Tekil Mesaj gösterimi
Eski 09.05.16, 02:29   #2
alamancı
Tam Üye

alamancı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2013
Konular: 132
Mesajlar: 239
Ettiği Teşekkür: 234
Aldığı Teşekkür: 833
Rep Derecesi : alamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzelalamancı gerçekten güzel
Ruh Halim: Depresyonda
Standart Cevap: Türkiye İşgal Altında


Olayları tetkik eder ve geçmişle mukayeseye kalkarsak Osmanlı Devleti’nin son dönemlerini çağrıştıran bir hummalı bölme, yıkma faaliyeti ile karşı karşıya bulunduğumuz anlaşılacaktır.

Dünyayı ‘kimlerin yönettiği’ sorusuna ABD’nin eski dışişleri Bakanı H. Kissinger, kendisinin de içinde bulunduğu oniki kişinin (hepsi yahudi) yönettiği cevabını vermiştir.

Devlet ne kadar güçlü imiş ki bunca soygun, talan, hırsızlık, vurgun ve tavizlere rağmen hâlâ ayakta duruyor. Vergiler uçup gitmiş, yeni vergilerle halkın beli biraz daha bükülmüş, soyanların vurgunları yanına kâr kalmıştır.

Şu yapılan operasyonlara bir bakınız, ardı arkası kesilmiyor. Adamlar toplanıyor, lüks otel odalarını andıran yerlerde yaşıyorlar.

Otoriter rejimle yol aldığımız bir geçiş dönemi yaşıyoruz hiç şüpheniz olmasın, bir sürü laf cambazlıkları, ayak oyunları ile hedeflenen, anayasa değişikliğini yapıp kritik eşiği aşarak totaliter bir düzenin inşasını gerçekleştirmeye çalışıyorlar, Mevcut anayasanın değişmesi gerekiyordu, ama amaç askerlerin kurguladığı otoriter yapıyı yıkmak, yerine demokratik bir anayasa kurgulamaktı. Şu anda, söz konusu olan bu değil, şu anda söz konusu olan İslamcı,şeriatçı, devletçi militer bir totaliter rejimin kurumsallaşmasını tanımlayan bir anayasa çalışması.
Öncelikle, şu anda yeni bir toplumsal sözleşmenin ifadesi olan yeni bir anayasa yapmanın imkânı yok. Çünkü toplumsal sözleşme metni kurgulamak için özgür bir toplumsal ve siyasal hayata ihtiyaç var. Özgürlüklerin bunca kısıtlandığı bir ortamda, neyi nasıl tartışacağız.

İkide bir “dillerinin sürçmesi”, dillerinin altındakinin zaman zaman dillerine dolanmasından başka bir şey değil. Diğer taraftan, bekçisiz köy bulmuş olmanın pervasızlığı, lafın ucunun nereye gittiğini hesap edemeyecek ölçekte bir cahilliğin nobranlığı. Aslında kimsenin kuvvetler ayrımı imiş, yargının bağımsızlığı imiş, kavradığı da aldırdığı da yok, laikliği anayasadan çıkarmak istediklerini açıkça söylüyorlar.

Olan biten karşısında hâlâ tüm bu olanlar normalmiş gibi, “Cumhurbaşkanı’nın kafasında şu var”, “önce şu olacak, sonra bu olacak” diye yorum yapanlara hayret etmemek elde değil. Tevil edilecek yanı yok, bu bir “saray darbesi”. Başka bir izahı olabilir mi? Ne oldu da, Davutoğlu’nun başbakan olarak devam etmesi imkânsız hale geldi?

AK Parti= Erdoğan veya Türkiye=Erdoğan, o halde o ne derse hayırlı olan odur” diye düşünen olabilir, ama bunun adı tek bir liderin yönetime tümüyle el koymasıdır.

Siyasi kriz göze alınarak pekiştirilmeye çalışılan “tek adam rejimi” projesi karanlık bir gelecek vaadinden başka bir şey değil. Ve nihayet, beğenelim beğenmeyelim, Davutoğlu’nun siyaset anlayışı, artık kırıntısı kalmış olsa da, demokrasi ile son bağımızdı.

Davutoğlu, Erdoğan'ı yalanladı: Tercih değil, zaruret
AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu, genel merkezde veda konuşması yaptı. "Pazarlık esasına dayalı makam kabul etmem" diyen Davutoğlu, "Başbakan'ın kendi kararı" diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı yalanlanlayarak "4 yıl görev yapmamak benim tercihim değil, bir zaruretin sonucu" diye konuştu.

Bu gün Başbakanlığa kimin getirileceği tartışılıyor,bunu tartışmanın hiçbir anlamı yoktur,kim gelirse gelsin davul kendi boynunda, tokmak ise Erdoğan’ın avucunda olacak, yani bütün sorumluluklar kendi sırtında ama kahramanlık Erdoğan’da olacak.

Şimdiye kadar bu çeşit gözlemlere ve karamsar değerlendirmelere ‘Sevr Sendromu’ adı verilir, uluslararası kuruluşların ve Batılı büyük devletlerin Türkiye üzerindeki oyunlarında bölünme ve içten çökertilme tehlikelerinden söz etmek aşırı vehim, hatta bir çeşit ruh hastalığı sayılarak alaya alınırdı.

Bunları ve diğer yoğun meseleleri birlikte değerlendirin ve siz de kendi kendinize sorun bakalım. Türkiye böyle giderse bağımsızlığını koruyabilecek mi? Bağımsızlığını pazara çıkarmamış mı? Bunların müsebbipleri olanlar yakasını nasıl kurtaracaklar? Bunları siyaset sahnesine getiren millet bu vebalin asıl mesulü değil mi?

Türkiye kendi imkânlarıyla, kendi kaynaklarıyla, adam gibi düşünen, yaşayan ve inanan kimseler tarafından üç-beş sene idare edilebilse inanınız ki bütün bu sıkıntılar bitebilecek, dünyanın efendisi olabilecektir.

Her şey ortada, Türkiye’de artık bırakın hukuk, kanun hakimiyetinin zerresi yok. Tersine zor ya da gücün egemenliği var.

-Anayasa tarafından emredilen görevleri Türk Vatanını korumak olan GÜVENLİK GÜÇLERİ, öküzün trene baktığı gibi seyrediyorsa.

Diyarbakırspor adı, Amedspor olarak değiştiriliyor ve Vali denen memur seyrediyorsa.

IŞİD denen terör örgütünün İstanbul irtibat bürosunun bulunduğu yerin, Erdoğan ve Davutoğlu’nun kurucusu oldukları vakıf ile aynı adreste olduğu resmi belgelerle ortaya çıkıyor ve Cumhuriyet Başsavcıları seyrediyorsa.

Etyiyen Mahçupyan denen Türk Düşmanı, Davutoğlu’nun Baş Danışmanı oluyor ve “Kürtler ve başkaları için bundan daha iyi hükümet bulamazsınız” diyorsa!
Ülke borç içindeyken, Diktatör Çavuşesku’nun sarayından daha büyük saraylar yaptırılıyor ve TBMM uyumaya devam ediyorsa!
Ülke yönetimini elinde bulunduranlar, tüm bunlara karşı çıkmıyor, aksine sevinçle seyrediyor ve teşvik ediyorlarsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti İçerideki Hainler tarafından işgal edilmiş demektir.
__________________
alamancı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
5 Üyemiz alamancı'in Mesajına Teşekkür Etti.