Tekil Mesaj gösterimi
Eski 14.04.16, 22:41   #2
SerseriGezgin
Cehennem Yolcusu

SerseriGezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2011
Yaş: 33
Konular: 1431
Mesajlar: 7,317
Ettiği Teşekkür: 29585
Aldığı Teşekkür: 32417
Rep Derecesi : SerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardırSerseriGezgin şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Cevap: DHKP-C Bilmecesi, Mustafa Duyar'ın Eşi Semra Polat Anlatıyor!

Savcıyı dışarı çıkardılar

Savcı içeri girer girmez, dhkp/c temsilcisi sadi naci özpolat “çabuk arayın, arkadaşımız hasta” dedi. Aynı anda ben de “işkence yapıyorlar” diye bağırdım. Savcı “bakacağım” diye sadi’yle tartışıyordu. Sadi ise “açlık grevinde delirdi” diyordu. Savcı “bakacağım, o zaman hastaneye yatırırız” dedi. Suna ökmen ağzımı kapatıyor, nursel demirdövücü ise bacaklarımı tutuyordu ve bana “semra, korkma o savcı, sana işkence yapan polis değil diyordu. Suna savcıya, “çıkın işte sizi polis sanıyor” dedi. Ben de suna’nın elini ısırdım. “yalan söylüyorlar, gelin bakın, bunlar işkence yapıyor” dedim. Savcı ile sadi epeyce tartıştılar. Suna ökmen “öldüreceğim işte çekin gidin” deyip boğazıma yapıştı. Filiz’e “öldüreyim mi?” dedi. Filiz gencer “bırak, sakın yapma” dedi. Sadi, savcıyı apar-topar dışarı çıkardı. Funda davran ise, suratıma okkalı bir tokat yapıştırıp, küfürler yağdırdı. Filiz gencer gelip “bırakın yüzüne vurmayın” dedi. Serpil “seni boğarım köpek, anladık düşmansın, düşmana mesaj da gönderdin. Artık kes sesini” dedi. Daha sonra “bir daha çeneni açarsan seni susuz, susuz yollarım öteki tarafa" dedi. Beni tekrar perde arkasına taşıdılar. Sesimi duyurabildiğim için oldukça rahatlamıştım. En azından, bundan sonra resmi olarak birilerinin durumumdan haberi vardı. Bu arada işkencecilerim kudurmuştu ama… bağırmam işe yaramıştı. özellikle suna “elimi köpek gibi ısırdın. Senden bunun hesabını soracağım” deyip duruyordu. Yaptıkları işkenceyi gizleyebilmek için, ellerinden gelen herşeyi yapıyorlardı. Işkence yapmayı doğal görüyorlardı ama bunun ortaya çıkmasından çekiniyorlardı. “ne dediysek yaptık, ne yaptıysak savunduk” diyenlerin hali aslında yürekler acısıydı. Her taraflarından riyakârlık akıyordu. Yaptıklarının doğru olduğuna inanmıyorlardı ki savunsunlar. Hem işkenceye karşı olduğunu söyleyip, hem de işkence yaptıkları açığa çıktığında inandırıcılıkları kalmazdı çünkü. Bu yüzden uzmanı oldukları işkence yöntemlerini, perdelerin arkasında yapmalı ve herkesten gizlemeliydiler. Ama çekirge bu sefer sıçrayamamıştı. Kızgınlıklarının, öfkelerinin nedeni, yakayı ele vermiş olmalarındandı.

Az sonra filiz gencer yanıma geldi. “provokasyona yönelik en ufak birşey yaparsan gazetelere "ajan" diye manşet attırırım. Sen ajanlığını ispatladın. Sen resmen polissin” dedi ve suna’ya serum takmasını söyledi.


Ertesi gün filiz gencer tekrar yanıma gelmişti. Halsizdim, sanki bir tek kalbim çalışıyordu. Aklım ne kadar başımdaydı bilemiyorum. Tuhaf tuhaf hayaller görüyordum. Vücudum, vücut olmaktan çıkmış, kokmuş bir et yığınına dönüşmüştü. Serum takacak damar bile bulamıyorlardı. Filiz, yarım çay bardağı su ile birlikte gelmişti. “bak su vereceğim anlatacak mısın?” dedi. Dengesizleşmiştim. Saçma-sapan şeyler söylüyor, birkaç dakika sonra kendim de şaşırıyordum. Mesela; “suyu ver, konuşacağım” diyordum. Suyu verince “bir daha ver o zaman” diyordum. “birden veremem, miden bozulur” diyordu. “o zaman sigara ver” diyordum. “olmaz, hastasın” diyordu. Kendimi gerçekten ajan zannediyordum. Bilincim yerinde değildi. “ajanım ama konuşmam” diyordum. Arada bir saçmalıyordum, hafifçe tokat atıyordu. “bu savaş siz size, ben bize inanıyorum, beni netleştiremezsiniz” diyordum. Onlar da “saçmalama, bizim seni netleştirmek gibi bir derdimiz yok. Zaten geberteceğiz konuş artık” diyorlardı.


Daha önce de belirttiğim gibi ajan ya da provokatör olmayı isterdim. Ama değildim. Böyle yüklenildiği için bilincimde böyle kalmış sanırım. Ajan gibi hissediyordum bazen kendimi. Bilincim yerindeyken de beni öylesine zorlamışlar ve o kadar çok işkence yapmışlardı ki, iddialarını kabul etmek zorunda kalmıştım. Ama iş itiraf yapıp, her şeyi anlatmaya gelince tıkanıyordum. çünkü ortada ne itiraf yapacak şey, ne de anlatılacak gerçekler vardı. Yaşadığım bunca işkencelerden sonra, ölüm de artık hafif geliyordu ve ölümü de göze almıştım. ölmeyi gerçekten istiyordum. Bu yüzden “evet ajanım ama korkmuyorum öldürün” diyordum. Onlarsa benden itiraf almadan öldürmeye yanaşmıyorlardı. Bu yüzden ortaya garip bir durum, bir kör döngü ortaya çıkmıştı. Bir yandan ajan olup konuşmayan birisi, diğer yandan itiraf yaptırmadan öldürmek istemeyen işkenceciler. Ben de bir çıkmaz içindeydim, işkenceciler de.

Filiz gencer; “götür bunu yatır, serum tak, yemek ver” dedi. şok oldum. Yemek ve su …şaşırdım. Su ile karışık süt verdiler. 3-4 kez azar azar verdiler. Gamze başımdan tutuyor, kaldırıyor ve süt içiriyordu. Sabaha kadar uyumuşum. Gerçi sabah mı, akşam mı, bilemiyordum. Artık hiç soru sormuyorlardı. Uyandığımda kolumda serum vardı. Suna ökmen’in elinde bir tepsi, “hadi yine iyisin. Siz olsanız bize yemek vermezsiniz” diyordu. Siz-biz kendilerini ne kadar kaptırmışlardı bu sizli-bizli savaş oyunlarına. Saçmaladığının farkında bile değildi. öfkem iyice artmıştı. “madem öyle, madem beni öldürecekler” dedim içimden “bakın ben size ajan neymiş gösteririm. Size istemediğiniz kadar itiraf yaparım” dedim ve başladım içimden anlatacağım senaryoların kurgularını düşünmeye örgütün son dönemlerde nerelerde operasyonlar yediğini tek tek düşündüm. Ve kafamda hayali bir itiraf taslağı oluşturdum.

Bana süt içiriyor, peynir, pekmez vs. Yediriyorlardı. Tuzsuz çorba içiriyorlardı. 3-4 gün boyunca böyle devam etti. Artık ayağa kalkabiliyordum. Tutuna tutuna tuvalete gidebiliyordum.

Filiz gencer yanıma geldi. “evet semra, artık iyileştin. Bize itiraf yapman iyi olur” dedi. Işin ciddiyetini kavramıştım. “ajanım” desem itiraf istiyorlar, “değilim” desem işkenceye devam ediyorlardı. Artık yaşadıklarımdan bıkmıştım. Ailemi düşünmüyordum. çünkü düşündükçe yüreğim daralıyordu. Kabuslar görüyordum. Vurdumduymazlık oyunu oynamaya başladım. Kendi kendime “her şeyden zevk al” dedim. Mesela; kahvaltı getirdiklerinde “susuzluğu düşün, tadını çıkar” diyordum. Aklıma ailem geldiğinde, bu düşünceyi aklımdan çıkarıyor, bana acı verecek her türlü düşünceyi “ölene” kadar erteliyordum. Unutmak, düşünmemeye çalışmak en iyisiydi. Yaşadığım koşulların zorluğu, gördüğüm işkenceler, içinde bulunduğum çıkmaz, bana zaten yeterince acı veriyordu. Bir de bu acılara yenilerini ekleyip, kendi durumumu daha fazla zorlaştırmak ve daha çekilmez hale getirmek istemiyordum. Bir çıkış bulabilmem ve içinde bulunduğum bu iğrenç durumdan kurtulabilmem zaten mümkün değildi. Daha fazla düşünmek ve kafa yormak da, bana birşey kazandırmıyordu. “her şey nasıl olsa olacağına varır deyip, içinde bulunduğum durumu kabullenmek ve sonucu beklemekten başka yapacak birşey yoktu. Ben de kendimi oyalamaya, zaman geçirip, bir an önce sonucu görmeye çalışıyordum. Bu arada, kendimle, geçmişimle ve yaptıklarımla, köklü ve amansız bir hesaplaşma yaşıyordum. Boşa geçirdiğim yılların, boş hayallerin, yaşadığım ve yaşattığım acıların ağırlığını yüreğimde daha fazla duyuyordum. Bu örgütü ve bu insanları daha önce tanıyamamış olduğum için kendime kızıyordum. Kullandıkları süslü cümleler ve alâkalarının bile olmadığı yaldızlı iddialarla zehirledikleri gencecik insanlara acıyordum. Onlara seslenebilmeyi ve “kanmayın bu örgüte, yalan söylüyorlar, onlar insanlıktan, dürüstlükten anlamazlar. Sizi, sizin temiz duygularınızı kullanıyorlar. Kirli işlerini size yaptırıp, bunun halk ve devrim için olduğuna inandırıyorlar … işleri bittiğinde, ya da isteklerini yerine getiremediğinizde, sizin onların gözünde hiç bir değeriniz kalmaz, yaklaşmayın bu örgüte. Yaklaştıysanız bile; büyük acılarla karşılaşmadan, büyük acılar yaşamadan ve yaşatmadan önce, henüz vakit varken uzaklaşın. Elinizi asla kana bulamayın. Bu örgüt size acıdan başka birşey veremez vb.” şeyler söyleyebilmeyi; onlara, henüz göremedikleri ya da görmek istemedikleri gerçekleri anlatmayı çok istiyordum.

Filiz gencer’e “bak ben ajan falan değilim. Susuzluğa dayanamadım. Ajanım dersem hemen öldüreceğinizi zannettiğim için iyileştirirseniz itiraf yapacağımı söyledim” dedim. Filiz gencer kızdı ve “bunu sandalyeye oturtun. Aklı başına gelinceye kadar uyumayacak” dedi. Kaç gün bilmiyorum. Sandalyede oturuyor ve hiç uyumuyordum. Uyuklar gibi olduğumda da hemen uyandırıyorlar. Arada bir saçma davranışlarda bulunuyor, kabuslar, hayaller görüyor ve nöbetçilerle “uyuyacağım” diye kavga ediyordum. Filiz gencer yanıma gelerek, “ajanım de köpek” diyerek, teybi ağzıma yaklaştırdı. Ben de “ajanım, tamam uyumak istiyorum” dedim. Sorular sordu. Her sorduğu soruya ajanmış gibi, daha önce kafamda oluşturduğum senaryoları sıralayarak cevap veriyordum. Ben anlattıkça o soruyor, söylediklerimi zorla yazdırıyordu. Uykusuzluktan sarhoş gibi konuşuyordum. “hepsini anlatana kadar yatmayacak” diyerek çekip gitti.

Yine geldi. Bu kez “ben ajan değilim. Yalana zorluyorsunuz. Artık yalan söyleyecek beynim kalmadı. Artık senaryo da uyduramıyorum. Uykum var” dedim. Bana “sen o kadar zeki olamazsın. Bu kadar isabetli yalanlar uyduramazsın… bildiğin şeyler var. Yalan söylüyor, aralara doğruları serpiştiriyorsun, yaşamak için direniyorsun, itiraf etmesen de öleceksin” dedi. Ben de “işkence yapıyorsunuz, ben de yalan söylüyorum. Tahmin yapıyor, kurgu yapıyor, sonra da ajanmış gibi itiraf ediyorum. Doğrular tesadüftür. üstelik artık delirdiğimi zannediyorum” dedim. Suna ökmen’e “elini, ağzını, ayağını bağla” dedi. Sandalyeye oturttu. Yine uyutmuyorlardı. Suna ökmen, “inatçı, uyku sorununu da aştın. Ama biz sana gösteririz” dedi. Ayağımın, birini bir ranzaya, ötekini de diğer ranzaya bağladı. “iyi bak, böyle bağlarlar. Siz bağlıyorsunuz ya hanımefendi” dedi. “biz kim? Sen manyak mısın” dedim. Ağzımı ve arkadan da ellerimi bağladı. Sürenin ne kadar olduğunu bilmiyorum. Yemek yediriyorlardı. Ayaklarım ve ellerim şişmişti. Ovuyorlardı. Uyuklayınca uyandırıyorlar, “deli numarası yapma” diyorlardı. Ilginç hayaller görüyordum. Kendimi bazen bir gemide, bazen de okulda zannediyordum. Kabus ve hayallerin ardı arkası kesilmiyordu. Arada bir kendime geliyordum. O zaman da cezaevini ve gerçekliğimi hatırlıyordum.

Bu dönemlerde yine filiz gencer geldi. Suna ökmen’e “tuvalete götür, sandalyeye oturt” dedi. Kendisi de elinde iple geldi. “korkuyor musun” dedi. Korkuyordum fakat “hayır” dedim, nasıl olsa ölecektim. “yalancı rengin kül gibi oldu baksana” dedi ve gitti.

Filiz gencer arada bir geliyor, beni itirafa zorluyor, hakaretlerde bulunuyordu. Yine yanıma geldi ve “ajanım de köpek, anlat” diyerek beni tokatladı. Sarhoş gibiydim. Bazen benden ne istediklerini ve niye vurduklarını bile unutuyordum. O bana bir şeyler soruyor, ben de anlatınca da “kızım sen manyak mısın? Numara yapma” diyordu. Demek ki yine saçmalıyordum. “hadi git yat, kalkınca anlatacaksın, tamam mı?” dedi. Yattım, ne kadar uykusuz kaldım ve ne kadar yattım bilemiyorum. Ama bugün bile uykusuzluk karmaşasını çözemiyorum. Uyuduktan sonra beni arada bir kaldırıyor, yemek yediriyorlardı. Benimse aklımdan yemeği bir an önce yiyip, uyumak geçiriyordu. Bu yemeği kabul etmesem bile zorla yediriyorlardı yemekleri. Ben yemekle uyku arasında, uykuyu tercih ediyordum. Yemek vermeme, susuz bırakma, ranzaya bağlama, ayak ve ağzımın bağlanması, küfür, hakaret, aşağılama, iple boğma provaları ve aklıma gelen-gelmeyen onlarca psikolojik yöntemden sonra uykusuzluğu da tatmıştım. Hepsinin yaşattığı acılar, yöntemlerin farklılığına göre değişiyordu. Fiziksel olarak oldukça kötü bir durumdaydım. Psikolojimse alt-üst olmuştu. Kafamı toparlayamıyordum. özellikle uykusuzluk döneminde kendimi iyice kaybetmiştim ve bu süre de kabuslarla, hayallerle geçmişti. Bazen nerede olduğumu unutuyor ve kendi gerçekliğimi yitiriyordum. Bu zebanilerin arasında kalmak bile insanı tedirgin ediyordu ve başlı başına bir işkenceydi zaten. Bu kötü günlerin son bulacağına ve buradan kurtulacağıma ihtimal bile vermiyordum.

Bir gün beni kaldırdılar. Birbirinden güzel yemekler getirmişlerdi. “bugün yılbaşı” dediler. Benimle dalga geçtiklerini düşündüm. Fakat yine de yemekleri yedim ve yattım. Tekrar kalktığımda her taraflara yığınaklar yapmışlardı. Tuvalete giderken bile yığınakların üzerinden atlamak zorunda kalıyor, atlarken düşüyordum. çünkü henüz tam olarak iyileşmemiştim. Kafam darmadağınıktı ve birşey hatırlayamıyordum. Kafamı toparlamak için çaba sarf etmeye başladım. Zaman zaman toplu olarak slogan attıklarını duyuyordum. Uzun süre düşündükten ve onların kendi aralarındaki konuşmalarını dinledikten sonra nerede olduğumu bana yaptıklarını hatırlamaya başladım.

Olan biteni ve yaşadığım süreci kavradıktan sonra benimle uğraşmıyor olmaları dikkatimi çekti. Ne başımdaki nöbetçiler gözlerini ayırmadan bakıyorlardı, ne de beni sorguluyorlardı. Sadece yemeği mutlaka yememi istiyorlardı. Aşağı kattan tv haberlerinin sesi geliyordu. “dışarıda kar yağıyor ve burası bayrampaşa cezaevi’nin önü, içeride hala barikatlar var. 3 gün süre tanındı…vs. şeklinde bölük pörçük haber seslerini duyuyordum. Perde arkasında nursel ve yasemin, şarap şişeleri ile birşeyler yapıyorlar ve harıl harıl bir gidiş-geliş trafiği. Ayrıca, gamze’ye molotof tarifleri… vs. Veriyorlardı. Radyo dinliyorlardı. Oysa benim sorgumun sürdüğü bütün bir süreç boyunca koğuşta radyo dinlemek yasaktı. Amaçları, benim dünyayla olan bağlantımı kesmekti. Ama, yemekhaneden ve karşı koğuştan gelen televizyon haberlerine sürekli kulak kabartıyordum. Onlar, beni her şeyden tecrit ederek, iyice yalnızlaştırarak, psikolojik olarak zayıflatmaya çalışmışlardı. Ben her uyanıp yemek yerken, koğuşta neler olup bittiğini çözmeye çalıştım. Ancak birkaç gün sonra ümraniye cezaevi’nde çatışma olduğunu, bu nedenle barikatlar kurduklarını anladım.

Bu süreçten biraz faydalanarak, kendimi toparlamaya ve dinlemeye çalıştım. Sadece neler yaşadığımla ilgilenmeye gayret ediyordum. Ailemi düşündüm. Ne yapıyorlardı acaba? Kim bilir beni ne kadar merak ediyorlardı. Bu konu beni çok üzüyordu, o nedenle hemen kafamdan atıyordum bu üzüntülü düşüncemi.

Yine bana uyguladıkları işkence yöntemleriyle, ne kadar süre işkence yaptıklarını düşündüm. Bir ara “ajanlığı” kabul edip, hayali itiraflarda bulunmuştum. Açlık, uykusuzluk, susuzluk, psikolojik işkence yöntemleri, şeytana taş çıkartacak binbir çeşidi…vs… hepsini tek tek geçirdim aklımdan. Hatırlamaya, anlamaya, kavramaya çalıştım. Hala, bu iğrenç, ruh hastası, kompleksli işkenceci mahlukların arasındaydım. Hepsinden tiksiniyor ve nefret ediyordum. öfkemin, kızgınlığımın, kinimin sonsuza kadar geçmesi asla mümkün değildi. Birkaç gün boyunca, benim kafamdan bunların geçtiği süreçte barikatları kaldırdılar. Yaşadıklarım bir korku filminden alınmış sahneler gibiydi. Barikattan sonra, normal yaşama dönmüşlerdi. Beni yeniden sorguya almalarını, ya da öldürmelerini bekliyordum. çünkü beni iyileştirmiş, yeniden sağlığıma kavuşturup, kendimi toparlamamı sağlamışlardı. Beni öldüreceklerse bile, iyice iyileştirmeleri, vücudumda işkence izlerinin kapanmasını beklemeleri gerekiyordu. Latife ve şimel’e de belli ki, böyle yapmışlardı. çünkü aksi halde işkence yaptıkları açığa çıkar, başlarına iş alırlardı. Ben bunları düşünüp beklerken, ne beni sorguya aldılar, ne de başka birşey yaptılar.

Bir ara işkenceci hemşirem suna ökmen yanıma geldi. “gözün aydın, banyo yapacaksın, artık bitlendin” dedi. şaşırmıştım. Herhalde 1,5-2 aydır yıkanmıyordum. Tıpkı aksaray’daki meşhur delinin saçları gibiydi saçlarım. Korkunçtu. Iyice uzamış, top, top olmuştu ve yapış yapıştı. Gözlerimin altı simsiyahtı. Artık tuvalete aynayı da yeniden asmışlardı. Yanaklarım ise, o güne kadar hiç olmadığı kadar tombuldu. Elim, ayağım şişmişti. Derilerim soyuluyordu. Vücudumdaki ve ellerimdeki morluklar kaybolmuştu. Tırnaklarımda hafif siyahlıklar kalmıştı. Tırnaklarımı tutup çektiğimde kağıt gibi yırtılıyordu. Incecikti. Banyoda “kaldır kolunu, soyun, yıkayacağım seni” dedi. Kolumu kaldıramıyordum. O hem yıkadı. Saçlarımla uğraştı, ama açamadı, yıkama işlemi bitince, beni giyindirdi. Henüz tam iyileşememiştim. Yürürken sendeliyor, düşüyor, kollarımı yukarı kaldıramıyordum ve hareket ettirmekte güçlük çekiyordum. Hâlâ sersem gibiydim. Beynimin içinde sanki sis bulutları dolaşıyordu. Bazı şeyleri hatırlayabiliyor, fakat tam olarak neler olduğunu anlamakta güçlük çekiyordum. Bir belirsizlik perdesi vardı ve bir türlü tam olarak kalkmıyordu. çözemediğim şeyler üzerinde düşünüp, sis perdesini yavaş yavaş aralamaya gayret ediyordum. Hayalleri, kabusları, işkenceleri hatırlıyordum. Bana yaptıkları işkence yöntemlerini de net olarak hatırlıyordum. Fakat uykusuzluk ve susuzluk döneminde geçici olarak bilinç kayıpları yaşamıştım. Bunlar kafamda iz bırakmıştı. Halen hafızamı tam olarak toparlamakta güçlük çekiyordum. Bugün bile tam olarak çözemediğim karmaşa dönemleri var. Beni artık sorgulamaya almadıkları, iyileştirmeye başladıkları, uykusuzluk dönemlerimi ve sonrası, toparlamakta ve çözmekte zorlandığım dönemlerimden her birisi.

Ara sıra erkekler koğuşundan gelenler oluyor, video çekimi yapıp, kendi aralarında konuşuyorlardı. Beni niye videoya çektiklerini, maksatlarının ne olduğunu ve bu çekimler sırasında neler söylediğimi ve yaptığımı bilmiyorum. Bunu halen hatırlamıyorum. Fakat o dönemde, bayrampaşa cezaevi’nde olan ve daha sonra kırklareli cezaevi’ne gelen bir arkadaştan bu kasetin içeriğini öğrendim. Bu çekimleri yaptıktan sonra, işkenceci şefler, kasetleri videodan tüm koğuşa seyrettiriyorlarmış. Kasetteki kişi, yani ben, saçları dağınık, deli tipli, ucube birisiymiş. Konuşmalarımdan çıkardığı sonuç, kafasını yediği ve deli olduğuymuş. Ama işkenceci şef, “kurtulmak için deli numarası yapan bir ajan” diyormuş, sürekli kaseti seyrettirirken. Bu şef, ercan kartal’mış. Onlara küfür ediyormuşum, ajanım konuşmam vs. Diyormuşum. Arada bir anlamsız şeyler söylüyormuşum. Ama örgütün iddialarının tümü yalandı. Ben ajan değildim. Fakat yedikleri operasyonların ve örgütün dağılmasının hesabını verebilmek için günah keçisine ihtiyaçları vardı. Benden istedikleri de ajan ya da işbirlikçi olduğumu ısrarla kabul etmemi söylemeleriydi. Sonra da beni öldürüp, dosyayı kapatacaklar, "operasyonlara neden olan haini bulduk ve cezalandırdık, hiç bir suç cezasız kalmaz, yaşasın halkın adaleti” diyeceklerdi. Ama işler umdukları gibi gitmemişti. Ben çetin ceviz çıkmıştım ve iddialarını kendi istedikleri doğrultuda ve içlerine sinecek şekilde kabullenmemiştim. Uzun bir süre sonra yaptığım her sahte itirafı da, kısa bir süre sonra geri almıştım. Birkaç kez çığlık atarak, durumumun cezaevi idaresi savcısı tarafından öğrenilmesini sağlamıştım. Sonradan öğrendiğim şeylerden biri de, durumumun basında da yer aldığıydı. Ailem de bunu öğrenmiş, cezaevindeki örgüt temsilcilerine baskı yapmaya başlamıştı. Bu durum onların kafalarındaki planlarını hayata geçirmelerini zorlaştırmıştı. Cezaevinde, kendi durumları açısından da kritik bir dönemeç yaşıyorlardı ve içerideki durumlarını zorlaştıracak tavırlardan uzak durmaları gerekiyordu. Işkence yaptığına ilişkin söylemler her tarafta ayyuka çıkmıştı ve böyle olmadığını da ispatlamaları gerekiyordu. Bu yüzden beni iyileştirmeye başlamışlardı. Ancak benim üzerime, haince, adice, hayvanca ve iğrenç bir biçimde öylesine büyük bir baskıyla gelmişlerdi ki, iyileştirmeye başladıkları döneme kadar, neredeyse uygulamadıkları, psikolojik ve fiziki işkence yöntemi kalmamıştı. Bu bende çok derin fiziksel ve özellikle de psikolojik etkiler bırakmıştı. Israrla benden ajan olduğumu kabul etmemi istemişlerdi. Direnç noktamı çok fazla zorlamışlardı. öyle ki bir dönem kendimi, gerçekten ajan gibi hissetmeye ve bu duyguyla hareket etmeye başlamıştım. Bana “siz olsanız böyle yapardınız, şöyle yapardınız” şeklinde geliyor ve gerçek bir ajanmışım gibi davranıyorlardı. Ben de onlara gerçek bir ajanmışım gibi tavırlar alıyor ve yanıtlar veriyordum. Onlar toplu olarak marş söylediklerinde, ben de milliyetçi marşlar söylüyordum. Bunlar yarı bilinçli, yarı bilinçsiz yaptığım şeyler olmakla birlikte, içimde onlara karşı yaşattığım öfkeyi, kini dışa vuruş, ifade ediş biçimimdi. Koşullarının ve sürecin uygun olmaması nedeniyle beni öldüremiyorlardı. Ama bana karşı düşmanca yürüttükleri karalama kampanyaları ve uyguladıkları psikolojik işkence yöntemlerinden de vazgeçmiyorlardı. Sadece fiziksel işkence yapmaktan vazgeçmişlerdi. Ben de onların bu yöntemlerine, kendi yöntemlerimle cevap vermeye çalışıyordum. Ortaya tam bir sinir savaşı çıkmıştı.

Artık günde üç kez yemek geliyordu. Yemekleri yemek zorundaydım. Yemeklerin içine bazen tutam tutam saç kılları atıyor, su sürahisinin üzerine sümük bulaştırıyorlardı. Yatağım leş gibiydi ve pislikten kokuyordu. Zannediyorum, çekimini yaptıkları şeylerden bazıları bunlardı. Koğuşta bunları başlatıp, belki de aralarında gülüyorlardı. Insan denen varlığın bu kadar aşağılık, tiksinti verici iğrenç ve nefret duyulabilecek bir varlık olduğunu hatırlamam için onların yüzünü görmem yetiyordu. Bunlar insan olamazlardı. Insan kılığına girmiş insan müsveddeleri, insanlığın yüz karası, utanç verici, ucube yaratıklardı sadece. Kinim, nefretim bin kat daha artmıştı. Gerçekten ölmeyi istiyordum. Ama bunun nasıl olacağını bilmiyordum. Suna ökmen’e “beni niçin öldürmüyorsunuz?” diyordum. “zamanı gelince, merak etme” dedi. Nöbetçiler ben uyanık olduğum sürece, yaptığım her hareketi taklit ediyorlardı. Resmen sinir krizleri geçiriyordum. Tırnaklarımı yiyerek, kazağımı söküp ipleriyle oynayarak, saçlarımı tel tel koparıp oynayarak kendimi avutmaya, bu tür oyunlarla oyalanmaya ve onları tahrik ederek, beni öldürmelerini sağlamaya çalışıyordum. Saç tellerimle tişörtümün üzerine yazıp sonra da okumalarını sağlıyordum. Herşey bana o kadar inanılmaz geliyordu ki, sanki bir film setinde, sinema çekiyorduk. örgütün bir militanı olarak girmiştim cezaevine. şimdiyse bu yaşadıklarım; rüyadan, kabustan, filmden öte şeylerdi. Filmi seyredersin biter. Rüya görürsün sona erer. Ama bu bitmiyordu. Bazen kendime “acaba ben ajan mıyım? Diye soruyordum. Sözde bu örgüt insan hakları savunucusuydu. Oysa bunlar, ancak ve ancak insan hakları tüccarları olabilirlerdi. Ne büyük bir iki yüzlülük örneğiydi sergiledikleri. Ama onlar için, iki ya da daha fazla bir yüzü olmak bir anlam ifade etmiyordu.

Ailemi, rüyamda görüyordum. Geceleri kalktığımda koğuştan fısıltılar geliyordu. Birbirlerine “yat, yat, yine o bağırdı” diyorlardı. Anlıyordum ki kabustan dolayı çığlık atmışım. Bu çok sık oluyordu. şu rüyamı hiç unutamıyorum. Gökyüzünde bir balon uçuyor ve ufak bir çocuk gülerek el sallıyordu. Ben de rüyamda ona gülümsüyordum. Nöbetçim gamze bayram beni dürttü. “pis hain, alçak, yoldaşlarımız ümraniye’de öldü diye gülüyorsun değil mi?” dedi. Gamze bayram tam bir ruh hastası ve sadistti. Onunla hep kavga etmişimdir. Gerçi hepsiyle kavga ettim. Yine funda davran, sevinç kocakafa, yasemin okuyucu, suna ökmen, nursel demirdövücü, birsen kars, filiz gencer, serpil yıldız, havva suiçmez, asuman özcan, hayriye gündüz, gülay kavak, münire demirel, gülizar kesici, hatun polat ve şu anda sıralamadığım birçoğu ilginç, kompleksli, ruh hastası, sadist tiplerdi. özellikle ruh hastası olduklarını o kadar iyi kavrıyordum ki. Ayrı dünyadan bakıyordum onlara. Onları daha iyi görebiliyor ve çözebiliyordum.

Suna ökmen hariç nöbetçiler değişmişti. Yeni yeni insanlar tutuklanıp geliyordu. Bir gün gece nöbetçi uyandırdı. Filiz gencer’in yanına götürdü. Galiba 96 şubat sonuydu. 95 temmuz’unda sorguya almışlardı, 96 şubat olmuştu. Filiz teybi açtı. “evet semra, artık iyileştin, her şeyi tek tek anlatacaksın, biz senin yeniden o koşulları kaldırabileceğini düşünmüyoruz” dedi. Ajan olmadığımı vs… anlatmaya çalıştım. Kızdı, bağırdı, çağırdı. “senin delilik numaran bile ajan olduğunu gösterir” dedi. Manasız, manasız suratına bakınca, "hatırlamıyor musun?” dedi. Dalga geçerek, “abilerin taktikleri iyi öğretmiş, ama sen sonuna kadar dayanamıyor ve pes ediyorsun, mertçe ajanım desene” dedi. Ben de “değilim ki” dedim. Bir tokat attı. Tehditler, konuşmalar, olmayan itiraflara zorlamalar. “kalemi, kağıdı vereceğiz. Itiraf yapmazsan, herşeyi göze alır, aynı koşulları yaşatırız. Istediğin zaman iradeni nasıl kullandığını gördük, yine dayanırsın” dedi. Ben de “söyleyecek bir şeyim yok” dedim. O da “el mi yaman bey mi yaman” dedi ve beni yukarı çıkardılar. Ilginç duygular yaşıyordum. Ben de verdikleri kağıda ajanmış gibi yazılar yazdım. Ama bunlar, itiraf değil savunma gibiydi.

“milletime; dhkp-c denilen bu örgüt insan hakları tüccarlığı yaparcasına bana şu şu şu … işkenceleri yaptı. şimdi beni ölüme mahkum edip, sizden özür dilememi istiyorlar… devlet lehine çalışmak hainlikse hainim…” böyle epeyce yazdım ve istiklal marşı'nın “garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar/ benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var/ ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar” kıtasının tamamını yazıp, boğar kelimesinin altını çizerek onlara verdim. Zaten artık sağlıklı da düşünemiyordum. Amacım onları tahrik etmek ve bu süreyi kısa tutmaktı. Bu yazıyı verdikten sonra beni bir daha hiç sorguya almadılar.

Her gün nöbetçilerle tartışıyordum. Onlarda aşağılamalarına devam ediyorlardı. Yalnız hiç sorguya almadılar. Suna ökmen de dahil bütün nöbetçiler değişti ve gözaltım hafifledi. Ben onlara sataşınca, taklit vs. Yapıyorlardı ama, ben ses çıkartmadığımda normal davranıyorlardı. Bu şekilde aylar bıkkınlık, sıkıntı ve bezginlik duygularıyla geçiyordu. Bu süreden sonra bırakılana kadar üzerime gelmediler. Beni bıraktıkları zamana kadar, onların içinde olmanın dışında bir sıkıntım kalmamıştı. Onların günlük koğuş yaşamlarını ve davranışlarını gözlemleyerek günlerimi geçirmeye çalışıyordum.

şahit olduğum birçok şey içerisinden bir tanesi beynime kazındı. Bunu aktarmak istiyorum. Nöbetçilerimden nilüfer alcan ve hülya gülcan ortak bir çalışma yapıyorlardı. Nöbetçim oldukları için perde arkasında çalışıyorlardı. Bu bir broşürdü. 95 insan hakları ihlali konusunda gazete kupürlerinden haberler topluyor, yazılar yazıyorlardı. Akıllarınca 1995 yılında, insan haklarına yönelik ihlalleri derleyerek bir kitapçık haline getirmeye çalışıyorlardı. Oysa sadece kendilerinin insanlık dışı tutumlarını ve insan onuruna yönelik aşağılamalarını bir kitapta toplamaya çalışsalar, birkaç ciltlik kitap yazmaları gerekirdi. Onları, insan hakları tüccarı olarak görmemin nedeni de buydu. Zaten insan haklarını savunuyor gibi görünüp, bu kisve altında, bu kadar büyük bir ustalıkla, kan dökmeyi, işkence yapmayı ve katliamlar gerçekleştirmeyi ancak bu ikiyüzlüler becerebilirlerdi. Gerçekten oldukça şaşırtıcıydı.

Günler, aylar böyle birbirini kovaladı. En son (ölüm orucu dönemi) filiz gencer (42. Günü açlık grevinin) beni çağırdı. “semra, bugüne kadar sen bize hiç yardımcı olmadın. Evet yanıldık. Ama sen de bize yardımcı olmadın. şimdi nöbetçilerle artık tartışma. Biliyorsun açlık grevindeyiz. Onlar hasta. üstelik her şeyi unutup bizimle olmanı istiyoruz. Sen hatalısın. Oyun oynamasaydın, bize yardımcı olsaydın, durumlar böyle olmazdı” dedi. Ben çok şaşırdım. Yine, defalarca onlara ajan olmadığımı söylediğimi, ama işkenceyle kabul ettirmeye çalıştıklarını söyledim. Bana “zulüm yapıyorsun diyorsun. Böyle yapmayacağımı anlamalısın.” dedi. Yani açıkça “biz işkence yaptık, ama seni ajan sandık” diyemiyordu. çünkü, “ajan olsam bile bana nasıl işkence yaparsınız" demiştim. Onlar da bu durumu kapatıp tekrar “bizimle ol” diyorlardı. Onların bu kadar pişkin olmalarına şaşırıyordum. Ama ılımlı bir politika izlemeliydim. çünkü oradan sağ olarak çıkmanın yolu buydu. Daha önceleri onlara sık sık “zaten sağ bırakamazsınız, aksi takdirde işkence yaptığınızı açıklarım, bu da sizin işinize gelmez” diyordum. Asıl çekindikleri nokta buydu. Bana çok zor da gelse, ılımlı bir tablo çizmeye karar verdim. Onlara, yaşadıklarımı unutabileceğimi söyledim. Fakat içimde tarif edilemez bir öfke vardı. Ilımlı bir tablo çizmek zordu. Ama mecburdum. Tekrar, “yaşadıklarımı unutsam bile bu koğuşta yaşamam mümkün değil” dedim. Onlar bırakamayacaklarını söyleyip, beni ikna etmeye çalıştılar. Tekrar ailemle görüştürmeye başladılar. Yaklaşık 10 ay sonra tekrar ailemle görüştüm. Kitap ve sigara verdiler. Gözaltı kalkmamıştı ama oldukça ılımlıydılar. Benim tek düşüncem, öfkemi ve kinimi hissettirmeden oradan çıkabilmekti.

Bir gün geldiler. Sabah ve hürriyet gazeteleri’nde çıkan haberleri gösterip haberi yalanlayan bir yazı yazmamı istediler. Aslında haber doğruydu. Gözaltında olduğumu ve örgüt tarafından infaz edilmeyi beklediğimi yazıyordu. Benimle birlikte birkaç insana daha ilişkin bir haber vardı. örgütün amacı yaptığı işkenceyi gizlemek, haberi yalanlamaktı. Belli ki diğer insanları yumuşatmışlardı. çünkü raziye katırcı’nın gözaltısı sona ermişti. Gerçi o fiziki anlamda işkenceli bir sorgu süreci yaşamamıştı. Fakat gözaltındaydı. Benim yumuşamayacağımı düşünüyorlardı. Tekrar tekrar kendileri ile birlikte olmamı istediler. Ben “koğuşta yaşadığım süreçten sonra mümkün değil” diyor ve uygun bir tarzda reddediyordum. En son “bayrampaşa özel tip’te kalırsan bırakırız” dediler. Kabul eder gibi göründüm. 21 kasım’da beni bu koşulla serbest bıraktılar. Ben savcı ile görüşünce durumu iyice kavradım. Sıkışmışlardı ve mecburlardı bırakmaya. Aynı gün savcıya “örgütçülerin olmadığı bir cezaevine gitmek istiyorum, bir gün dahi burada kalamam” dedim. Yardımcı oldu. Kırklareli’ye gitmem için ring ayarlandı. Asla sağ olarak çıkamayacağımı düşündüğüm cezaevinin bahçesine gittik. Bayrampaşa cezaevi’nin bahçesi gözüme çok geniş, büyük geldi. Kafamda onlarca düşünceyle, kapısı açık ringe baktım… ringe bindiğim andan itibaren benim için yeni bir sayfa açılacaktı. Ama bu yaşadıklarımı ömrüm boyunca hiç unutmayacaktım. Bayrampaşa’da acılarla dolu 1,5 yıl geçirmiştim. Gerçekleri öğrenmiştim. şimdi ringe attığım adımla eski sayfayı kapayacak, güzel olan yeni sayfayı açacaktım. Bu iğrenç yüzlerden, işkencelerden, kabuslardan, hayallerden, acılardan ve ikiyüzlülükten kurtulmuştum. Ama izlerini hayatım boyunca üzerimde taşıyacaktım. Ve kaderimi bundan sonra bir terör örgütü değil, kendim belirleyecektim.

Ben semra duyar

1973 yılında istanbul'da doğdum. Ilk ve orta öğrenimimi tamamladıktan sonra, lise dönemimde örgütle tanıştım ve örenimimiğ yarım bıraktım.

örgüte katılışımda ekonomik, sosyal, kültürel ve ailevi nedenlerin yanında, kendim ve insanlık için birşeyler yapma isteim varğdı.

Buna rağmen; örgüte girdiğim dönem, henüz politikadan, siyasetten anlamayacak kadar küçük yaştaydım. Belli bir olgunluğa erişince örgütün ideoloji, amaç ve yöntemleri noktasında çelişkilerim yoğunlaştı. Tutuklanma sürecimde, örgütü bırakmak istediğimi söylediğim andan itibaren yaşadığım 1,5 yıllık işkence süreci, aslında yaşamımda dönüm noktası oldu. Varolan çelişkilerin derinleşmesine ve yeni bir kararla, yeni bir sayfa açmama neden oldu.

Yaşadığım sıkıntılı sürecin etkilerini üzerimden atıp, örgüt içinde yaşadığım süreci kafamda sıfırladım.

Aslında bunları uzun uzadıya yazmama gerek yok. önemli olan yaşama yeniden tutkuyla, yanlışlarımla olgunlaşarak başlamamdı.

Yeni hayatım cezaevinde eşimle tanışmamla bir boyut ve anlam kazandı. Eşimle yeni tanıştığım dönemlerde, eşimin tanınmış bir itirafçı olmasından kaynaklı yoğun eleştiri ve tepkilerle karşılaştım. Eleştirilerin, eşimin tanınmış bir itirafçı yönünde olması ve bu nedenle kaygılar içermesi sakat bir mantıktı bana göre. çünkü sevgide böylesi hesapların olması doğru değildi. Eşim de, benim gibi yüce erdemlerin teorisi ile örgüte katılmış, ö rgüt içerisinde cirit atan pislikleri görünce bunu elinin tersi ile itmiş ve yeni bir yaşam umudu ile vicdani muhasebesini de yaparak teslim olmuştu. Tüm eleştiri, tepki ve kaygılara rağmen, eksiklerimizi doldurabilir, fazlalıklarımızı trpüleyebilirizö dedik ve sadece kendimiz için, kendimiz adına, kendimiz karar vererek evlendik. Bu zor koşullarda sevginin yanısıra acıları da yaşadık elbette.

Sonra hayatımın ikinci rengi doğdu. Bebeğimiz. Henüz 30 günlük bir bebekti ve aldığı her nefeste yaşamı tanımaya çalışıyordu. 30 günlükken babası öldürüldü. Belki benim çocuğumla aynı kaderi paylaşan yüzlerce bebek var. Ama genel anlamda itirafçılığa, özelinde eşimin tanınmış bir itirafçı olmasından kaynaklı önyargıların, çocuğumuza ileriki yaşamında yansıması, benim için bie endişe olarak hep varolacak.

Ben şimdi bir anneyim ve sorumluluğunu aldığım, bir hayat, bir insan. Bu çok ağır bir sorumluluk. çünkü, ona verebileceğim, ya da vermekte eksik kalacağım herşey onun ileriki yaşamını etkileyecek. Bir anne olarak onun manevi dünyasını sarıp, sarmalarsam, ileride yaşamın zorlukları karşısında eminim ki doğru durabilmeyi öğrenecektir.

Yukarıda ifade ettiğim gibi, ekonomik, sosyal, kültürel nedenlerin yanısıra, ailevi nedenler de beni örgüte sürükleyen durumdu. Bir manevi boşluk. Belki bu doldurulmuş olsaydı ben de hayat karşısında doğru kararlar alarak, insana ve insanlık adına birşeyler yapma isteğimi doğru bir şekilde yapabilirdim. ö nce kendime, sonra aileme ve daha sonra topluma faydalı olabilirdim.

şimdi ben bir çocuk yetiştiriyorum. Fakat benim koşullarım daha farklı. Bir cezaevi ortamındayım ve 24 saat beraberiz. Zaman zaman duygusallaşıyor, üzülüyor ve öfkeleniyorum. Bunları en aza indirgeyerek yansıtma çabasındayım. ç ünkü üzüntümü, sıkıntılarımı ona yansıttığımda belki babasızlığı daha derin hisseder, belki kendine güvensiz olur, belki onun manevi dünyasında tahribatlara yol açar.

Yine cezaevinde tek yaşasaydım odamı bir ev ortamına dönüştürmek için çaba sarfetmeyebilirdim. Bunlar ince ayrıntılar gibi görünebilir ama oyuncakların ya da benzeri süs eşyalarının onun görebileceği bir yerde olmasına özen gösterme çabam, onu ranzadan, betondan, parmaklıklardan daha uzak tutmak için. Ince ayrıntıları düşünmemin nedeni, kendisini daha sıcak bir ortamda hissetmesini sağlamaya çalışmak. Burası cezaevi ve 30-40 insan var. Bu da, 30-40 değişik kültür anlamına geliyor. Koğuş kısmında zaman zaman tartışmalar, kavgalar vs.oluyor. Duyurmamaya, ya da oradaysam uzaklaştırmaya ç alışıyorum. çünkü, ileride yüksek sesin, tartışmaların, belki onda hırçın, âsî, isyankâr bir yapıya bürünmesine neden olabilir diye düşünüyorum. Bunlar önemsiz noktalar gibi görünse de, önemli aslında.

Her anne gibi ben de çocuğumu seviyorum ve onu sevgi ile büyütmeye ç alışıyorum. ıyi bir anne olmak istiyorum. Ileride onun da sevgi ile çocuklar büyütmesi ve mutlu olması, ancak alabileceği sevgi ve şefkate bağlı bence. Yine kendisine özgüveni olan, arayıştan uzak bir kişilik sergilemesi de buna bağlı.

özcesi; bir insanın gelecekte kendisine, ailesine ve topluma yararlı ya da zararlı olması, ailesinin ona verdikleri ya da veremedikleri ile paraleldir.

Itirafçilar

örgütün içerisinde aktif faaliyet yürüttüğüm dönemde itirafçılığa ilişkin, örgütün ve farklı çevrelerin bakış açısını asgari olarak biliyordum.

Ancak bugünkü konumum gereği, bu konu beni daha yakından ilgilendirdiğinden daha fazla bu konuya eğilme gereği duydum.

örgütler, itirafçılığı en fazla karalama gereği duyan ve anti propagandasını yapan çevrelerin başında geliyor. Demokrat kesim ise, bugüne kadar ortaya konan itirafçılık imajına ve konumlarına göre, itirafçılığa karşıt bir tutum takınıyorlar. Kamuoyunda ise, genel olarak örgütlerin anti-propagandası ve demokrat çevrenin itirafılığaç ve itirafçılara karşıt tutumundan dolayı olumsuz imaja sahip.

Bugüne kadar itirafçılar, vuran-kıran bir canavarlarmış gibi lanse edilmiş ve onursuz, kişiliksiz gibi gösterilmeye çalışılmış. Bu yönde bir kanının oluşması için başta örgütler olmak üzere bazı çevreler ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır. Kimse insanların neden itirafçı olduğunu araştırmamış ve itirafçılık konusu üzerine eğilme gereği duymamışlardır.

Itirafçılar gerçekten de toplumdaki bir çok kesime göre en zor durumda olan insanlardır. Birincisi, genel olumsuz imajdan dolayı önyargıları göğüslemek durumundadır; ikincisi, bir misyondur itirafçılık. şöyleki; ya itirafçı olarak sadece pişmanım diyeceksin, ya da vicdanî rahatlığın için acılarla edindiğin deneyimleri başkalarının yaşamaması için önyargı ve beraberinde yanlızlığı göğüsleyerek, misyonunun gereğini hiçbir çıkar gözetmeden yerine getireceksin. Doğru olan bu misyonu göğüslemeyi göze almaktır. Acı olan ise, önyargıların varolmasıdır.


Unutulmamalıdır ki, itirafçılar siyasal olarak verdiklerini düşündükleri mücadele ve bu mücadele yöntemlerine karşı çıkarak, kendini yenilemiş, bir çoklarının yaptıkları gibi ikiyüzlüce başıma birşey gelir düşüncesiyle davranmak yerine tercihlerini yüreklice yapmışlardır. Bir kenarda durmaya çalışmamışlar, konumunun gereğini yerine getirmişlerdir.

ıtirafçılar artık kendilerini ait hissetmedikleri bir örgütün cezasını yattıktan sonra, dışarıda sıradan bir insan gibi yaşama şansına sahip değiller. Gelecek kaygısı, zorluklar onları bekliyor. Bununla birlikte, kendi yaşadıkları zorlukları başkalarının yaşamaması için ellerinden geleni yapmaya çalışmaları, en azından bu gerçeklikten toplumu haberdar etmek gibi bir sorumlulukları var. Haklarındaki olumsuz imaja rağmen, kendilerini ifade edebilecekleri platformdan da yoksunlar. Tüm dileğim, önyargıların kırılması ve itirafçılarında kendilerini ifade edebilmeleridir.

Semra polat
__________________











Geçen zamanın cevapları, bugünün sorularına ışık vermiyor, geleceği de belirsiz kılıyor.

SerseriGezgin Şu Anda Forumda.   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz SerseriGezgin'in Mesajına Teşekkür Etti.