varsayımından yola çıkarak, benden itiraflarda bulunmamı ve her şeyi anlatmamı istiyorlardı. bu yüzü tanıdıktan ve gördükten sonra bunu yapmış olmayı o kadar çok istiyordum ki, bu iğrenç yaratıkların insanlara, insanlığa zarar vermesini önleyebilecek her şey onurlu bir görev ve insanlık borcu olurdu çünkü. ama maalesef böyle onurlu bir işi yapmak yerine, terör örgütünün adını “savaş” koyduğu, bu kirli ve kanlı oyuna alet olmuştum. keşke çocukluk hayallerime kulak verip büyüdükten sonra da polis olmak isteyip, bunun için uğraş verseydim diye düşünüyordum. fakat beni bu kirli oyuna alet eden terör örgütünün kirli yöntemleri şimdi de beni vuruyordu. adına “halk için mücadele” dedikleri, kirli bir oyun başlatıyor, bu oyunun adını “savaş” koyuyor, sonra da bu savaşın ağırlığını taşıyamayıp paronayak oluyorlardı. psikolojik olarak dengesizleşmiş, kendi ürettikleri kurgulara kendilerini inandırmışlardı. birkaç operasyon yemiş, darmadağın olmuş, şimdi de neye uğradıklarını anlamadıkları bu operasyonların suçunu yükleyecekleri günah keçileri arıyorlardı kendilerine, uzmanlaştırdıkları psikolojik ve fiziki işkence yöntemlerini kullanarak. kendi elleriyle yaratmaya çalışıyorlardı bu suçluları. kim bilir bugüne kadar kimlere uygulamış, kimleri delirtmiş, oyunlarına alet ettikleri kaç günahsız insanı günah keçisi ve suçlu ilan etmişlerdi. örgütlerinin, başarısızlıklarının sorumluluğunu bile üstlenme cesaretinden bile yoksundular.

Birkaç suçlu yaratıp zevahiri kurtarmalıydılar ve bana yapmaya çalıştıkları da buydu. beni perdelerle çevrilmiş bölüme götürdüler. böylece, perdelerle çevrilmiş bölümün gizemini yaşayarak öğrenecektim. bunun daha ağır bir gözaltı ve işkence süreci olduğunu sezinliyordum. kim bilir bu perdeli bölüm daha önce kimleri konuk etmişti? Sadece 3 nöbetçim vardı. ranzamın tepesinde gözlerimi yakan bir lamba ve hiç değişmeyen nöbetçim suna ökmen’le birlikte yeni nöbetçilerim olan gamze bayram ve sevim kocakafa.

Yatağa oturdum. suna ökmen, gözlerini gözlerimden ayırmadan bakıyordu. önceleri neden böyle hiç ayırmadan gözlerimin içine baktığını anlayamamıştım. fakat daha sonra perde arkasına alındığımda gerçeği anladım. 24 saat boyunca gözlerini hiç ayırmadan bakıyorlardı bana. her saat başı nöbetçi değişiyor, ama bir çift göz bana hep bakıyordu. tabi ilk anda anlamamıştım. suna ökmen’e “ne bakıyorsun durmadan?” Dedim. gamze’ye, “gamze flasterle poşeti getir” dedi. gamze flaster ve poşeti getirdi. poşette mavi çarşaflarla örülmüş büyüklü, küçüklü ipler vardı. niyetlerinin kötü olduğunu anladım. “siz manyak mısınız?” Dedim. bunun üzerine suna ökmen “birkez daha konuşursan ağzını flasterle kapatır, ellerini bağlarız” dedi. bende “vay be gerçekten sen yaparsın, ama bir gün senin gözlerine ben de rahat bakacağım” dedim. “bir gün senin mezarının üzerinde otlar bitecek. ölüler bakamaz” dedi. o anki duygularımı anlatamam. sanki boğuluyordum. aklıma birden latife ereren ve şimel aydın geldi. bu resmen bir işkence ve bunlar da işkenceciydi. demek ki latife ve şimel’e de böyle yapmışlardı.

Oysa dışarıdayken bize ne kadarda farklı anlatıyorlardı. sözde bu insanlar kendi suçlarını itiraf etmişler ve bir fiske bile yemeden öldürülmüşlerdi. oysa ajan ve polise bile “işkence yapmayız” diyorlardı. bir de örgüt insan haklarından, demokrasiden yanaymış gibi görünüyor ve işkenceye karşı olduğunu söylerlerdi. onlar değil miydi “işkence insanlık suçudur” diyen.

Suna ökmen’e “hani işkence yapmazdınız” dedim. “sen düşmansın, hem ağzını topla bana işkenceci diyemezsin” dedi. ben de “demek ki savaşlarda her şey mübah öyle mi?” Dedim. “kes sesini” dedi. onlar değil miydi “insanlık onuru işkenceyi yenecek diyen? Ve onlar değil miydi, sözde demokratik kurum ve kuruluşları aracılığıyla veya kişisel başvurularıyla insan hakları mahkemelerine, uluslararası af örgütlerine “türkiye'de işkence var” diye şikayetlerde bulunan. oysa işkencenin olduğu yer belliydi, işkenceyi yapanlar da.

Bu konuda oldukça deneyimli oldukları ve azımsanamayacak bir birikim ve maharetle gerçekleştiriyorlardı işkencelerini. bu insanlar gerçekten devrim yapsalar (!) Ya da amaçlarına ulaşsalar, nasıl bir insanlık anlayışına sahip oldukları ve nasıl bir ülke yaratacakları konusunda da bilgi veriyordu pratikleri.

Bir türlü uyuyamadım. bir sağa, bir sola dönüp duruyordum. o kadar çok uyumak istiyordum ki. uyumak ve hiç uyanmamak. sabah olmuştu. koğuştakiler her zamanki gibi kalktılar. her sabah 08.00’de, “kahvaltı” derlerdi. yemek saatlerinde “yemek hazır" diye anons yapılırdı. ama gün boyu anonslardaki değişiklikler gözüme çarptı. sabah koğuş nöbetçisi bağırıp “arkadaşlar herkes kahvaltıya, sucuklu yumurta, peynir, börek” diye bağırdı, “mis gibi mercimek çorbası var soğumadan aşağı inin, köfte de var nar gibi kızarmış vs…” diyorlardı. içimden “allah allah, ne kadar da görgüsüzler ve alçaklar. benim yemek ve suya dayanamayacağımı zannedip, kendilerince beni etkilemeye çalışıyorlar” diye düşündüm.

Daha önce 43 gün aç kalmıştım. ama susuzluğun ne demek olduğunu bilmiyordum. onların bu psikolojik taktiklerinin boşa olmadığını bunun da diğerleri gibi ustası oldukları işkence yöntemlerinden biri olduğunu 3-4 güne kadar kavrayacaktım. üstelik 43 günlük zorla açlık grevinin üzerinden daha, henüz bir hafta geçmişti. bünyem de zayıftı, içim kavruluyordu. suna ökmen “hadi semra bugün 4. gün. bırak katır inadını. latife 2. gün su diye inledi” dedi. “ne demek istiyorsun” deyince, “kızım polisle anlaşmanı anlat. bak biz ankara’da 11 kişiydik. füsun’u kurtarabildiler mi? Hem de o mit’in adamıydı. konuş, suyunu al rahat rahat geber, kimsenin umurunda bile değilsin” dedi. sinirlendim. perdeleri yırtmaya çalıştım.

Bu kontrolüm dışındaki bir tepkiydi. resmen sinir küpü olmuştum. içimden nefret, öfke, tiksinti gibi duygular çok yoğun olarak geçiyordu. bunun üzerine ellerimi, ayaklarımı ranzaya bağladılar. sabah 8, akşam 8 sayımından sonra tuvalete götürüyorlardı. artık ailemle de görüştürmüyorlardı. tuvaletteki ayna da, ben perde arkasına alındıktan sonra kaldırılmıştı. bu arada tuvalet kullanımı da farklılaşmıştı. kapı ardına kadar açıktı ve bana bakıyorlardı. yani tuvalet ihtiyacımı giderirken. çok ilginçti doğrusu, insanlar alçalabilir, küçülebilirdi ama kimse bu insan müsveddeleri kadar düşkünleşemezdi. el yüz yıkamakta yasaktı. günlerdir su vermiyorlardı. 7. güne kadar sağlıklı sayabildim kaç gün olduğunu. etlerimin morardığını ve derimin sarktığını görebiliyordum. ayağa kalkamıyordum artık.

Suna ökmen aynı zamanda hemşireydi. hemşireler, hastaların, yardıma ihtiyacı olan insanların hizmetindedirler. görevleri insanlara yardımcı olmak şifa dağıtmaktır. suna ökmen ise hemşirelik döneminde öğrendiklerini, şifa dağıtmak için değil, pislik saçmak için kullanıyor, becerisini akıl almaz işkence yöntemlerine dönüştürerek uyguluyordu. zorla tansiyonumu alıyor, ateşimi ölçüyordu. tuvalet ihtiyacımı gidermek için ayağa kalkamıyordum, ama sık sık tuvaletim geliyordu. buna anlam verememiştim. dayanamayıp işkenceci hemşireme danıştım “ben su içmiyorum, bu nedir?” Dedim. gülerek, “latife de sormuştu. 20 gün olsa da sıvı çıkarırsın, insan vücudu kolay kolay pes etmez” dedi. sık sık gelip, neremin ağrıdığını, ne gibi rahatsızlıklar duyduğumu soruyordu. cevap vermiyordum. ama astımlı gibi nefes alıyordum, kalbim ağrıyordu ve kulaklarım uğulduyordu. en ufak bir sese bile tahammülüm yoktu. sanki beynimi oyuyorlardı.

Koğuşta hiç yemek pişirmeyenler kek türü şeyler pişiriyorlardı. anlaşılan bütün koğuş beni sorgulamayı sistemli bir kampanya haline dönüştürmüştü. “içim yanıyor kalsiyum sandoz versene” diyorlardı. tam kulağımın dibinde sandozu bardağa atıyor, çıkardığı sesi dinletip perde arkasından lakır lakır deviriyorlardı midelerine.

Artık etlerim kokuyordu, dudaklarım, dilim resmen kupkuru olmuştu. ağzımın içi sanki lağım çukuru gibi kokuyor, midem yanıyordu. karşımda sürekli benim yaptığım hareketlerin aynısını yapıyordu nöbetçiler. buna tiyatroda “hamur” oyunu diyorlarmış. bu da psikolojik yöntemdi sinirlerimi zayıflatmak için. her geçen günle birlikte durumum o kadar ağırlaştı ki, leğen getirip kollarımdan tutuyorlar ve ben de bir damla sıvıyı büyük bir sancıyla leğene boşaltıyordum. kaçıncı gün olduğunu bilmiyordum. beni ranzadan indirip “tutunarak ihtiyacını gider” diyorlardı. tabi bunu kibarca söylemiyorlardı. kolumu bıraktıkları anda kafam o berbat çiniye çarpıyordu. filiz gencer gelip müdahale etti, “bu köpeği itiraf yapmadan kafasını yere vura vura geberteceksiniz, bundan sonra indirmeyin, eldiven takıp altından alın” dedi.

Eli kolu bağlı, savunmasız bir insana karşı yaptıkları bu davranışlarla zeka düzeyini ve kapasitelerini gösteriyorlardı. filiz gencer’in söylediği cümledeki “bu köpeği” kelimesine çok öfkelenmiştim. köpek kimdi acaba? Aşağılık komplekslerini tatmin etmek için savunmasız bir insana yönelik hakaret, küfür, küçümseme yarışına girenler değil miydi acaba? Bir de “devrimciler küfür etmezlermiş!” Böyle yaparak ne kadar keskin devrimci olduklarını, örgütlerine ne kadar bağlı olduklarını ya da ne kadar güçlü olduklarını ispatlamış oluyorlardı, hastalıklı ve basit kafalarına göre.

Kemikleşmiş bir kaç kaşarın dışında, genç insanlar daha önceleri benim yaptığım gibi terör örgütlerinin karalama kampanyalarından etkileniyorlardı aslında . hele o liseli ufak kızlara hiç kızamıyordum doğrusu. çünkü hepsi ne yaptığının farkında bile değillerdi. diğerleri ise ne kadar aşağılar, küfür eder ve hakaret ederse o kadar kendini kanıtlamış oluyorlardı sevgili örgütlerine.

40 yaşını devirmiş hayriye gündüz, bu kampanya esnasında daha önceden boğularak öldürülen 18 yaşındaki şimel aydın’la aramda kıyaslama yapıp, tipik yaşlanmış bunak kadınlık kaprislerini kusuyordu sanki. yine yasemin okuyucu, gülizar kesici, münevver göz, asuman özcan, münire demirel, funda davran, birsen kars, gülay kavak, ergül uzundiz, nilüfer alacan, seyhan doğan ve hatun polat gibileri. aslında ortada tam anlamıyla traji komik bir durum vardı; artık çürümüş, bitmiş ve kendileriyle bile kavgalı durumda olan bir yığın insanın neye karşı olduklarını bile bilmedikleri bir mücadele. dışlanmışlığa, bir baltaya sap olma özlemlerine, basit kadınlık güdülerinin yönlendirdiği, kıskançlık ve çekememezliğine esir olmuş manyaklar güruhu. durumlarının farkında bile değillerdi.

Artık eldiven takıp, filiz’in dediğini yerine getiriyorlardı. kabus gibiydi. bir an evvel ölmeyi ve kurtulmayı düşünüyordum. etimin kokusu da beni rahatsız ediyordu. bilerek koğuşa parfüm sıkıyorlar, karavana çalıyor ve toplu marş söylüyorlardı. çünkü susuzluktan ölüm noktasına gelen insan nefes almakta zorlanır ve sesten rahatsızlık duyardı. galiba latife ve şimel’den oldukça deneyim kazanmışlardı.

Bu sıralarda filiz gencer yanıma geldi. “bak semra su istiyor musun?” Dedi. doğrusu susuzluktan çenem açılmıyordu. yataktan doğrulamıyordum. boynumu tutamıyordum. bebek gibi bakıma muhtaçtım. “evet” dedim. “o zaman itiraf yap, her şeyi anlat” dedi. ben de “ajan ya da işbirlikçi değilim, beni siz yalana zorluyorsunuz” dedim. filiz “sen yalan söyle, biz doğruları alırız” dedi. ben de “peki ben polisin ajanıyım. görevim cezaevi hakkında polise bilgi vermek” dedim. ama bu cümleyi alabilmek için teybi ağzıma dayamak zorunda kaldılar. çünkü hem sesim çıkmıyordu, hem de “ben” demek için bile enerji gerekiyordu. neredeyse bu cümleyi 2 saatte konuştum. gözlerimin karardığını hissettim. gözlerimi açtığımda, başımda, daha sonra ölüm orucunda ölen ilginç özkeskin vardı. elinde seyyar kabloyla çektikleri ampul vardı… ilginç, aynı zamanda doktordu. nursel demirdövücü de hemşireydi. nursel’in işkenceci hemşirem olan suna’ya “bir daha ayağına iğneyi batır bakalım” dediğini duydum. ben gözlerimi açınca suna ökmen “numaracı, bayılma numarası yapıp, sorgudan kurtulacağını mı sandın. 2 saatlik baygınlık mı olur?” Dediğini belli belirsiz duydum. ilginç özkeskin hemen gitti. suna bana serum taktı. 3 gün boyunca serum takmaya devam ettiler. filiz gencer “yeter bak 3 gündür sana serum takıyoruz. artık sağlıklısın. adam gibi konuş” diyordu. ben de sürekli “su verin” diyordum. beynim dönüyor sanki aklım gidiyor - geliyor gibiydi. serpil ise “biz seni susuz da yaşatırız” diyordu ben su isteyince. ben de “nasıl olsa beni böyle öldüremezsiniz. herkes anlar işkence yaptığınızı” diyordum. o da “sen bizi salak mı sandın! Seni öldürür, öldürür yine diriltiriz. ayrıca sen istesen bile biz seni böyle gebertmeyiz” diyordu. “o zaman su ver” diyordum. kızıp gidiyordu.

Ağzım hala kupkuruydu. leş gibi kokuyordu. halsizdim. fakat zannedersem serumdan kaynaklanıyordu. ağzıma bir serinlik geliyordu. bunalıyor ve sadece ölmeyi düşünüyordum. kendi kendime “beni serumla ne kadar yaşatırlar?” Diye düşünüyor ve yaşıyor olmama şaşırıyordum. serumla yaşatabilecekleri aklıma hiç gelmezdi çünkü. hala eldivenle altımdan almaya devam ediyorlardı. yeni doğmuş bebek gibiydim. hiç bir ihtiyacımı karşılayamıyordum. latife ve şimel’i şimdi aklımdan hiç çıkaramıyordum. eğer bunları yaşamasam ve gerçek olduğunu bizzat yaşayarak öğrenmeseydim bu yöntemleri uyguladıklarına kimse inandıramazdı beni.

Benden her itiraf almaya geldiklerinde, su alabilmek için “ajanım” dedim. “iyi ama şimdi ne itiraf yapacağım” diye kara kara düşünüyordum. bu nedenle onlara “beni iyileştirin, su vermezseniz itiraf yapmam” diyordum. onlarda “önce konuş” diyorlardı. bende “ajanım işte konuşmuyorum. o zaman öldürün” diyordum. o zaman çok kızıyor ve “adi f….., köpek sen işbirlikçi değil, faşist ideolojiyi benimsemiş bir ajansın. polissin. abilerine mi yaranacaksın? Gebereceksin işte. konuş, seni iyileştirir yine aynı şeyleri yaparız. salak mısın sen? Kendine eziyet ediyorsun. hani? Polis abilerin nerede? Onların umurunda bile değilsin? Umurunda olsan, seni öldürelim diye buraya gönderirler miydi hiç? Evlerinde buz gibi sularını içiyorlar. hem senin o masum, bebek suratına ne oldu böcek gibi oldun bak. gerçek yüzünü açığa çıkardık” dedi filiz. suna’ya “aynayı getir” dedi. bana “yüzünü görmek ister misin?” Bak burnun da kocaman olmuş” dedi.

Gerçekten korkunçtum. ben miydim acaba? Yüzümün her tarafı pul pul olmuş ve sivilce dolmuştu. sanki bir iskelet kafası gibiydi. çukura inmiş, gözler simsiyah, incecik bir deri, burnum kocaman olmuş yüzümün rengi mor sarı karışımı ölü suratı gibi. baygınlık geçirecektim sanki bu tablo karşısında. mezardan fırlamış bir hayalet gibi…kendime de kızıyordum “iskelet gibi olmuşum ama bir türlü ölemiyorum” diye.

Filiz gencer “söyle bakalım semra ölülerin önce neresi kopar?” Dedi, sonra da “burnu. bak burnun ne kadar kocaman olmuş, kopacak” dedi. serumla ayaktaydım ama durumumda farklılık yoktu. kollarımdan tutup ayağa kaldırıyorlardı. ama bıraktıklarında yine düşüyordum. yastıkları yükselttiler. ayaklarımın altına da yastık koydular. filiz gencer, “bak kızım sana pahalı serum takıyoruz, hadi konuş” dedi. evet bana pahalı serumlar takıyorlar, iyileşmem için çaba gösteriyorlardı. bunu beni çok sevdikleri için değil, iyileştikten sonra itiraf yapacağımı zannettikleri için yapıyorlardı. oysa itiraf edecek bir şeyim yoktu.

Ben arada bir delirdiğimi zannediyor, sonra kendime geliyordum. çeşit, çeşit hayaller görüyordum. filiz gencer suna’ya “koğuşa taşıyın” dedi. nursel demirdövücü, havva suiçmez, yasemin okuyucu, birsen kars, münire demirel, gamze bayram, asuman özcan, gülizar kesici, filiz gencer, serpil yıldız, funda davran koğuştaydı. bana yine serum taktılar. münevver köz ve serpil yıldız yanıma geldiler. serpil, “semra, ranzanın altına bomba yerleştirdik. savcı, müdürler aramaya gelecekler. sesini çıkarırsan burayı havaya uçururuz” dedi. benim bağırmamdan çekiniyorlardı. çünkü daha evvel iki kez sayım esnasında bağırmıştım. demek ki, arama esnasında da bağırmamdan çekiniyorlardı. sayımlarda “bana işkence yapıyorlar, gelin, bakın” diye bağırmıştım. kafasını uzatarak bakmaya çalışan gardiyanı engelleyerek “hadi git, o hasta” demişlerdi. şimdide kendilerince önlem almaya çalışıyor ve bana “ranzanın altına, bomba yerleştirdik, sesini çıkarırsan havaya uçururuz” diye tehdit ediyorlardı.

Serpil, suna’ya “yüzünü duvara çevir” dedi. ben aramaya gelince bağırmaya karar verdim. sonucu ne olursa olsun, bağırmaya kesinlikle kararlıydım. savcı benim işkence yapılmış halimi görür ve beni öldürseler bile, işkenceci yüzlerini duyurmuş olurum, hem ölüm de benim için kurtuluş olur, diye düşündüm. ayrıca ranzanın altına bomba yerleştirme meselesinin, beni kandırmak için yaptıkları bir blöf olduğunu anlayabiliyordum.
__________________











Geçen zamanın cevapları, bugünün sorularına ışık vermiyor, geleceği de belirsiz kılıyor.

SerseriGezgin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz SerseriGezgin'in Mesajına Teşekkür Etti.