Merhabalar
Forum Gerçek üyesi değilsiniz ya da Üye Girişi yapmamışsınız.
Sitemizden tam olarak yararlanabilmek için;
Lütfen Buraya tıklayarak üye olunuz.
Forum Gerçek

Forumları Okundu Kabul Et Bugünkü MesajlarYazdığım Cevaplar Açtığım Konular Kim Nerede
Geri git   Forum Gerçek > Türkiye ve Dünyadan Haberler > İlginç Haberler

İlginç Haberler Sık rastlanılmayan haberler

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Eski 26.06.12, 13:11   #1
Eflamor

Subutay - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 166
Mesajlar: 2,717
Ettiği Teşekkür: 30889
Aldığı Teşekkür: 14584
Rep Derecesi : Subutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Post Samuel Phillips Huntington - Medeniyetler Çatışması -1993

1. MEDENİYETLER ÇATIŞMASI

Harvard Üniversitesi’nde görev yapan siyasal bilimler profesörü Samuel Huntington, 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayınlanan 'medeniyetlerin çatışması' konulu makalesinin gördüğü yoğun ilgi üzerine bu çalışmasını genişleterek 1996 yılında 'Medeniyetlerin Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılması' adıyla kitaplaştırdı. 11 Eylül (2001) saldırılarının ardından tekrar ilgi odağı olan kitap, pek çok sosyal bilimci tarafından yeniden ve daha dikkatlice okunmaya başlandı.

Huntington, 'medeniyetler çatışması' kavramı ile, önümüzdeki dönemde uluslararası ittifakların kurulmasında medeniyetlerin belirleyici olacağı ve dolayısıyla olası çatışmaların farklı medeniyetler arasında gerçekleşeceğini ifade ediyor. Huntington'ın kitabının ilk bölümünde yer verdiği üç haritanın kitapta ifade edilen düşüncelerin bir ilüstrasyonuna karşılık geldiğini söylemek ve 21. yüzyılda uluslararası politik alanda neden kimlik ve medeniyet unsurlarının öne çıkacağı argümanını bu haritalar arasındaki geçişlerle izah etmek mümkün. 1920'li yıllara ait olan ilk harita, Batı tarafından kolonileştirilen dünyayı resmediyor. Dünyayı 'Batı tarafından yönetilenler' ve 'Batıdan bağımsız olanlar' şeklinde ikiye ayıran bu harita, 20’lerde Batının dünyaya ne denli hakim olduğunu gösterdiği kadar, dönemin global politik ekonomisini şekillendiren öğenin kolonileşme olduğunu da açıkça ortaya koyuyor. Zira Avrupa kolonileri 1800 yılında dünya yüzölçümünün %35'ini, 1878 yılında %67'sini, 1914'de ise %84'ünü kontrol ediyordu.

Huntington'ın yer verdiği ikinci harita ise 1960'lı yıllara ait. Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği etrafında kümelenen ülkelerin oluşturduğu iki kutuplu dünyayı resmeden ikinci harita, tamamen politik ve ekonomik ideoloji bazında bir gruplaşmaya dayanan ve bu nedenle de birinciden çok daha farklı olan bir yapılanmayı gözler önüne seriyor. Komünist blokun 1989 yılında çözülmesiyle birlikte Soğuk Savaş döneminin sona ermiş olması, Samuel Huntington'ın 1990'ları resmeden üçüncü haritasını sonuç veriyor ki, bu noktada zaten söz konusu haritanın ortaya çıkardığı tablonun aynı zamanda Huntington'ın makale ve kitabının yazılma nedenine karşılık geliyor. Zira Huntington, 1990'lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini ifade ediyor; ve bunun ne anlama geldiğini açıklayabilme adına da, dünyanın farklı yerlerinde yaşanan çeşitli olayları örnek veriyor. Huntington'ın tezini en iyi şekilde açıklayan örneğin, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından çözülen Yugoslavya olduğu söylenebilir. Zira Yugoslavya'da yeni sınırların farklı inançlara mensup olan Sırp, Hırvat ve Boşnaklar arasındaki savaşlardan sonra çizilmiş olması, söz konusu savaşlar esnasında Batı'nın Bosna'ya yardım etme konusunda isteksiz davranması ya da Sırp vahşetini kınarken Hırvat vahşeti konusunda aynı tavrı sergilememesi gibi gelişmeler Huntington'ı doğruluyor. Dünya ülkelerinin önceden sadece bir 'Sovyetler Birliği müttefiki' olarak gördükleri Yugoslavya konusunda, artık 'içindeki farklı unsurlara göre' politika belirliyor olmaları, örneğin Ortodoks Rusların Sırpları, Katolik Almanların ise Hırvatları desteklemesi, ilişkilerde artık giderek artan oranda medeniyetlerin esas alınmasının bir sonucu. Bosna'daki savaş boyunca Bosna'ya sadece müslüman ülkelerin yardım etmiş olması da yine bu durumun bir başka örneği.

Huntington'ın tek örneği elbette Yugoslavya değil. 2000 yılı olimpiyatlarının Pekin'de değil Sydney'de gerçekleştirilmesi kararının alınmasını sonuç veren oyların neredeyse tamamının medeniyetler ekseninde gruplaşmış olması, Bağdat'ın (1990'da) ABD tarafından bombalanmasına tüm Batılılar sessiz kalarak destek verirken müslüman ülkelerin neredeyse tamamının harekatı lanetlemesi gibi çok sayıda örnek yer alıyor Huntington'ın çalışmasında. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarına kavuşan cumhuriyetlerin tavırlarına da değinen Huntington, Türki cumhuriyetler ile Türkiye arasındaki ilişkilere ve oraya yatırım yapan işadamlarının dil, din, tarih ve hatta mutfak birliğine vurgu yapmasına da yer veriyor. Bağımsızlığına kavuşan ülkelerin Rus sömürüsüyle ilişkilendirdikleri Kiril alfabesini terk etmelerinin ardından Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan'ın (Türkiye gibi) Batı alfabesine geçerken, Farsça konuşan Taciklerin, kendilerini İran'a yakın hissederek Arap harflerini kabul etmeleri de Huntington'ın vurguladığı diğer noktalar arasında. Alfabe konusunda benzeri gelişmeleri, birbirine çok yakın lisanlar konuşan Eski Yugoslavya ülkelerinde de gözlemlemek mümkün. Sırpların önceden Sırbo-Hırvatça olarak adlandırılan dillerini artık sadece Sırpça olarak adlandırmaları, dahası, Batı alfabesini de reddederek Ortodoks Rusların Kiril alfabesini kabul etmeleri, Hırvatların dillerindeki Türkçe ve Arapça kelimelerden kurtulmaya çalışmaları, Ancak Boşnakların aynı Türkçe ve Arapça kelimelere artık daha çok rağbet ediyor olmaları, Balkanlardaki yeni yapılanmanın medeniyetler ekseninde gerçekleşiyor olmasının bir sonucu. Bütün bunlar dikkate alındığında, Soğuk Savaşın ardından yeniden şekillenen dünyada 'Hangi taraftasin?' sorusunun terk edilerek, 'Sen kimsin?' sorusuna odaklanıldığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

2. MEDENİYETLER BAZINDA ÜLKELER

Soğuk Savaş döneminde ittifaklar, ülkelerin iki süper güç etrafında kümelenmesiyle oluşuyordu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bu durum tamamen değişti. 'Biz kimiz?', 'Nereye aitiz?', 'Kim bizim gibi değil?' gibi kimlik ve medeniyet eksenli sorulara verilen yanıtlar, yeni gruplaşmalarda fazlasıyla belirleyici oldu. Ancak bu durum, ülkelerin hangi medeniyetlere mensup oldukları konusuyla sınırlı kalmadı. Zira, Huntington'ın dikkate aldığı başlıca dünya medeniyetleri olan Batı, Latin Amerika, Afrika, İslam, Çin, Hindu, Ortodoks ve Japon medeniyetlerine kimlerin mensup olduğunu incelemek, yeni ittifakları algılama adına yeterli değildi. Çünkü dünyanın gittiği yönü daha iyi anlayabilmek için, her ülkenin mensup olduğu medeniyetle ilişkisini ve o medeniyet içerisindeki nüfuzunu da dikkate almak gerekiyordu. Bunu gerçekleştirebilme adına, Huntington beş ayrı yapı tanımladı: Üye ülke, yalnız ülke, merkez ülke, bölünmüş ülke, kararsız ülke. Huntington'ın, herhangi bir medeniyet ile tamamen ilişkilendirilebilen ülkeler için ortaya attığı üye ülke kavramı, Mısır'ın İslam, İtalya'nın da Batı medeniyetine 'üye' bir ülke olması gibi basit bir anlam ifade ediyor. Yalnız ülke kavramı ile de, Haiti ya da Etiyopya gibi, herhangi bir başka ülke ile kültürel bir bağı bulunmayan, medeniyeti itibariyle dünyadan soyutlanmış olan ülkeler kast ediliyor. Merkez ülke kavramı ise, ait olduğu medeniyete beşiklik eden, o medeniyetin kültürünün kaynağı olarak kabul edilen ülke ya da ülkeleri tanımlıyor. Ancak böyle bir kavramın olması, her medeniyetin bir merkez ülke ya da ülkelere sahip olduğu ya da olacağı anlamına gelmiyor. Örneğin, Batı medeniyetinin ABD ve Franko-Germen olmak üzere iki merkezi olmasına karşın, Latin Amerika, Afrika ve İslam medeniyetlerinin herhangi bir merkez ülkesi yok. Bölünmüş ülke ve kararsız ülke kavramları yukarıdakilerden bir parça daha karmaşık. Bölünmüş ülke ile, içerisinde farklı medeniyetlere mensup olan çok sayıda insan bulunan ülkeler kast ediliyor. Ciddi oranlarda etnik azınlığa sahip olan Sudan, Hindistan, Çin, Malezya, Filipinler, Endonezya gibi ülkeleri (farklı seviyelerde de olsa) bu başlık altında incelemek mümkün.


Soğuk Savaş yıllarında kendilerini politik ideoloji ekseninde tanımlayan insanların, (otoriteryen komünist idarelerin hakimiyetinin sona ermesiyle birlikte) bu aidiyet hissini kaybetmelerinin pek çok 'bölünmüş ülke' doğurduğu da söylenebilir. Yugoslavya ve Sovyetler Birliği bu tür 'bölünmüş ülke'lerin ilk akla gelenleri. Sırbistan, Hırvatistan, Bosna, Estonya, Latviya gibi ülkeler, medeniyetler ekseninde şekillenen yeni dünyanın ürünleri. Ukrayna ise farklı bir 'bölünmüş ülke' örneği. Ukrayna'nın tamamı Ortodoks olmasına rağmen, ülkenin sadece batısı Ukrayna dili konuşuyor. Dahası, ülkenin bu kesimi, doğudaki Ortodoksların aksine Papanın dini liderliğini de kabul ediyor. Ülkenin doğu kesiminde ise, Rusça konuşuluyor ve burada yaşayan insanlar kendilerini Ortodoks medeniyetinin merkez ülkesi olan Rusya'ya ait hissediyorlar. 1994 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kazanan adayın %52 gibi dengeli bir oy oranıyla seçilmiş olmasına rağmen oyların doğu ve batı arasında son derece net bir şekilde dağılmış olması, kimlik duygularının güçlenmesinin Ukrayna'yı da tehdit ettiği anlamına geliyor.

Huntington, bütün bu kavramlar arasında en çok kararsız ülke üzerinde duruyor.

3. KARARSIZ ÜLKELER

Samuel Huntington, hal-i hazırda kendilerine ait bir medeniyetleri olan, ancak liderleri (halka rağmen) bu medeniyeti terk etmeyi ve başka bir medeniyete geçmeyi amaçlayan ülkeleri kararsız ülke olarak tanımlıyor. Huntington, yeni bir kimliğe geçişin (identity redefinition) gerek sosyal, gerek politik, gerek kurumsal, gerekse kültürel açıdan son derece uzun, kesintili ve acılı bir süreç olduğunu ifade ediyor ve bugüne kadar bu tür girişimlerin hep başarısız olduğunu belirtiyor.

Huntington'ın kararsız ülkelere verdiği örnekler ise, Rusya, Türkiye, Meksika ve Avustralya. Bu ülkeler arasında, özellikle Rusya ve Avustralya'da yaşanan tecrübelerden, Türkiye'nin alması gereken çok önemli dersler var.

Rusya

Huntington, Rusya'nın 'kararsızlığı' konusunda daha çok Büyük Peter ve Bolşevik devrimi üzerinde duruyor. Büyük Peter konusu özetle şöyle: 1697 ile 1698 yıllarında Avrupa'yı gezen Büyük Peter, döndüğünde ülkesini Batılılaştırmaya karar vererek bir dizi inkılaba girişir. İlk olarak asil sınıfın sakallarını traş ettirerek vazifeye atılan Peter, koni biçimindeki geleneksel şapkayı yasaklar, Kiril alfabesini basitleştirir, Batıdan kelimeler ithal eder ve başkenti Moskova'dan St. Petersburg'a taşır. Despotça uygulamalara da girişmekten çekinmeyen Peter, sosyal ve politik alanda çoksesliliğin önüne geçecek önlemler alır. Ortodoks Kilisesi'ni de, doğrudan Çar tarafından atanacak olan bir meclis tarafından yönetilecek şekilde yeniden yapılandırır. Sonuç itibariyle Peter, (Huntington'ın ifadesiyle) bir eline Batılılaşmayı, diğer eline de despotluğu almış vaziyette Rusya'nın 'Batılılaştırılmasına' önayak olur. Ancak (yine Huntington'ın ifadesiyle) Rusya'daki demokratikleşme yanlıları Batılılaşmayı da savunurken, Batılılaşma yanlıları demokrasiden pek hazzetmezler ve bu durum 1980'lere kadar devam eder. Bu şekilde kör topal giderek geçirilen iki asrın ardından Bolşevik devriminin gerçekleşmesiyle birlikte Rusya'nın Avrupa'ya bakışı yeni bir hal alır. Buna göre, Rusya, iki Alman tarafından Avrupa'da ortaya konan bir ideolojiyi Avrupa'dan önce benimseyerek Avrupa'nın da önüne geçecek, ve dahi onlara da öncülük edecektir!

Tıpkı Büyük Peter gibi, komünistler de sosyal dönüşüm konusunda başarılı olamazlar. Ortodoks Rus halkının Batı konusundaki kafa karışıklığı da hiçbir zaman sona ermez. 'Rusya kendi geleneğine mi sahip çıkmalı, yoksa Batıyı mı örnek almalı?' sorusu, bugün itibariyle Rusya'nın gerek entelektüelleri, gerek politikacıları, gerekse halkı arasında halen tartışılmakta. Rusya'nın bu konuda tamamen ikiye bölünmüş durumda olduğu da rahatlıkla söylenebilir. 1992 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarına da değinen Huntington, halkın %40'ının Batıya açık, %36'sının Batıya kapalı, %24'ünün ise kararsız olduğu şeklindeki sonuca (ve bu rakamlara çok yakın olan 1993 yılı seçim sonuçlarına) da dikkat çekiyor.

Avustralya

1990'lı yılların başında, kimi Avustralyalı politikacılar 'Anglofil' zihniyetin terk edilmesi ve Asyalı bir kimliğe sahip çıkılması yönünde bir politikanın ülke için daha iyi olacağını ifade etmeye başladı. Ticaretinin çok önemli bir kısmını Asya'daki komşularıyla yapan Avustralya'nın 'imparatorluğun bir şubesi' olarak faaliyet göstermesine bir son verilerek kraliyetten tam bağımsız bir cumhuriyete geçilmesine yönelik halk desteği 1993 yılında bir ara %46'ya kadar yükseldiyse de, takip eden dönemde bu konu halk nezdinde çekiciliğini yitirdi. Daha da kötüsü, Asyalılar da Avustralya'yı kendi birlikleri içinde görmek istemediler!

Malezya'nın (o zamanki) başbakanı Mahathir Muhammed 1994 yılında yaptığı bir açıklamada, Avustralya'nın kültürel olarak hala Avrupalı olduğunu, Asya'ya ait olmadığını, başkalarını doğrudan eleştirmekten ya da yargılamaktan uzak duran Asya geleneğine karşın, Avustralya'nın 'kültürel olarak Avrupalı olmasından ötürü' başkalarına ne yapıp yapmayacaklarını, neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleme eğiliminde olduğunu ve bütün bunlardan ötürü Asya ile uyumsuz olduğunu ve Avustralya'nın ASEAN adaylığına bu nedenlerden ötürü karşı çıktığını belirtti. (Samuel Huntington, bu noktada, Asyalıların Avustralya'yı kulüplerine almayı reddetme nedenleri ileAvrupalıların Türkiye'yi almama nedenlerinin tamamen aynı olduğunu ifade ediyor:'Onlar bizden farklılar')

Kemalizm ve Türkiye

Samuel Huntington, kitabında Türkiye ve Kemalizme sıklıkla değiniyor. Dahası, Türkiye dışındaki pek çok yerde gerçekleştirilen ve bizim daha çok 'halk için halka rağmen' olarak adlandırdığımız medeniyet ithali ve dayatması eylemlerine de 'Kemalizm' olarak referansta bulunuyor. Huntington'ın ifadesiyle 1920 ve 1930'larda Türkiye'yi Osmanlı ve müslüman geçmişinden uzaklaştırma adına faaliyet gösteren Kemalizm, medeniyet ithaliyle Türkiye'yi Avrupalı yapmaya kalkan bir projeydi. Huntington tıpkı benzeri diğer projeler gibi sonuç itibariyle Kemalizmin de başarısız olduğunu söyledikten sonra, bu başarısızlığın neden kaçınılmaz olduğunu şu cümlelerle açıklıyor:

Eğer Batılı olmayan toplumlar modernleşmek istiyorlarsa, bunu Batılılar gibi değil, tıpkı Japonya gibi, kendi yöntemleriyle, kendi gelenek, kurum ve değerlerini kullanarak ve geliştirerek başarmak zorundalar. Toplumlarının kültürlerini temelden yeniden şekillendirebileceklerini düşünebilecek denli kibirle dolu politik liderlerin başarısızlığa uğrayacak olmaları mukadderdir. Böyle liderler, atı kültürünün kimi öğelerini tanıtabilseler bile, mevcut kültürün temel öğelerini ortadan kaldırmaya ya da sonsuza dek bastırmaya güç yetiremezler. Daha da kötüsü, Batı virüsü bir kez bir başka topluma yerleştiği an, onu oradan söküp atmak zordur. Bu virüs orada yaşamaya devam edecek olsa da, öldürücü değildir; hasta, yaşamaya devam eder, ama virüsün zararından korunamaz. Politik liderler tarih yapabilirler, ama tarihten kaçamazlar. Kararsız ülkeler ortaya çıkarırlar, Batılı toplumlar yaratamazlar. Kalıcı olan ve tabiat haline gelen kültürel bir şizofreni ile ülkelerini malul ederler. Batılılaşma konusunda Türkiye bugün itibariyle (tıpkı Rusya gibi) ikiye bölünmüş durumda. Çünkü Türkiye artık Kemalizm öncesindeki gibi olmadığı (ve olamayacağı) gibi, Batılı da değil. Zira Türkiye, Kemalist dayatmalar sonucunda, ne Orta Doğulu ne de Batılı olmayan, iki arada bir derede, kafası karışık ve bütün bunlardan ötürü tanımsız ve kimliksiz bir ülke haline gelmiş durumda. 'Kararsız' olmasının nedeni de yine bu kafa karışıklığı.


Tıpkı Avustralya'nın Asyalılar tarafından reddedilmesi gibi, Türkiye'nin de kültür ve medeniyetinin Avrupa ülkelerinden farklı olması nedeniyle yıllardır Avrupa kapısında bekliyor olması da ilk olarak aklımıza Kemalizmi getirmeli. Çünkü her ne kadar ilkokuldan itibaren hepimize 'artık Avrupalı olduğumuz' öğretilse de, dışarıdan bakıldığında gerçeğin hiç de öyle olmadığı (ve daha da önemlisi, olamayacağı) açıkça görülüyor. Türkiye, eğer bu kararsızlıktan kurtulmak istiyorsa, geçmişine ve kimliğine vurulan ölümcül darbeleri algılayabilme adına Kemalizmin aslında nasıl bir proje olduğunu objektif bir gözle ve (hepsinden önemlisi) ezberlerini bozmaya baştan hazır olarak dikkatle incelemeli. Kendini bulabilmesi ve kaldığı yerden yola devam edebilmesi için bu şart.

4. KEMALİZM VE BATILILAŞMA

Huntington, Batılı olmayan toplumların 'modernleşme' ve 'Batılılaşma' kavramlarına üç farklı tepki verdiklerini söylüyor:

1- Hem modernleşmeyi, hem de Batılılaşmayı reddetmek,
2- Her ikisini de benimsemek,
3- Modernleşmeyi benimseyip, Batılılaşmayı reddetmek.

Hem modernleşmeyi hem de Batılılaşmayı benimseyen ikinci tip tepkinin Kemalizme karşılık geldiğini söyleyen Huntington, Türkiye'de Mustafa Kemal tarafından hayata geçirilen bu modelin yapısını (Türk kültür mirasının özelliklerini de dikkate alarak) inceliyor. Kitabında Türkiye’ye sıklıkla değinen Huntington, Kemalizm'in üç varsayıma sahip olduğunu belirtiyor:

• Modernleşme arzulanır ve gereklidir.
• Yerli kültür modernizasyonla uyumlu değildir ve bu nedenle terk edilmeli yada ortadan kaldırılmalıdır.
• Bir toplumun başarılı bir şekilde modernize edilebilmesi için, tamamen Batılılaşması gerekir.

Modernizasyon kavramını daha çok endüstriyelleşme çerçevesinde ele alan Huntington, Kemalizmin bu yaklaşımının, 'Başarılı olmak için bizim gibi olmalısınız, çünkü bunun tek yolu bizim yolumuzdur' anlayışında olan kimi Batılılar arasında popüler olmasının sürpriz olmadığını belirtiyor. Batılı olmayan toplumların dini değerlerinin, ahlaki varsayımlarının ve sosyal yapılarının, endüstriyelleşmenin gereklerine en iyi ihtimalle yabancı, zaman zaman da düşman olduğunu öngören bu anlayışa göre, ekonomik anlamda kalkınabilmek için, günlük hayatın ve toplumun radikal ve yıkıcı bir şekilde yeniden yapılandırılması, ve hatta bu toplumlarda yaşayan insanların varlığı anlamlandırılma şekillerinin dahi değiştirilmesi gerekiyor.

Huntington, bu noktada, medeniyetler çatışması ve Orta Doğu politikaları gibi konularla ilgili olanların yakından tanıdığı bir isim olan Daniel Pipes'ın 'In the Path of God' adlı kitabından bir alıntı yapıyor. Bu kitabında İslamın modernleşme adına herhangi bir alternatif sunmadığını belirten Pipes, laikliğin, Avrupa dillerinin ve Batı eğitim kurumlarının kaçınılmaz olduğunu, müslümanların ancak Batı modelini açıkça kabul etmeleri durumunda kalkınabileceklerini, ancak Batı kültüründen bir şeyler öğrenebilmek için, öncelikle onun üstünlüğünü kabul etmiş olmak gerektiğini söylüyor.1

Bu noktada sözü Mustafa Kemal Atatürk'e getiren Huntington, Atatürk'ün bu sonuçlara Pipes'tan 60 yıl önce vardığını ve bu nedenle de Türkiye'yi Batılılaştırma ve modernleştirme adına büyük bir hamle başlattığını belirtiyor.
Huntington, Atatürk'ün ülkenin İslami geçmişini reddettiğini ve diniyle, mirasıyla, kültürüyle ve kurumlarıyla Müslüman olan bir toplumu modern ve Batılı kılmaya kararlı olan yönetici elit sınıf ile birlikte hareket ederek, Türkiye'yi 'kararsız ülke' (torn country) haline getirdiğini ifade ediyor. Bu noktada da, Kemalizmin yüzyıllardır var olan bir kültürü yok etmek ve yerine başka bir medeniyetten ithal edilmiş olan tamamen yeni bir kültür koymak gibi zor ve travmatik bir göreve sahip olduğu sonucuna varıyor.

Huntington, kitabının bir başka bölümünde, Türkiye'de 1920'li ve 30'lu yıllarda gerçekleşen devrimleri de yine bu çerçevede açıklıyor. Bu noktada, halkı Osmanlı ve müslüman geçmişinden uzaklaştırma girişiminde bulunan Atatürk'ün, dini gelenekçiliğin bir sembolü olan fesi yasaklamasına ve insanları şapka giymeye teşvik etmesine değiniliyor. Bu amaç doğrultusunda yapılan onca değişikliği tek tek sayan Huntington, bütün bunlar arasında harf inkılabının çok daha hayati bir önem arz ettiğini belirterek, daha önce yazdığı 'Değişmekte Olan Toplumlarda Politik Düzen'2 adlı kitapta yer alan konu ile ilgili bir kısmı alıntılıyor ve kendilerine Roma alfabesi öğretilen yeni nesillerin devasa boyuttaki geleneksel yazına erişimlerinin imkansızlaşacağı konusunu vurguluyor. Roma harfleriyle eğitimin Avrupa dillerini öğrenmeyi teşvik edecek olması da Huntington'ın önemli bulduğu bir diğer nokta. Türkiye'de Fransızca bilenlerin Fransızlar, İngilizce bilenlerin ise Anglosaksonlar gibi düşündüğü hatırlanacak olursa, Huntington'ın bu vurgusunun, (yukarıda da belirtildiği gibi) eşyaya bakışı ve varlığı algılayışı dedelerinden çok farklı olan yeni bir neslin 'üretilecek' olması konusuyla bire bir irtibatlı olduğu söylenebilir. Huntington'ın kitabında, Atatürk'ün, çokmilletli bir imparatorluk fikrine karşı olması nedeniyle, homojen bir ulus devlet oluşturmaya niyetlenmesi ve bu süreç dahilinde Ermeni ve Rumları öldürmesi gibi konulara da değinilse de, asıl odak noktası, Batılılaştırılması hedeflenen bir toplumun geçmişine ve değerlerine yabancılaştırılarak Batılı kılınmaya çalışılmasında. Böyle bir şey dünyada Mustafa Kemal'den önce tecrübe edilmediği için de, konu medeniyetlerin çatışması olduğunda, Türkiye önemli bir 'çalışma konusu' haline geliyor. Kemalizm'in (Huntington'ın ifadesiyle) nihayetinde başarısızlığa uğramış olduğu gerçeği de, Türkiye'nin incelemelere konu olma özelliğinin ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.

1 Pipes, Daniel. ‘In the Path of God: Islam and Political Power ’ Transaction Publishers.
2 Huntington, Samuel P. 1968. 'Political Order in Changing Societies' New Haven: Yale University Press.



5. KEMALİZM VE BAŞÖRTÜSÜ

Samuel Huntington'ın tasvir ettiği şekliyle Kemalizm, bir tür 'toplumsal dönüşüm projesi' olarak karşımıza çıkıyor. Bu da, Kemalizmin 'bir ideoloji' olduğunu duymaya alışmış olan Türkiye'deki kitleler için pek alışıldık olmayan bir yaklaşım. Zaten kendisini Kemalist hisseden Türkler istisna edilecek olursa, dünyada Kemalizmi 'kendine özgü' yeni bir felsefeye sahip olan ideoloji olarak gören hiç kimse yok denilebilir. Kemalizm dendiğinde, 'Batılı olmayan' bir toplumun, son derece dar bir elit çevre tarafından, 'herşeyiyle Batılı' bir topluma dönüştürülmeye çalışılması süreci akla geliyor.

Batılıların, zamanında memnuniyetle karşıladıkları Kemalist devrimleri, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi söz konusu olduğunda 'demokratik olmaması' nedeniyle eleştirmeleri de buradan ileri geliyor. Çünkü Kemalist uygulamalar Batıda, Türk toplumunu demokrasiye yaklaştırdığı için değil, Batı için tehlikeli bulunan bir anlayış ortadan kaldırıldığı için sempati topluyor. Ancak, Kemalist uygulamalar çerçevesinde Türkiye'de yaşananların demokratik birdüşünce geleneği dahilinde izahı mümkün olmadığı ve Türkiye bu antidemokratik yapı ile Avrupa'ya entegre olamayacağı için, Türkiye'nin Avrupa'ya dahil olması ihtimali söz konusu olduğunda, aynı Kemalizm, 'terk edilmesi gereken yapısal bir sorun' haline geliyor. Türkiye'nin herşeyi milli duygularıyla yorumlamaya alışmış olan ve Kemalizmi 'Batı yanlısı bir felsefe' zanneden belli bir kesimi, ülkedeki uygulamaların aslında Tunus'takilere benzer bir nitelik arz ettiğini algılayamadığından ötürü, Batının Türkiye'ye çifte standart uyguladığını söylemeye başlıyor.

Kemalizmin gerçekte ne olduğu konusu adamakıllı netleştirilmediği müddetçe, Türkiye'de (bu konuda da) aynı tartışmalar hiçbir sonuca ulaşılamadan devam edecek. Bu konularda, Huntington gibi, konuya 'dışarıdan' ve 'tarafsız' bakan insanların yaklaşımlarını da dikkate almak, işte bu nedenden ötürü önemli ölçüde yol gösterici olabilir. Huntington, kitabının farklı bölümlerinde Türkiye'ye ayırdığı sayfalarda, Kemalizmi, 1920 ve 30'larda, 'Batı medeniyetiyle uyumsuz olduğu' varsamıyla Anadolu halkının kültürünü yok etmeye odaklanan ve ithal edilen bir kültürü tüm halka dayatmayı esas alan bir anlayış olarak açıklıyor. Zaten kitabında Kemalizmden bahsetmesinin tek nedeni de bu! Huntington'ın Kemalizme değinmekteki amacı, Batı medeniyetinin bir topluma yerleşmesinin reformla değil, ancak ve ancak 'yerli' kültürün(ün) tamamen imhasıyla mümkün olabileceği yönündeki bir görüşün de var olduğunu okurlarına iletmek. Huntington'ın Kemalizm söz konusu olduğunda çok doğru bir seçim yaparak 'fes' örneğini vermiş olması da bu nedenle çok önemli. Zira Huntington, Kemalizmin gelenek ve dini ortadan kaldırmayı hedeflediğini belirterek, fesin yerine şapkanın kabul edilmesini (elbette) bir ideoloji değil, kültür transferi olarak değerlendiriyor. Türkiye'de ise Kemalizm, gerek lehinde, gerekse aleyhinde olan çoğu insan tarafından 'belirleyici nitelikleri' ile değil, tekil vurgularıyla tartışılıyor ve bu nedenle de Kemalizm eksenli bütün yapısal sorunlar çözümsüz kalıyor. Bir başka deyişle, Türkiye Kemalizme bütünsel ve akademik bir gözle bakmayı başardığı an, ülkenin sosyal ve politik sorunları arasındaki ara-ilgileri de kurabilecek ve bu da, çözüm adına çok büyük kolaylıklar sunacak.

Kemalizmin bütünsel olarak kavranamıyor olmasının doğurduğu algı sorununa en iyi örnek, insanların fes yasağı ile başörtüsü yasağı arasındaki ara-ilginin çoğu zaman farkında olmamaları olabilir. Zira Batı medeniyetine ait olmayan fes adlı serpuşu takmak nasıl Kemalizme tamamen karşıt bir tutumsa, başörtüsü de (tıpkı kendini 'çağdaş' ilan eden bir kısım dernek mensuplarının haklı olarak iddia ettiği gibi) Kemalist mantığa sonuna kadar terstir. Çünkü Kemalizm, genel niteliği itibariyle, Türkiye'de hakim olan 'kültürü' ortadan kaldırarak, insanların Batılılar gibi giyinmesini, Batılılar gibi yemesini, Batılılar gibi içmesini ve genel anlamda hayata Batılılar gibi bakmasını amaçlayan bir sürecin ifadesidir.

İşte bu nedenlerden ötürü, Kemalizm bir ideoloji değil, bir toplumsal dönüşüm projesidir. Ve yine bu nedenlerden ötürü ilkokuldaki çocuklara uzun yıllardır Kemalist devrimler konusunda 'hoşa gitmeyen' düşüncelerin özgürlüğü değil, şapkanın fese, pantolonun şalvara, gramın okkaya ve metrenin arşına üstünlüğü anlatılır. Ve yine bu nedenlerden ötürü, ilkokul çocukları uzun yıllardan beri resim derslerinde önce beyaz sayfanın ortasından dikey bir çizgi çizerek sayfayı ikiye ayırır, sonra da sayfanın bir yarısına eski kültürlerine ait kötü şeyleri, diğer yarısına da yeni kültürlerine ait iyi şeyleri çizerler.



>>>>>>>>
__________________
Asya boz kırlarında bir bebek dünyaya geldi. Bu bebeğe asya stepleri beşik oldu. Rüzgarlar şarkı söyledi ona. Yıldızlar yol gösterdi. Yağmurlar yıkadı. Bu bebek büyüdü ve ona Türkadını verdiler. Türk büyüdü kasırga oldu tayfun oldu. Türk budur. Türk tayfundur, kasırgadır, Boradır. | Mustafa Kemal Atatürk.






la şey e vaki ün mutlak bel küllün mümkin
nisi credideritis non intelligentis
Subutay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Subutay'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 26.06.12, 13:11   #2
Eflamor

Subutay - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 166
Mesajlar: 2,717
Ettiği Teşekkür: 30889
Aldığı Teşekkür: 14584
Rep Derecesi : Subutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzelSubutay gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Samuel Phillips Huntington - Medeniyetler Çatışması -1993


Kemalizm Neden Tanımlanmak İstenmiyor?

Kemalizmin tanımlanmaması, bugün itibariyle bu anlayışı tekelinde tutan çevrelerin Kemalizm adına farklı zamanlarda farklı politikaları uygulamalarına olanak tanıyorsa da, bu anlayışın içyüzünün Türk halkından gizlenmesinin asıl nedeni bu değil. Zira Kemalizm gibi 'insanları değiştirmeye odaklanan' bir anlayışın, yapısı gereği kendisini açıktan tanımlaması mümkün değildir. Çünkü insanlar, değişim 'olabileceğin en iyisine doğru' dahi olsa, bir başkası tarafından, bir başkasının tasarrufu dahilinde değiştirilme düşüncesine hemen her zaman direnirler. Bu nedenle de, Kemalizmin temel niteliği ve amaçları sürekli muğlak bırakılmak zorunda olan bir anlayış durumunda. Türkiye'de halkın çok önemli bir kesiminin bireysel haklar ya da toplum devlet ilişkileri gibi konulara yabancı olmasından ötürü, Kemalizmi ölesiye savunanların dahi (tıpkı Kemalizme karşı çıkanlar gibi) bu anlayışı bütünsel bir şekilde idrak edebilmeleri mümkün olmuyor.

Sonuç

Hemen her toplumda olduğu gibi Türkiye'de de, halkın çoğunluğu zihnindeki iyi-kötüleri 'kendisine belletildiği şekilde' oluşturuyor ve bu iyi-kötülere küçük yaşlardan itibaren duygusal bir bağlılık-düşmanlık içerisine giriyor. Farkında dahi olmadan savundukları düşüncelerin hangi önkabuller üzerine bina edildiğini de merak dahi etmiyorlar. Bu nedenle de, fes ile başörtüsü arasındaki ilgiyi kuramıyor, (sözgelimi) ilgili kanun hala yürürlükte olmasına rağmen şapka takmayanlara neden artık yasak getirilmediğini anlayamıyorlar. Çünkü toplumsal dönüşüm projesi, slogan bazında düşünen ve bir tür hayal dünyasında yaşayan insanlar üretiyor. Bu insanlar, hayallerindeki kurgu olaylar ya da kurgu kişilerin daha gerçekçi zeminlerde incelendiğine şahit oldukları durumlarda ise, hayatlarına anlam kazandırdığını zannettikleri ve vazgeçilmez buldukları bu hayalin ellerinden bir anda uçup gitmesi tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarından, böylesi durumlarda, elinden oyuncağı alınmak istenen çocuklar misali rahatsızlık sergilemeye ve (daha da kötüsü) hırçınlaşmaya başlıyorlar. Argümanlarıyla rüyalarını tehdit eden kişi, konusunun uzmanı bir profesör dahi olsa, ilkokulda öğrendikleri masalları akademik çalışmalardan daha muteber buluyorlar. Bütün bunlar, toplumsal dönüşüm projesinin, slogan bazında düşünen, farklı fikirlere tahammülü olmayan ve her seferinde ezberlerini koruma adına yeni yollar arayan insanlar üretmiş olmasından ileri geliyor.

6. KEMALİST DEVRİMLER

Türkiye 'Avrupa'dan farklı' olduğunun çok uzun süredir farkında. Köklü bir medeniyetten geldiği için de, kendisine 'Sen kimsin?' diye sorulduğunda, 'Ben Avrupalıyım' demesinin mümkün olmadığının, ya da dese bile kendinden başka hiç kimseyi kandıramayacağının da artık bilincinde. Ancak Türkiye, çocukça bir inatla, kendisini gerektiği şekilde değiştirebilirse 'Avrupalı (gibi)' olabileceğini zannetmekten de vazgeçmek istemiyor. Bu tuhaf tavırda, Türk halkının uzun yıllar boyunca, Avrupalı gibi giyinmesi, Avrupalı gibi traş olması, Avrupalı gibi yemesi ve Avrupalı gibi içmesi durumunda kapıdan içeri buyur edileceği hayaliyle yaşatılmış olmasının çok önemli bir payı var. Konuya bu açıdan bakıldığında da, Türkiye'nin Kemalist kesiminin anlamsız takıntılarının aslında hazin bir hayal kırıklığının sonucu olduğunu fark etmemek de epey zor.

Türkiye'nin 'medeniyet ithali' macerası artık öylesine acıklı bir hal aldı ki, Türkiye'nin dahil olmaya çalıştığı Batının içerisindeki pek çok entelektüel, ülkeyi Avrupalı yapacağı zannedilen devrimler konusundaki ezberleri bozduğunda, Türkiye bunları duymak bile istemiyor. Başka ülkelerdeki 'Batılılaşma' projelerini 'Batılı' bir gözle değerlendiren Huntington, aynı yaklaşımla Türkiye'yi ele alarak kendimize söylediğimiz yalanları (hem de çok basit birkaç ifadeyle) geçersiz kıldığında da buna benzer bir durum yaşanıyor. Örneğin, Türk halkına sürekli farklı kültür ve medeniyetler arasında bir 'köprü' olduklarının söylendiğini belirten Huntington, köprü olmanın aslında pek de övünülecek bir şey olmadığını ifade ediyor. Köprünün, iki muhkem ve bağımsız varlığı birbirine bağlayan, ancak birbirine bağladığı her iki varlığın da bir parçası olmayan sun'i bir yapı olduğunu belirten Huntington, Türk liderlerin ülkelerini 'köprü' olarak nitelendirerek aslında 'kararsız' bir ülke olduklarını kibarca teyit etmekte olduklarını belirtiyor.

Huntington'ın bu tespiti, Türkiye'nin uluslararası ilişkileri ile ilgili yorumları ile bir arada değerlendirildiğinde, bu durumun vahametinin boyutu netlik kazanıyor. Şöyle ki, Türkiye'nin, Türki cumhuriyetler konusunda kendine biçtiği abi rolünü oynaması mümkün değil. Orta Asya'da hakim bir rol oynamasının önünde de engeller var. Türkiye İslam ülkeleriyle de yakınlaşamıyor, çünkü Atatürk'ün mirasını terk etmeden bunu yapması mümkün değil. Bir başka deyişle, Türkiye'nin Orta Asya ya da Orta Doğu'da 'merkez ülke' (ya da merkez ülkelerden biri) haline gelmesi bugün itibariyle mümkün görülmüyor. Türkiye'nin Avrupa'dan da 'medeniyetinin farklılığı' nedeniyle dışlanıyor olması bir yana, birliğe dahil edilecek dahi olsa bu durum onu Batı medeniyetinin bir 'üye ülkesi' yapma adına yeterli olmayacak. Bütün bunlardan ötürü, Türk liderleri ülkelerini 'köprü' olarak tanımlıyor ve bunu (sanki çok matah bir şeymiş gibi) sürekli tekrarlıyorlar.

Huntington kendimize söylediğimiz başka yalanları da (yine bir Batılı gözüyle) geçersiz kılıyor. Kitabında Orta Doğu hakkında yaptığı kimi yorumlardan, şekle dayalı olması yönüyle sürekli eleştirilen cumhuriyet dönemi inkılapları konusunda ilginç çıkarsamalarda bulunmak mümkün. Örneğin, Türkiye'nin Avrupalılaşma konusundaki en büyük takıntısı kıyafet konusu olsa da, Orta Doğulu müslümanların Batılı gibi giyinmelerinin Huntington'ın pek de umrunda olmadığı açık. Huntington, kıyafete odaklanmanın yanlışlığına işaret etme adına, Orta Doğunun herhangi bir yerinde kot pantolonlar giyip, kola içen yarım düzine genç adamın, gün içerisinde kıldıkları iki namaz arasında bir Amerikan uçağını vuracak bir bomba da yapabileceklerini belirtiyor.

Huntington'ın örneğini bu şekilde vermiş olması kimi müslümanları rahatsız edebilecek olsa da, giyim kuşama endeksli bir Batılılaşma hareketinin bir Batılının gözünde pek de bir anlam ifade etmediğini gösterme adına fazlasıyla yeterli. Huntington bu örneği verdikten sonra, Amerikalıların da yıllardır Japon malı arabalar, televizyonlar ve çeşitli elektronik ürünler kullanmakta olduklarını, ama bu durumun onları Japonlaştırmadığını belirtmeyi de ihmal etmiyor. Bütün bu örnekleri verdikten sonra da, Batılı olmayan toplumların Batıya ait ürünler kullanarak Batılılaşabileceklerine inanmayı 'safça' bir yaklaşım olarak değerlendiriyor. Huntington'ın harf inkılabı hakkında söyledikleri de ezber bozucu nitelikte. Huntington, Türkiye'nin Latin alfabesine geçişinin sadece Batı ile entegrasyon kaygısıyla gerçekleştirilmediğini, Arap harflerini de yasaklamak suretiyle yeni nesillerin geçmiş dönemin yazınıyla ilişkisinin tamamen kesilmesinin hedeflendiğini belirtiyor. Huntington'ın geçmişi yok sayan ve sıfırdan medeniyet inşa etmeye kalkan liderlerin başarısız olmaya mahkum olduklarıkonusunda söyledikleri hatırlandığında, harf inkılabının olmasa bile Arap harflerine karşı takınılan tutumun Batılılaşmayı değil, kimliksizleşmeyi doğuracağı gerçeği de çok daha belirgin bir hale geliyor. Bu noktada, Huntington'ın 'Eğer Batılı olmayan toplumlar modernleşmek istiyorlarsa, bunu Batılılar gibi değil, tıpkı Japonya gibi, kendi yöntemleriyle, kendi gelenek, kurum ve değerlerini kullanarak ve geliştirerek başarmak zorundalar' şeklinde ifadelerini tekrar hatırlamak gerekiyor. Çünkü burada konu sadece 'Batı ile uyumlu' olduğu kabul edilen ve uzun yıllardır dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya'nın hala kendi alfabesini kullanıyor olması değil. Asıl konu, Japonya'nın 'Batılı' değil, 'Batı ile uyumlu' kabul edilmesi.

Türkiye, Batılılaşma serüvenini, 'Batı ile uyumlu olma' değil, doğrudan 'Batılı olma' üzerine bina etti. Bu nedenle de, Batılı olmayan kültür ve medeniyetini ortadan kaldırmaktan başka bir opsiyon bırakmadı kendisine. Bu dönüşümü gerçekleştirmeye soyunan kadro, sosyoloji eğitimini görmüş, ya da genel anlamda sosyal bilimlerden nasibini almış da değildi. Bu nedenle de, Türk halkının toplumsal dönüşümü, Adolf Hitler ya da Benito Mussolini gibi diktatörlerin iktidarda olduğu bir dünyada, katı bir bürokrasi bünyesinde ve askeri emir-komuta zinciri anlayışı çerçevesinde yukarıdan-aşağıya gerçekleştirilmeye çalışıldı. Amaç Avrupa ile uyumlu olmak değil, bizatihi Avrupalı olmak olduğundan da, sadece Avrupa'ya ait olan şeylerin yeni nesillere öğretilmesiyle kalınmadı, geçmişe ait olan herşey de öcü ilan edildi, yasaklandı ve kendilerine Batılı olmaları emredilen kitlelerin bu emre itaat etmek suretiyle Batılı olup çıkabilecekleri zannedildi.

Bugün itibariyle medeniyet ithali öngören uygulamaların işlevsel olup olamayacağı konusu akademik çevrelerde tartışılmıyor bile. Dahası, Türkiye, Kemalizmi, medeniyet dayatması içeren uygulamaların başarısızlığı konusuna bir örnek olarak siyasal bilimler literatürüne kazandırmış durumda. Ancak bütün bunlara rağmen, sanki dünya Türkiye'den ibaretmiş gibi yapmaya, yakın tarihimizi hiçbir eleştiriye meydan vermeden milli eğitimin üretim tezgahlarında yeni nesillere aktarmaya ve bu şekilde sorunlarımızı daha da içinden çıkılmaz hale getirmeye hala devam ediyoruz. Yıllar süren bu süreç boyunca körpe dimağlar, bir alfabenin iyi, diğerinin kötü olduğunu, bir başka deyişle, alfabelerin iyi-kötü ekseninde değerlendirilebileceğini öğreniyorlar. Latin harfleri kullanarak Batılı olduğunu zanneden miniklere, Avrupalıların Arap rakamları kullanmakta oldukları bilgisi de elbette verilmiyor. Sonuç itibariyle de, 'Sen kimsin' sorusuna verdikleri cevaplarla kendilerinden başka hiç kimseyi ikna edemeyen yığınların ezberleri, Türkiye'nin her türlü sosyal, politik ve hatta ekonomik sorununda tekrar karşımıza çıkıyor.

7. İSLAMİ DİRİLİŞ

Samuel Huntington, 20. yüzyılın ilk yarısında hakim olan, 'dinin zamanla yok olup gideceği' şeklindeki düşünceye değinerek, o zamanlar bu düşünceyi sadece dinin yok olmasını isteyenlerin değil, bu duruma üzülenlerin dahi kabul ettiğini ifade ediyor. Bilimin, akılcılığın ve pragmatizmin dini ortadan kaldıracağını, hoşgörülü, rasyonel, pragmatik, ilerlemeci, hümanist ve laik olarak nitelendirilecek yeni bir toplumun ortaya çıkacağını öngören bu görüş, 20. yüzyılın
ikinci yarısında geçerliliğini yitirdi. Zira bu dönemde ekonomik ve sosyal anlamda dünya çapında (tahmin edildiği gibi) ciddi bir değişim yaşanmış olsa da, dini inançlar yok olmadı. Aksine, insanların dine dönmeleriyle birlikte, inançların da aynı ölçüde küreselleştiğine ve uyanışa geçtiğine şahit olundu.

Samuel Huntington, yüzyılın ikinci yarısında insanların tekrar dine dönüşüne Gilles Kepel'in 'Tanrı'nın İntikamı' (le revanche de dieu) adını verdiğini belirtiyor. Dine yönelişin, 1970'lerin ortalarından başlayarak her kıtayı, her medeniyeti ve hatta her ülkeyi tesiri altına aldığını belirten Huntington, bu duruma çeşitli örnekler veriyor. 1994 yılında, 25 yaşın altındaki Rusların %30'unun ateizmden Tanrı'ya inanca geçtiklerini söylediklerini, Rusya'da kilise çanlarının tekrar duyulur olduğunu, Orta Asya'da binlerce cami açıldığını belirten Huntington, Soğuk Savaş sonrası dönemde politik ideolojilerin yerine medeniyetlerin belirleyici olduğu bu ortamda, uluslararası ilişkilerin yeni bir nitelik kazandığını ifade ediyor. İnsanların 'kendi'lerini (self) tanımlamadıkları müddetçe, 'kendi ilgilerini/menfaatlerini' (selfinterest) koruma adına rasyonel bir biçimde düşünmelerinin ve rasyonel davranışlar sergileyebilmelerinin mümkün olamayacağını ifade eden Huntington, buradan hareketle, 'ilgi/menfaat merkezli politika' ile 'kimlik' arasındaki bağı nazara veriyor.3 20. yüzyılın ikinci yarısına karşılık gelen bu dönemde, hemen her toplumda, insanların günlük hayatlarında ve çalışma düzenlerinde inancın giderek daha da önemli bir yer edindiğini, hükümetlerin uygulamalarının da bu kaygılar doğrultusunda şekillendiğini belirten Huntington, inançların ile değerlerin (doğal olarak) iç içe geçmiş olan yapısına dikkat çekiyor. Bütün bunlar sonucunda, Huntington'ın George Weigel'den alıntıladığı 'Dünyanın sekülerleşmekten uzaklaşması, 20. yüzyılın son döneminin en baskın sosyal vakalarından biridir' şeklindeki ifadeler, dönemin anlayışının ilginç bir özeti haline geliyor.

İslami Diriliş

Samuel Huntington, dünya nüfusunun en azından beşte birini doğrudan ilgilendirmesi ve tarihin (halen devam eden) bir dönemine damgasını vurmuş olması nedeniyle İslami Diriliş (Islamic Resurgence) ifadesini (tıpkı 'Fransız İhtilali' ya da 'Rus Devrimi' ifadelerinde olduğu gibi) büyük başharflerle yazmayı doğru bulduğunu söylüyor. Mensuplarının İslamiyeti sadece bir din değil, aynı zamanda bir hayat tarzı olarak algıladıklarını belirten Huntington, İslam'ın günümüzde yaşanan problemlere bir 'çözüm' olarak algılandığını da ifade ediyor. Endüstriyelleşmeyi kabul edip Batılılaşmayı reddeden müslüman toplumların, İslamiyeti sadece bir kimlik değil, aynı zamanda bir güç, kalkınma ve umut kaynağı olarak görmeleri sonucunda 'İslam çözümdür' (Islam is the solution) ifadesinin sloganlaşmış olması da bu bakış açısının bir sonucu.4 İslami Diriliş dendiğinde Huntington (olması gerektiği gibi) kuşatıcı bir analiz yapıyor ve İslami toplumların, 'değerlerine yeniden sahip çıkma' süreçlerini sadece politik alana indirgemiyor. İslami Diriliş'in entelektüel, kültürel, sosyal ve politik yönleri olan dünya çapında bir hareket olduğunu belirten Huntington, söz konusu Diriliş'in İslami fundamentalizme indirgenemeyeceğini de ifade ediyor. Zira Huntington'a göre, Diriliş, İslami düşünce adına çok geniş boyutta bir uygulama ve retorik uyanışı anlamına gelirken, fundamentalizm ise, bir bütün olarak ele alınması gereken bu uyanışın politik alandaki bileşenlerinden biri sadece.

3 İnançlar, 'Ben kimim?', 'Nereye aitim?' gibi kimlik ile ilgili sorulara verilecek yanıtları önemli ölçüde şekillendiriyor. Sahip çıkılan inançlar ve bu
inançların öngördüğü değerlerle oluşan kimliklerin, ilgi/menfaat (interest) merkezli yaklaşımları da doğrudan belirliyor olması sonucunda, farklı değer ve önceliklere sahip olan medeniyetler ekseninde şekillenen bir uluslararası politik alan ortaya çıkıyor.
4 Türkiye'de bir dönem popüler olan 'Huzur İslamda' ifadesi de, aynı çerçevede değerlendirilerek, huzur bulamayan bir toplumun çözümü İslam dininde görmesi olarak açıklanabilir.


Huntington, İslami Diriliş'in dünyadan izole olmayan, yayılmacı bir niteliğe sahip olduğunu belirtmesine rağmen, fundamentalizm konusunu bu bütünden sağlıklı bir şekilde ayrıştırmış olmasının verdiği rahatlıkla, Diriliş'in aşırılık (extremism) içermediğini dahi ifade edebiliyor - ki bu günümüzde pek çok Batılı analizcide göremediğimiz bir durum. Bu yaklaşım, doğal olarak, fundamentalizme indirgenmeyen 'İslami Diriliş'in entelektüel, kültürel ve sosyal alanda körüklediği değişim' ile neyin kast edildiği sorusunu akla getiriyor. Huntington bu noktada Georgetown Üniversitesi'nde görev yapan Uluslararası İlişkiler ve İslami Çalışmalar profesörü John L. Esposito'nun 'İslami Tehdit: Mit mi Gerçek mi?' adlı kitabından bir alıntı yapıyor.

Esposito, müslüman ülkelerde İslami yayınların, camiye gidenlerin, oruç tutanların, namazkılanların, alkolden uzak duranların sayısının artmakta olduğunu, İslami değerlere ve giyim tarzına artık daha çok önem verildiğini, sufizmin yeniden canlanmakta olduğunu nazara veriyor. Bütün bunların İslami değerlere sahip çıkan hükümetlerin iktidara gelmesine de yardımcı olduğunu ifade eden Esposito, bu tür gelişmelerin Tunus ve Türkiye gibi 'seküler' ülkelerde (diğerlerinden farklı olarak) hükümet ve yöneticilerin (rulers) İslami konularda eskisinden de endişeli bir tavır takındıklarını da belirtmeyi de ihmal etmiyor. Huntington'ın bu konuda görüşlerine yer verdiği bir diğer isim de, Sudan'lı lider Hasan el Turabi. Turabi, İslami Diriliş'in ne kişisel dindarlıktan ne de entelektüel, kültürel ya da politik bir hareketten ibaret olmayıp, bütün bunları içine alan, toplumun baştan aşağı yeniden yapılandırılmasını öngören çok daha geniş kapsamlı bir uyanış olduğunu belirtiyor. Kendisinin bu sözlerinden hareket eden Huntington da, 20. yüzyıl sonlarında yaşanan İslami Direniş'in müslüman ülkelerin politik hayatına olan etkisini göz ardı etmenin, 16. yüzyıl sonunda Protestan Devrimi'nin Avrupa politikaları üzerindeki etkisini göz ardı etmeye benzeyeceğini söylüyor.5

5 Huntington'ın bu benzetmesinin ne kadar önemli olduğu gelecekte çok daha net bir şekilde anlaşılacak.


İslami Diriliş ve Türkiye

Huntington, Hıristiyan, Müslüman, Musevi, Hindu, Budist ve Ortodoks toplumlarda inançlara yönelik adanmışlığın arttığını, bunun dünyanın hemen her ülkesinde gözlendiğini belirtiyor. Bu elbette yorumdan bağımsız olan, sosyal bir gerçeklik. Ancak bu gerçekliğin önemli bir boyutu daha var ki, o da, 20. yüzyıl sonlarında gerçekleşen 'Tanrı'nın İntikamı'nın, yerel olmayan, dahası her haliyle küresel bir anlam ifade eden bir gerçeklik olması. Ancak, halen devam eden ve bütün dünyanın 'küresel boyutta' yaşanan bir trend olarak algıladığı bu süreç, Türkiye'de başından bu yana tamamen yerel kalıplar çerçevesinde tanımlanmaya çalışılıyor. Bu durum da, hakim rejimin değil siyasi, sosyal trendleri bile 'Cumhuriyet ve düşmanları' ekseninde tanımlıyor olmasının bir sonucu. Kapalı bir toplumu öngören, Açık Toplum'un gereklerinin herbirini de, rejimin ideolojisinin bekasına(!) yönelik birer tehlike olarak algılayan bu yaklaşım, çoğu zaman dünyanın geri kalanından kopuk bir şekilde kendi hayali cennetinde yaşamaya çalışıyor ve bunun artık mümkün olamayacağını her hissettiğinde yeni bir 'varolma savaşı' başlatıyor. Bütün bunlardan ötürü de, her toplumun zaman içerisinde yaşadığı küçük ve sıradan doğal değişimler dahi, Türkiye'de 'rejime muhalefet' olarak algılanabiliyor. Sonuç olarak da, ister istemez değişmek zorunda olan (daha da doğru bir ifadeyle, 'değişmiş olan') bir toplumun 1930'larda donmuş olan bir ideolojinin kalıplarına sığamaması sonucunda yaşanan sancılar Türkiye'nin siyaset gündemini belirliyor.

8. MERKEZSİZ İSLAM MEDENİYETİ

'Dünyanın medeniyetler ekseninde yeniden şekillenmesi' ve 'İslami Diriliş' gibi iki önemli gelişmenin aynı anda yaşanıyor olması, İslam medeniyetinin merkez ülke ya da ülkelere sahip olmaması konusunu gündeme getiriyor. Osmanlı Devleti'nin sona ermesinin ardından merkez ülkesiz kalan İslam dünyasının bugünkü durumunu Samuel Huntington son derece zekice bir tabirle 'Birliksiz Bilinçlilik' (consciousness without cohesion) olarak nitelendiriyor. Zira dünya müslümanlarının çok önemli bir kısmının İslami Diriliş öncesinde dahi kendilerini herşeyden önce müslüman olarak tanımlayacak derecede bilinçli olmalarına rağmen, Osmanlı'dan bu yana herhangi bir uzun ömürlü birlik tesis etmeleri mümkün olmadı. Huntington, İslam medeniyetinin merkez ülke ya da ülkelere sahip olmaması nedeniyle dahili ve harici ihtilaflarla birlikte anıldığını ve bu durumun İslam dünyası için bir zayıflık, başka medeniyetler için de bir tehdit kaynağı olduğunu belirtiyor. Huntington'ın bu tespiti her ne kadar doğru olsa da, problem sadece bundan ibaret değil.

Bugünün dünyasında Batı, Çin, Hindu ve Ortodoks medeniyetleri, merkezi ya da merkezleri olan devletler. Bu medeniyetlerin merkez ülkelerinin herbiri, nükleer silahlara da sahip olan ciddi birer askeri güç. Ekonomik alanda da benzeri bir durum söz konusu. Batı medeniyetinin merkez ülkeleri günümüzün ekonomik liderleri iken, Çin ve Hindu medeniyetlerinin çok hızlı büyüyen merkez ülkeleri de, önümüzdeki yıllarda liderliği ele geçirme mücadelesi veriyorlar. 20. Yüzyılın süper gücü olan Ortodoks medeniyetinin merkezi Rusya'nın da (şu an için aynı derecede şansı olmasa da) benzeri bir mücadele içinde olduğu söylenebilir. Bu dört medeniyete ek olarak, medeniyetine başka bir ülkede rastlanmayan Japonya da, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olarak tek başına ayrı bir güç odağı.

Özetle, dünyanın sekiz medeniyetinden merkeze ya da merkezlere sahip olan beşi, dünya üzerinde belli bir ağırlığa ya da iddiaya sahip. Merkezsiz üç medeniyet için ise böyle bir durum söz konusu değil. Bu durum, Latin Amerika, Afrika ve İslam medeniyetlerinin dünyanın ikinci ligini oluşturduğu anlamına geliyor. Spesifik anlamda İslam medeniyeti ise, 1400 yıllık tarihinin en sefil ve en acınacak yıllarını yaşıyor. Huntington'ın 'merkez ülke' tanımına göre, İslam medeniyetinin bir merkez ülkeye sahip olmaması aslında şu anlama geliyor:

İslam ülkeleri arasında, büyük bir ekonomiye ve güçlü silahlara sahip olan, dünyadaki müslümanlara dini ve politik alanlarda liderlik etmeye kendini adamış, İslami kültüre kaynaklık edebilecek çapta bir tek ülke bile yok. Bu durum, İslam dünyasının mevcut dünya dengeleri üzerinde herhangi bir ağırlığı olmadığı anlamına da geliyor.6

6 Samuel Huntington (ihtimal) İslam ülkelerini fazlasıyla güçsüz bulduğu için zaten böyle bir ağırlıktan hiç söz etmiyor. Bu merkezdeki yorumlar
tamamen bana ait.


İslam dünyasının liderliği söz konusu olduğunda zaman zaman 6 ülkenin adının geçtiğini belirten Huntington, hiçbir ülkenin gerekli şartların tamamına sahip olmadığını belirttikten sonra, bu ülkelerin herbirini kısaca değerlendiriyor. Huntington'ın değerlendirmeleri (sırasıyla ve kendisinin ifadelerine sadık kalınarak) şöyle özetlenebilir:

Endonezya: Dünyanın en kalabalık müslüman ülkesi. Ekonomisi de hızla büyüyor. Ancak coğrafi olarak diğer müslüman ülkelerden çok uzakta. Ayrıca nüfusunda çok sayıda yerliler, Hindular, Çinliler ve Hıristiyanlar da var.

Mısır: Büyük bir nüfusa sahip olan bir Arap ülkesi. Merkezi konumu nedeniyle stratejik bir öneme de sahip olan bir ülke. İslami öğrenimin önde gelen kurumu olan El-Ezher Üniversitesi'ne de sahip. Ancak çok fakir. ABD'ye, Batının kontrolündeki uluslararası kuruluşlara ve petrol zengini Arap ülkelerine muhtaç.

İran: Yüzölçümü, coğrafi konumu, nüfusu, tarihi, doğal kaynakları ve orta dereceli ekonomik kalkınmışlığı İslam'ın merkez ülkesi olması için yeterli olabilir. Ancak müslümanların %90'ı sünni iken İran şii. Ayrıca Araplarla tarihten gelen kimi problemleri İslam'ın merkez ülkesi olmasını zorlaştırıyor.

Pakistan: Yüzölçümü, nüfusu, (nükleer) askeri gücü ve eskiden beri tutarlı bir şekilde İslam ülkeleri arasında işbirliğini savunan ve İslam'a çok defa sözcülük eden liderleri nedeniyle merkez ülke olmaya uygun. Ancak çok fakir. Ayrıca politik anlamda da epey istikrarsız.

Suudi Arabistan: İslam'ın kutsal şehirlerine sahip. Doğal kaynakları nedeniyle zengin. Ancak nüfusu çok fazla değil. Coğrafi şartları nedeniyle de (Afganistan gibi) işgal edilmeye çok müsait. Korunmak için de Batının desteğine ihtiyacı var.

Türkiye: İslam'ın merkez ülkesi olmak için gerekli olan tarihe, nüfusa, birliğe, orta dereceli ekonomik kalkınmaya, askeri geleneğe ve diğer ayırt edici özelliklere sahip. Ancak Atatürk, Türkiye'yi çok sıkı bir şekilde (explicitly) laik bir ülke olarak tanımlayarak Osmanlı Devleti'nin bu rolünü Türkiye'nin devam ettirmesini engelledi. Türkiye bu nedenle İslami Konferans Örgütü'nün imtiyazlı bir üyesi bile olamıyor! Türkiye kendini laik bir ülke olarak tanımlamaya devam ettiği sürece de İslam dünyasının lideri olamaz. Ancak Türkiye bir noktada Batıdan üyelik dilenmek gibi hayal kırıklığına uğratıcı ve aşağılayıcı rolü bırakıp, İslam'ın sözcülüğü gibi çok daha etkileyici ve seviyeli olan tarihi rolüne devam etmeyi düşünebilir. Fakat bunu yapabilmek için Türkiye'nin Atatürk'ün mirasını, Rusya'nın Lenin'inkini reddettiğinden dahi daha kapsamlı bir şekilde reddetmesi gerekir.


Samuel Phillips Huntington kimdir? : http://tr.wikipedia.org/wiki/Samuel_Huntington

Kaynak : Serdar Kaya, derinsular.com © Aralık 2007
__________________
Asya boz kırlarında bir bebek dünyaya geldi. Bu bebeğe asya stepleri beşik oldu. Rüzgarlar şarkı söyledi ona. Yıldızlar yol gösterdi. Yağmurlar yıkadı. Bu bebek büyüdü ve ona Türkadını verdiler. Türk büyüdü kasırga oldu tayfun oldu. Türk budur. Türk tayfundur, kasırgadır, Boradır. | Mustafa Kemal Atatürk.






la şey e vaki ün mutlak bel küllün mümkin
nisi credideritis non intelligentis
Subutay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Subutay'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 26.06.12, 13:18   #3
... Cliff 'Em All...

Cliff Durden - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 108
Mesajlar: 1,521
Ettiği Teşekkür: 1103
Aldığı Teşekkür: 6486
Rep Derecesi : Cliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura about
Ruh Halim: Kotu Cocuk
Standart Cevap: Samuel Phillips Huntington - Medeniyetler Çatışması -1993

Kabul etmediğim, edemeyeceğim bir tez.

Uluslararası ilişkilere dair uzmanların kabul edemeyeceği bir tez olsa da 21.yy'daki ilişkiler yine de bu tez üzerinden kuruluyor orası ayrı bir garip.

Aslında garip değil, çünkü 11 Eylül saldırıları bu tezin ekmeğine yağ sürdü. 11 Eylül'ü bu tezin kanıtı olarak gösterirler ama dediğim gibi kabul edilecek bir tez değil.

Samuel Hungtington baba, acı ama gerçek bu.
__________________
Yerli dizilerle ilk tanışmam TV'de değildi. 12 yaşındaydım, bir ilçede arkadaşlarla geyik yapıyorduk. Arkadaş bir diziden bahsetmişti:

''Abi şimdi bir adamın yengesi var ona yürüyor, yenge de çocuğa yürüyor, amca teyzeye yürüyor...''

Ana fikir açık, basit ve doğruydu. En sonunda Cem Yılmaz ve diğerlerinin öğrendiği şeyi öğrendim;

Bahçevan aşçıya, aşçı evin büyük oğluna, büyük oğul yengeye, sonra hep beraber uşağa

Kurt Sutter bazılarının neyine la, bu imza yeter. He bu suç değildir inşallah.
Cliff Durden isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cliff Durden'in Mesajına Teşekkür Etti
Eski 26.06.12, 14:00   #4
Uzman Üye

Karagöz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Nov 2011
Konular: 327
Mesajlar: 1,764
Ettiği Teşekkür: 1986
Aldığı Teşekkür: 8997
Rep Derecesi : Karagöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmedeKaragöz muhteşem bir gelişmede
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Samuel Phillips Huntington - Medeniyetler Çatışması -1993

Alıntı:
Orjinal Mesaj Sahibi hangar18 Mesajı göster
Kabul etmediğim, edemeyeceğim bir tez.

Uluslararası ilişkilere dair uzmanların kabul edemeyeceği bir tez olsa da 21.yy'daki ilişkiler yine de bu tez üzerinden kuruluyor orası ayrı bir garip.

Aslında garip değil, çünkü 11 Eylül saldırıları bu tezin ekmeğine yağ sürdü. 11 Eylül'ü bu tezin kanıtı olarak gösterirler ama dediğim gibi kabul edilecek bir tez değil.

Samuel Hungtington baba, acı ama gerçek bu.


Bu zaten tez olmaktan öte batının zihniyetidir üstadım. Sadece bilinmeyen kamarillalar tarafından Huntington'a sipariş edilmiş bir kitaptır. Bu zihniyeti batının bütün yapıtlarında görebilirsiniz neredeyse; filmlerinde, müziklerinde, oyunlarında v.s...

Henüz taze dün akşam bir televizyon kanalında oynuyordu diye belirteyim; Yüzüklerin Efendisi filminin sonuncusu olan Kralın Dönüşü'nde Aragorn Sauron'un kalesine son saldırıdan önce orduya konuşma yaparken en son olarak şöyle bağırır;

"Rohan'ın ve Gondor'un oğulları, kardeşlerim! Gözlerinizde okuduğum korku yüreğimde yeşeren korkuyla aynı. Gün gelir; İnsanoğlu cesaretini yitirebilir, dostlarınızı yüzüstü bırakıp, kardeşlik bağlarınızı kopartabilirsiniz. Ama bugün, o gün değil. Kurtlar ve harap olmuş kalkanlar bekler İnsanoğlu döneminin çöküş saatini. Ama bugün, o gün değil. Bugün Cenk edeceğiz! Bu iyi dünyada değer verdiğiniz her şey adına. Kalmanızı emrediyorum size, Batının Halkı!"


Son haykırış oldukça enteresandır Kimilerine komplo gelebilecek bu yaklaşım, gerçek olduğu anlaşılamadan tarihe de gömülebilir...

Bu arada orada filleriyle birlikte gelip hücuma geçen ve persleri anımsatan insanları da unutmamak lazım

Dediğim gibi bu bir tez olmaktan çok, bir siyasetin ve bir zihniyetin dışa vurumudur.
__________________
Karagöz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
3 Üyemiz Karagöz'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 26.06.12, 14:35   #5
... Cliff 'Em All...

Cliff Durden - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: May 2012
Konular: 108
Mesajlar: 1,521
Ettiği Teşekkür: 1103
Aldığı Teşekkür: 6486
Rep Derecesi : Cliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura aboutCliff Durden has a spectacular aura about
Ruh Halim: Kotu Cocuk
Standart Cevap: Samuel Phillips Huntington - Medeniyetler Çatışması -1993

Karagöz,

Doğru diyorsun.. tipik bir oryantalist bakış açısı ile yazılmış bir tezdir.
__________________
Yerli dizilerle ilk tanışmam TV'de değildi. 12 yaşındaydım, bir ilçede arkadaşlarla geyik yapıyorduk. Arkadaş bir diziden bahsetmişti:

''Abi şimdi bir adamın yengesi var ona yürüyor, yenge de çocuğa yürüyor, amca teyzeye yürüyor...''

Ana fikir açık, basit ve doğruydu. En sonunda Cem Yılmaz ve diğerlerinin öğrendiği şeyi öğrendim;

Bahçevan aşçıya, aşçı evin büyük oğluna, büyük oğul yengeye, sonra hep beraber uşağa

Kurt Sutter bazılarının neyine la, bu imza yeter. He bu suç değildir inşallah.
Cliff Durden isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Cliff Durden'in Mesajına Teşekkür Etti.
Cevapla

Bu Sayfayı Paylaşabilirsiniz

Etiketler
huntington, phillips, samuel


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



WEZ Format +3. Şuan Saat: 10:21.


Powered by vBulletin® Version 3.8.8
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.
Copyright ©2000 - 2017 www.forumgercek.com
Protected by CBACK.de CrackerTracker
Önemli Uyarı
www.forumgercek.com binlerce kişinin paylaşım ve yorum yaptığı bir forum sitesidir. Kullanıcıların paylaşımları ve yorumları onaydan geçmeden hemen yayınlanmaktadır. Paylaşım ve yorumlardan doğabilecek bütün sorumluluk kullanıcıya aittir. Forumumuzda T.C. yasalarına aykırı ve telif hakkı içeren bir paylaşımın yapıldığına rastladıysanız, lütfen bizi bu konuda bilgilendiriniz. Bildiriniz incelenerek, 48 saat içerisinde gereken yapılacaktır. Bildirinizi BURADAN yapabilirsiniz.
Page Rank Icon
Bumerang - Yazarkafe
McAfee Site Denetleme
Norton Site Denetleme
www.forumgercek.com Creative Commons Alıntı-Lisansı Devam Ettirme 3.0 Unported Lisansı ile lisanslanmıştır.