Merhabalar
Forum Gerçek üyesi değilsiniz ya da Üye Girişi yapmamışsınız.
Sitemizden tam olarak yararlanabilmek için;
Lütfen Buraya tıklayarak üye olunuz.
Forum Gerçek

Forumları Okundu Kabul Et Bugünkü MesajlarYazdığım Cevaplar Açtığım Konular Kim Nerede
Geri git   Forum Gerçek > Türk ve Dünya Tarihi > Türk Tarihi

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Eski 11.10.15, 14:24   #11
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar



40. Makedonya- İlinden Ayaklanması / 1903

Bölge asayişini bozan 1903 ilkbaharında yaşanan olaylardan sonra, 2 Ağustos 1903 tarihinde Makedonya İç Devrim Örgütü tarafından Manastır bölgesinde İlinden ayaklanması başlatıldı.

Ayaklanma, Slavlar için kutsal olan İlinden gününde başladığı için bu adı aldı. Zaman konusunda uygun anın beklenilmesinden sonra ayaklanmanın yeri hususunda da belirleme yapılması gerekiyordu. Bunun için Manastır bölgesinin seçilmesinin önemli nedenleri vardı. Öncelikle Osmanlı birliklerinin burada Makedonya bölgesinin kuzeyine göre daha zayıf olması idi. Osmanlı Devleti, Bulgarların Makedonya bölgesindeki eylemcilere desteğinden ve ayrıca Arnavutların eylemlerinden dolayı birliklerini Makedonya'nın kuzeyinde yoğunlaştırmıştı. Üstelik Avrupalı devletlerin kontrolünün Makedonya bölgesinin güneyinde yoğunlaşmış olması, Osmanlı birliklerinin Manastır ve civarında daha etkisiz olmasına neden
olmuştu. Bölge köylülerinin gönüllü veya gönülsüz, ayaklanmacılara desteği de eklenince İlinden ayaklanmasında olayların şiddeti arttı.

Bunun karşısında Osmanlı Devleti olayları bastırmak için önlemlerini arttırınca ve bunda başarılı olmaya başlayınca Avrupa devletlerinin yeniden işe karışmasına uygun zemin sağlanmış oldu.

Boris Sarafov, Atanas Lozanchev, Dame Gruev liderliğinde yürütülen İlinden ayaklanması sırasında eylemciler, bölgede yaşayan Müslümanlarla beraber Patrikliğe bağlı olan köylülere de zarar verdiler.



Ayaklanmacılar, Osmanlı silahlı birliklerinin Manastır bölgesinde başlayan ayaklanmaya müdahalesini engellemek için bölgenin çevre yerleşim yerleri ile iletişimini kesmeyi planlamışlardı. Bunun için Manastır-Selanik ve Pirlepe-Ohri arasındaki telgraf hatlarını kestiler. Bu yolla Osmanlı birliklerinin müdahalesini engellemeyi, Avrupa desteğini sağlamayı ve bölge halkının ayaklanmaya katılımını arttırmayı istiyorlardı.

İlinden ayaklanmasının ilk günlerinde olayların yayılmasını ve katılımın artmasını sağlayan Makedonya İç Devrim Örgütü, bu başarısını uzun süre devam ettiremedi. 3 Ağustos 1903 tarihinde Manastır'ın Kiçevo bölgesine yayılan ayaklanma Osmanlı birliklerinin bölgeye hâkimiyetini zorlaştırdı.

Aynı dönemde Osmanlı Devleti'ni meşgul eden bir başka ayaklanma 6 Ağustos 1903 tarihinde Manastır'dan uzak bir bölgede, Edirne vilâyetinde başladı. Kıyamet Günü (Preobrazhenski) ayaklanması olarak adlandırılan olayın etkisi İlinden ayaklanması kadar olamadı. Eş zamanlı bu olaylara rağmen İlinden ayaklanması, Eylül 1903'te tamamen bastırıldı. Ancak hazırlanan dokuz maddelik Mürzsteg Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin bölgede geri adım atmasına neden oldu. 2 Ekim 1903 tarihli bu Antlaşma ile ayaklanmacılar bir kez daha Avrupa devletlerinin desteğini almış oldular. Hazırlanan reform plânı, Osmanlı Devleti'nin bölgedeki egemenlik haklarının Avrupa devletlerinden bağımsız kullanılamadığını göstermektedir.

2 Ağustos 1903 tarihinde başlayan İlinden ayaklanması genel olarak Manastır vilayeti dışına taşamadı. Ohri, Kiçevo, Lerin, Prilep bölgelerinden sonra Selanik (Solun), Serez, Üsküp ve Odrin'de etkisi hissedilen ayaklanmada en önemli gelişme Kruşova'da yaşandı. 3 Ağustos 1903 tarihinde ayaklanmacılar
Kruşova kasabasını ele geçirip burada bir devrim hükümeti kurduklarını ilan ettiler.

Kruşova Cumhuriyeti adını verdikleri yönetim sadece 10 gün yaşayabildi. 1878 Kresna ayaklanmasından beri yaşanan olaylarda ilk kez böyle bir aşamaya gelinmişti. Kruşova'da yaşananlar Osmanlı Devletine ait topraklar içerisinde, varlığı diğer devletler tarafından tanınacak kadar güçlü ve uzun süreli olamasa da, Makedonya bölgesindeki ayaklanmaların bölgede farklı ve yeni bir devletin doğuşuna neden olabileceğini gösteren gelişme olduğu için önemli bir örnektir.

Kaynak: dergiler.ankara.edu.tr

Fotoğraf: bnr.bg





41. Adana Olayı (Ermeni Ayaklanması) / 1909

1909 Nisan'ında,14-27 Nisan arasında,Adana'da büyük can ve mal kaybına yol açan şiddet, ilk bakışta hiç karmaşık değildir. Ağustos 1909 itibarıyla hükümetin iğtişaş, yerel hükümet temsilcilerinin vaka, Ermeni kaynakların çoğunun facia, misyoner ve yabancı dilde basılmış kaynakların katliam, dedikleri 13 gün süren olaylar hakkında aslında bütün bu söylemler arasında ortak bir payda vardır. Bu da sonuçta pek çok Ermeni'nin ölmüş olduğu konusundaki fikir birliğidir. Fakat bu fikir birliğine hemen varılmamıştır. Nisan'dan Ağustos'a dek süren uzun ve karmaşık bir süreç sonunda hükümetin tavrının değişmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Olayların ardından başlayan cezai süreçte, vali, mutasarrıf ve askeri kadroların değiştirilmesi ve birden fazla Divan-ı Harp ve çeşitli gözlem-denetleme komisyonları ile çeşitlilik gösteren bir sürecin sonucudur.

Bu süreci açınca da, Adanalıların 1908 devrimi sonrası bu 13 günde yaşadıklarının karmaşası ve bu beş ay içinde siyasi ortamdaki dalgalanmalar ortaya çıkar. 31 Mart Vakası ile aynı günlere rastlayan "Adana Vakası" bize 1908 devrimi ve sonrası Osmanlı Devleti için pek çok ipucu verir -en önemli ipucu da devlet içi ve devlet dışı siyasetlerin düz ve net bir çizgi izlemediği, tam tersine kafaların ne kadar karışık olduğudur. Nisan 1909'dan sonra Adana-İstanbul ilişkilerindeki dalgalanmalar beş ay kadar sürer ve hükümetin Adana Ermenileri ile ilgili herhangi bir karara bu süre içinde varamadığını gösterir. Beş ayın sonunda bir tavır alınır. Bu tavır da hem yerel hükümetin yaptıklarına hem de cezai sürece bakınca açıkça olayları kabul etme ve bir an önce Ermenilerin uğradıkları kaybı gidermeye yöneliktir.


Yirminci Yüzyıl Başlarken Çukurova

Çukurova bu dönemde, özellikle 1890 sonrasında pamuğa dayalı ihracata yönelik tarım ekonomisi ile ciddi ekonomik büyüme yaşıyor. 1909'da olanların arkasında, bu yeni ekonomi içinde Ermenilerin gerek ticari hayatta gerekse tarımsal yatırımlarda giderek artan paylarla zenginleşmesini görmek mümkün. Toplam vilayet nüfusunun yüzde 12'si ile 15'i gibi bir nüfusu olan Ermenilerin bu yatırımlarının da Adana şehri ve çevresinde -Kozan ve Haçin gibi yerleşim yerlerinde- yoğunlaştığını biliyoruz. Böyle bir yoğunlaşmanın olmadığı yerlere bakacak olursak, 1909 Nisan'ında buradaki Ermeniler herhangi bir zarar görmemişlerdir. Bunun en iyi örneği de daha kozmopolit yapıya ve düşük bir Ermeni nüfusa sahip Mersin liman şehridir. Nisan 1909'da Mersin'de hiçbir olay çıkmamıştır.

1909 olaylarının Çukurova ekonomisine etkisini anlamaya çalışacak olursak, kısa bir süre sonra, mesela 1910 yılında ihracat hacminin 1900-1905 arasındaki yüksek kapasiteye yeniden ulaştığını, yani büyük bir değişime ya da zarara uğramadığını görürüz.

Yine Nisan 1909'a dönecek olursak, Nisan ayının Çukurova hayatı için önemli bir ay olduğundan bahsetmek gerek. Öncelikle, bu ay çapa mevsimine rastlar. Mart ortalarında başlayan çapa, pamuk ekilen arazi için elzemdir ve her sene Mart ortası-Nisan ortası arasında kısıtlı bir zamanda hızla yapılır ve dolayısıyla yoğun işgücü gerektirir. Çukurova bu mevsimlik işçileri genellikle Kayseri'den başlayarak kuzey ve doğusundaki illerden sağlar. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren oldukça kurumlaşan bu mevsimlik işçi göçü Çukurova'nın nüfusunu hayli kabartırdı ve çapa işçileri çeşitli illerden ve Kürtler yoğunlukta olmak üzere etnik/dinsel farklı gruplardan gelirdi. Bugün de Çukurova doğuya bağlanan E-5 karayolu üzerinde binlerce çadırın bu aylarda görüldüğü bir yer ve bugün çoğunluk işçi Urfa'dan geliyor. Arpa hasadı için de aynı mevsimde doğudaki Ermeni köylerinden pek çok Ermeni de ayrıca Çukurova'ya taşınırdı. Harput'tan, Diyarbakır, Muş, Erzurum vb. gibi yerlerden hem Kürtler hem Ermeniler tarım işçisi olarak geliyordu. Bu mevsim her zaman için hem bir zorunluluk hem de sorun olmuştur. Çadırlarıyla yolları dolduranların yanı sıra, köylerde ve tarım arazilerinde derme çatma kulübelerde kalan ve Çukurovalı olmayan bu kalabalık genel bir asayiş sorunu oluşturur. Başbakanlık Arşivi'nde özellikle 1890 sonrası Yukarı Ova'nın da tarıma kazandırılmasıyla bu durum, her sene aynı mevsimde asayiş önlemleri ile ilgili yazışmalarla doludur. Polis ve jandarma bu mevsimde her zamankinden daha yoğundur, işçiler arası pek çok kavgayla uğraşmak zorunda kalır.

İkinci olay da Ermeni nüfus için çok önem taşıyan ve çapa mevsiminin bitişine rastlayan Paskalya'dır. Paskalya dolayısıyla kutlamalar yapılır, dükkanlar kapanır ve Ermeni ve misyoner okulları da kapalıdır. Öğrencilerin çoğu Paskalya dolayısıyla köylerine dönmüştür. Olaylardan iki gün önce, 12 Nisan 1909, Paskalya Pazartesi'ne rastlar. 13 Nisan Salı günü aynı zamanda Adana'da haftalık pazarın kurulduğu gündür, pazar için civar köylerden pek çok kişi gelir.

1909 için bir başka gelişme daha var ki, 1909 olayları ile ilgili pek çok misyonerin görgü tanığı olmasının arkasında bu yatar: 14 Nisan 1909, olayların başlangıç günü, Doğu'daki tüm Amerikan misyonerlerinin yıllık toplantısının da tarihidir. Adana'daki bu ellinci yıl toplantısı için Anadolu'dan gelen pek çok misyoner de yörededir. (Özellikle Maraş ve Antep) önlerindeki en büyük mesele de yetimhanelere, yetimlerin hepsi büyüdüğü için, ne yapılacağı meselesidir. Sonunda toplantı yapılamamış ve bir ay sonra Antep'e alınmıştır.


Nisan 1909: Olaylar ve Yorumlar

Olayların gelişimine bakacak olursak, pek çok çelişkili anlatı var. Tabii ki, en büyük çelişki kimin başlattığı üzerine; iki zıt görüş özetle 12'sini 13'üne bağlayan gece birincisi, 25'ini 26'sına bağlayan gece de ikincisi diye ifade edilen olayların iki Ermeni'nin öldürülmesi ya da iki Türk'ün öldürülmesi ile başladığı etrafında. En önemli yorumlar da belli başlı sorumlular etrafında yoğunlaşarak farklılaşıyor.

Bunlar; Ermenilerin silahlanması, Müslümanları tehdit etmesi ile Kilikya Krallığı'nı yeniden kurma hayalleri ve propagandası ki bunların elebaşısı olarak Muşeg adlı bir piskopos gösterilir.


Ermeniler tarafından talan edilen cami ve sokağı

Tam karşı yorum, Türklerin Bağdadizade Abdülkadir'in kışkırtıcılığının etkisi ile Ermenilere yönelik şiddeti. Her iki yorum da planlama ve kasıt olduğunu iddia eder. Adana'da 13 Nisan yani 31 Mart Salı günü itibarıyla, çarşıdaki Müslüman dükkanların yağmalama dışı kalabilmesi için beyaz tebeşirle işaretlenmesi ve olayların başladığı gün bütün Müslümanların, hükümet yetkilileri dahil, fes yerine sarık giymesi de önceden planlama ve kasıt kanıtları olarak gösterilir.
Ayrıntılandırınca, şiddeti kim tetiklemiş olursa olsun, sorumlular arandığında da iki ayrı yorum vardır: Eski düzen ve Abdülhamid taraftarı-devrim karşıtı şeriatçıların sorumluluğu -ki buna Ağustos 1909 itibarıyla merkezi ve yerel hükümetin sorumluluğu ve acizliği de eklenir- ve yine 31 Mart Vakası ile bağlantısına işaret edilerek bir taraftan yerel hükümetin ve asker ve jandarma komutanlıklarının basiretsizliği ve yetkililerin acizliği, diğer taraftan da Abdülhamid tahttan indirildikten sonra Rumeli'den gelen askerlerin kargaşaya katılması ile İttihat ve Terakki'nin sorumluluğu.
Kim başlattı sorusu iki görüşe göre de 9 Nisan Cuma günkü gerginliğe dek geri gider. 14-16 Nisan arasında Adana'da şiddet tüm hızıyla devam ederken, diğer yerlerde 15, 16, 17 Nisan gibi tarihlerde olaylar olur. Yani olaylar şehirde ilki üç gün ikincisi de bir buçuk gün sürerken, 14-27 Nisan arasında Çukurova'nın çeşitli yerlerinde de olaylar başgösterir. Olaylar her yerde aynı anda, aynı şekilde başlamamıştır.
Adana şehrine ve 13 Nisan Salı akşamına dönecek olursak, yabancıların da eşlik ettiği bazı Ermeni ruhani liderler Vali Cevad Bey'i ziyarete gidip toplanmakta olan Müslüman ahaliyi dağıtması için önlem alınmasını isterler. Vali tedbir alınacağını söyler ve gelenleri teskin eder. 14 Nisan Çarşamba sabahı Ferik (askeri kumandan) ve bir Ermeni Piskoposu eşliğinde elli kişilik bir askeri tabur olayların olduğu yere hareket eder. Saldırganlar kaçar ve önce tüfek, bıçak, kılıç, sopa ile saldırı, sonra yağmalama, sonra yangın şeklinde devam eder.
Bu noktada İngiliz Konsolos Yardımcısı Doughty-Wylie'nin olaylara karıştığını görürüz; kendisi olayların başladığı gün Adana'dadır. Doughty-Wylie Mersin Konsolosluğu görevi nedeniyle hükümet konağı nezdinde yaptığı girişimleri, kimlerle görüşüp ne cevaplar aldığını ayrıntılı bir şekilde aktarır. Aynı zamanda olaylar sırasında Müslümanların arasındaki farklılıklara işaret eder, Ermenilere yardım eden, saklayan, koruyan Müslümanlardan bahseder ve hocaların hepsinin kışkırtıcı rol oynamadığını, tam tersine ahaliyi sakinleştirmeye çalıştıklarını da vurgular. Üzerinde durduğu en önemli nokta olayların askeri müdahale ile bastırılabileceğine duyduğu inançtır; "200 asker yeterdi" diye ifade eder.
15-16 Nisan boyunca da devam eden saldırılarda birkaç yüz Süryani ile Rum da hayatlarını kaybederler. 16 Nisan'da Doughty-Wylie bir kez daha Vali ve Ferik ile görüşür, bu toplantıya Apostolik Piskopos ile Katolik Piskopos Terzian da katılır, Ermenilere silah bırakmaları söylenir, Terzian Müslümanlara da silah bıraktırılmasında ısrar eder; bir sonuç çıkmaz ama bu ilk olaylar serisi aynı akşam Adana'da sona erer.

Bu gelişmeler, 9-16 Nisan olaylarını birinci katliam olarak niteleyen yabancı kaynaklarda en çok anılanlar arasındadır. 24-26 Nisan arasındaki gelişmeler de ikinci katliam adıyla İhsan Fikri'nin gazetesindeki yazısına bağlanarak anlatılır.

Bu arada 21 Nisan'da Avrupa savaş gemileri Mersin açıklarına demir atmış beklemektedirler. 22 Nisan'da İtidal'de İsmail Sefa imzalı bir yazı Ermenileri içişlerine yabancıları karıştırmakla suçlar. 23 Nisan Cuma günü Fransız konsolosunun da katıldığı İngiliz yedek subaylarından oluşan bir heyet karaya inip teftiş yaparlar, 24 Nisan'da gemilerine dönerler. Bunu Mahmud Şevked Paşa'nın İstanbul'a girdiği haberi ile Beyrut ve Şam'dan da Adana'ya yeni askerlerin geleceği haberi takip eder. 24 Nisan'da ise Rumeli'den askerler gelir Adana'ya. Ertesi gün Pazar ayinlerinden sonra Rumeli askerleri arkalarında yerel askerler ve arkalarında ahali Abkaryan Mektebi'ne ilerler. Bu anlatılanlara göre ikinci katliam bu saldırı ile başlar ve diğer kilise ve okullara sıçrar, ki hepsine Ermeniler yoğun bir şekilde sığınmaktadırlar. Doughty-Wylie 26'sında yine valiye çıkar ve öğleye doğru ortalık sakinleşir.

Olayları Ermenilerin Kilikya Krallığı kurmak amacıyla başlattıklarını iddia eden ve Türkiye'deki yayınlarda en çok yer verilen teze göre bu ikinci olaylar serisi 24-26 Nisan arası Ermenilerin yeni gelen askerlere silahla saldırması üzerinden anlatılır.

Adana şehri dışında vilayetin diğer yerlerinde yaşananların başında da Cebel-i Bereket sancağı gelir. Mutasarrıf Mehmed Asaf'ın şiddetle reddettiği pek çok iddia vardır. En önemlisi halka şahsen silah dağıttığı ve Payas hapishanesindeki 3000 mahkumu salıverdiği iddiasıdır. Çokmerzmin-Dörtyol ve Erzin (Yarpuz) sancak merkezinde, olaylar 16-26 Nisan arası aralıksız devam eder. En çok can kaybı Adana şehrinden sonra bu sancakta görünüyor. Mehmed Asaf'ın suçladığı Piskopos Muşeg de buradaki kilisede görevlidir.

15 Nisan'da Adana'nın kazalarında, Misis, İncirlik,Ceyhan (Hamidiye), Osmaniye; 16 Nisan Tarsus; 17 Nisan Sis (Kozan) gibi yerlerde de Adana'dakilere çok benzeyen olaylar yaşanır. Tarım alanlarının içindeki bu yerleşimlerdeki olaylar çiftliklere de sıçrar ve pek çok yerdeki gasp iddiasına buralardaki topraklar da dahildir. Öldürme, yağmalama, yangın şeklinde devam eden sürece genellikle Müslümanlarca gerçekleştirilen gasp, ihtidaya zorlama, para karşılığı koruma teklif etme ve tecavüz olayları da eklenerek anlatılır. Bunların en şiddetlileri bugün Bulanık ismiyle anılan Bahçe kazasında diye kaydedilmiştir; Bahçe müftüsü baş sorumlu olarak gösterilir. Haçin ve Feke gibi yoğun Ermeni nüfuslu yerler olayların dışında kalabilmiş, silahlı direnç göstererek can ve mal kaybına uğramadan olayları atlatmıştır. Buralarda olayların 17'sinde başladığı söylenerek, Ermenilerin olası saldırılara önceden hazırlandıklarının bilinmesinin önemli olduğu ifade edilir.


Mayıs-Ağustos 1909: Cezai Süreç

Nisan sonunda Vali Cevad Bey ile Ferik Mustafa Remzi Paşa azledilir. Yeni Vali Babanzade Zihni Paşa olurken, askeri birlikler komutanlık, jandarma ve polisten oluşan müretteb birlikler haline getirilir, başına da Kurmay Albay Boşnak Mehmed Ali Bey geçer. Yeni vali bir tahkikat başlatır ve bu tahkikatın sonunda ölü sayısı 1900 Müslüman, 1500 Hristiyan olarak verilir. Bu arada biri Adana'da diğeri Cebel-i Bereket'te olmak üzere iki ayrı Divan-ı Harp kurulur. Her bir Divan-ı Harb'in de birden fazla soruşturma heyeti vardır. İstanbul'dan da iki heyet gelir. Birincisinde Şura-yı Devlet üyesi Faik Bey ile Cinayet Mahkemesi üyesi Artin Mosmorciyan Efendi vardır. Heyetin başına da Mersin Mutasarrıfı Esad Bey getirilir.

İkinci bir heyet de Meclis-i Mebusan'dan gelir. Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal'in başkanlık ettiği heyette, Tekirdağ Mebusu Hagop Babikian ve ayrıca Arif Bey ile Musdikian Efendi vardır.




Divan-ı Harpler, eski vali ve ferik hakkında azl kararı almaktan başka bir şey yapmaz ama Cebel-i Bereket mutasarrıfına farklı bir muamele uygun görülür. En büyük can kaybının olduğu yerin en yüksek yetkilisinin, Mutasarrıf Mehmed Asaf'ın sorumluluğu iyiden iyiye araştırılır. Liva tahrirat müdürü de önceden işten el çektirilmiş olmasına rağmen bir ay içinde makamına döner ve Mehmed Asaf'ın aleyhine tanıklık eder. Mehmed Asaf da aslında önce Adana Divan-ı Harb'ine çıkarılmıştır fakat yetkisizlik kararı ile bu bir ay içinde liva tahrirat müdürünün ifadesinin ardından Cebel-i Bereket Divan-ı Harbi'ne gönderilir. Mehmed Asaf, aleyhinde olanları Ermeni taraftarlığıyla suçlar. Beraat etmesine rağmen Adana'dan ayrılamaz, Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa'nın emri ile beklemektedir.

Beklenen mebus heyetinin raporudur. Öte yandan Yusuf Kemal'in başkanlık ettiği heyet de öncelikle Doughty-Wylie'nin yardımlarını ve ifadesini alır. Bu sırada Adana vilayeti Hristiyanlarının liderleri devlete ve meşrutiyete bağımlılıklarını beyan eden bir deklarasyon yayımlar. Mebus heyetinin raporu hiçbir zaman su yüzüne çıkmamış, heyet üyesi Babikian'ın ani ölümü ile işe bir de muamma karışmıştır. Yusuf Kemal ile Babikian'ın rapor üzerinde anlaşamadığı söylenegelir ama Yusuf Kemal'in anılarında böyle bir fikir ayrılığından bahsedilmez. Öte yandan, raporun bir kopyasının Patrikhane'de olduğu da söylenegelir. Ancak Doughty-Wylie bütün raporla ilgili epey bilgi verir. Babikian'ın 9 Temmuz'da Tasvir-i Efkar'da yayınlanan bir ifadesi mevcuttur. İtidal'de de basılan bu sözler Ermenilerin suçsuzluğuna işaret eder.

Bu arada Temmuz ayı çok hareketli geçer. Patrikhane de bir soruşturma heyeti gönderir ve yabancı basın ile yerli basında Ermeni komitelerinin suçlu olmadığı görüşü çoklukla yer almaya başlar. Yani mebusların soruşturma heyeti,bunun ardından gelen Patrikhane soruşturması, Divan-ı Harp,kararlarının sorgulanmasına yol açar. Bu kargaşanın üzerine de Adana Divan-ı Harb'i istifa eder, Mehmed Asaf'ın beraati bir kenara kaldırılır ve Cemal Paşa (o zamanlar
Cemal Paşa 37 yaşındadır ) vali olarak atanır.

Vali Cemal Paşa- İttihat ve Terraki'nin üç paşasından biri


Hükümetin tavrı açıkça değişmiştir. Bu da bir kırılma noktasına işaret eder. Arşivdeki belgelerin Nisan-Ağustos arası son derece az olması, Ağustos sonrasında ise bir yıl boyunca çeşitli şekillerde Adana iğtişaşı ile ilgili yazıların çokça olması da buna işarettir. İlk aylarda belgeler Adana Vakası diye alelade bir asayiş sorunu gibi ele alınırken, Ağustos itibarıyla iğtişaş sözcüğü benimsenmiştir.Ve konu ile ilgili ayrıntılar hep bu iğtişaş çerçevesi içinde ele alınmıştır.

Cemal Paşa'nın Ağustos'ta yaptığı ilk iş olayların şiddetini kabul etmektir. Yeni vali gelir gelmez Adana halkına hitaben bir metin hazırlar ve bunu şehrin çeşitli yerlerinde beyan ettirir. Ana maddesi suçu yerel hükümete atmak ve yerel hükümetin sorumluluğunu Osmanlılık tarihinde bir kara sayfa olarak nitelendirmek. Cemal Paşa yeni Adana hükümetinin bunları aşacağını ve Ermenilerin zararlarını karşılamak için hemen girişimlerde bulunacağını da beyan eder. Anılarında da az sayıda Müslümanın idam edildiği doğru değildir diyerek 47 Müslümanı ve bir Ermeni'yi idam ettirdiğini ifade eder.



Mehmed Asaf bu arada mebus heyetinin söylediklerinin yalan olduğunu iddia eder. Adana'da ikinci bir Divan-ı Harp kurulur, başkanlığında İzmir kumandanlığından Ferik İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuad Cebesoy'un babası) bulunmaktadır. Asaf buna itiraz etmek ister ama irade-i seniyye ile kurulmuş olan bu Divan-ı Harb'in de önüne çıkar. Bunlar da menn-i muhakeme kararı alırlar.Cebel-i Bereket Divan-ı Harb'i ise dört yıl görevden uzaklaştırma verir. Mehmed Asaf, Cemal Paşa'nın bütün itirazlarına rağmen bir ay sonra İstanbul emri ile azad edilir ve Paris'e gider.(İstanbul'da Hüseyin Hilmi Paşa ile (Sadrazam) görüşmeye gider. Paşa ortalıklarda dolaşmamasını söyler).

Sonuçta Cemal Paşa'ya göre 17 bin Ermeni, 1850 Müslüman ölmüştür. Adana Piskoposluğu raporuna göre 17.844. Patrikhane soruşturma heyeti raporu 21.361 diyor. Çeşitli konsolosluklara göre 20 bin ölü var. Osmanlı Bankası hasarı 5 milyon lira olarak hesaplıyor. Yine Piskoposluk raporuna göre toplam 24 kilise, 16 okul, 2323 ev, 24 han, 3 otel, 2 fabrika, 1429 bağevi, 253 çiftlik, 1002 çoban kulübesi, 523 dükkan ve 23 değirmen hasar görür. O zamanlar Adana'da 20 çırçır fabrikası, 50 han, 12 otel,1 2 tiyatro kumpanyası, 20 camii ve 12 kilise var.

Cemal Paşa vali olunca ev ve dükkanların yeniden yapılması için kredi bulur. Bir de İnşaat Komisyonu kurar.Dört ay içinde Ermeni Mahallesinin yeniden yapılması sağlanır. İğtişaştan sonra kurulan bu mahalle Çarçabuk Mahallesi adıyla anılır.

Ağustos 1909'da Adana'nın İkinci Divan-ı Harb'i eski vali, ferik, Mersin mutasarrıfı ve Tarsus kaymakamı hakkında davanın yeniden görüşülmesine gerek olmadığı kararını alır. Bu mahkeme pek çok davaya bakmaya başlar ve tecavüz, silahlı saldırı, gasp, yağmalama ve cinayet suçlarından pek çok ceza verir. Şikayetlerden bir tanesi ise hiç kabul görmez; bazı Ermenilerin kızlarının zorla ihtida ettirilerek rızaları dışında evlendirildiklerine dair şikayet reddedilir. Diğerleri için verilen cezaların büyük bir kısmı kürek cezasıdır ama 14 Nisan'da iki Ermeni'nin öldürülmesi olayına katılan şahıslar da, olayı kimin başlattığı konusu bahsedilmeksizin ceza yer. Aynı şekilde Bağdadizade Abdülkadir'e de sürgün verilir. Yani olayları kimin başlattığına dair iki zıt tezin sözkonusu ettiği bütün kişiler eşit olmasa da ceza görür.

Cemal Paşa'nın valiliği ile birlikte Eşya-yı Menhube Komisyonu da kurulur ve gaspedilen mallarını isteyen Ermenilerin dilekçeleri görülür. Bir yıl boyunca arşivde bunları takip etmek mümkündür ama bu bir yıl içindeki belgelerin çoğu, olaylar sırasında Ermenilere yardım eden Müslümanlarla ve bazılarına verilen nişan ve madalyalarla ilgilidir. Örneğin,tensikat sırasında açığa alınan Binbaşı Mehmed, Kozan Ermenilerini koruduğu gerekçesiyle ve Patrikhane'nin girişimi ile taltif edilmiş ve Halep Jandarma Kumandanlığı'na getirilmiştir. Benzer biçimde Cebel-i Bereket ve Kozan'da Hristiyanları koruyan Müderris Mustafa Efendi'ye Mecidiye nişanı ve iftihar madalyası verilir. Bölgenin yeniden yapılanması için aktarılan yardımlar da bu örneklerin arasındadır, örneğin Tarsus Ermenilerinin evlerinin yeniden yapılması için talep edilen yardım verilir.

Yrd.Doç.Dr.Meltem Toksöz

"The Çukurova. Yayımlanmamış doktora tezi, Binghamton, SUNY Binghamton Üniversitesi, 2001


Kaynak

Fotoğraf: turkishny.com /tr.wikipedia.org / turksandarmenians.marmara.edu.tr/ resimliadanatarihi


__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
6 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 12.10.15, 21:12   #12
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar

42. Otuzbir Mart Vakası- Harekat Ordusunun İstanbul’a Yürüyüşü / 1909






31 Mart İsyanının Nedenleri


Asilerin ilk başta meclisin önünde toplanarak dileklerini mebuslara aktarmak istemeleri, olayın meşrutiyetçi demokratik boyutunu gösterir.

Serbesti, Zaman, İkdam
gazetelerinde, asker ve din adamlarının Kanun-u Esasi'ye bağlı olduklarının sık sık dile getirilmesi de bir başka ipucudur. Peki ama, demokratik bir gövde gösterisi nasıl olup da bir 'irtica' olayına dönüşmüştü?

Bunun için biraz daha geriye, isyandan tam 8 ay 21 gün önce (10 Temmuz 1324/23 Temmuz 1908) ilan edilen Meşrutiyet' in günlük yaşamda yarattığı değişikliklere göz atmak ve bunların siyasal ve toplumsal bağlamdaki gelişmelerdeki yansımalarını değerlendirmek gerekiyor.


Günlük Yaşamın Değişmesi

2. Meşrutiyetin ilanını İstanbul'luların dinmek bilmez sevinçlerini ifade ettikleri sonu gelmez gösteriler izledi.
Hürriyet kahramanları Niyazi, Enver ve Eyüp Sabri'nin

fotoğrafları elden ele geziyor, adlarına şarkılar besteleniyor, kartpostallar bastırılıyordu.Hürriyeti herkes kendine göre anlıyordu: Meşrutiyeti herkesin istediğini yapma özgürlüğü olarak kabul edip işlerine gitmeyenler bile vardı.

Öyle ki, sonunda İttihat Terakki
'herkesin işinin gücünün başına dönmesi gerektiğine' dair birkaç bildiri yayınlamak zorunda kaldı.

Meşrutiyet'in ilanından sonra onlarca yeni gazete ve dergi kuruldu; bu gazete ve dergilerde kadınlar da yazmaya başladı.

Kadınların sesi siyasal yaşamın içinde de
duyuluyordu. Yaşam değişmişti; farklı siyasal olaylara tepki olarak boykotlar, bağış kampanyaları, balolar düzenleniyor toplantılar yapılıyordu.


Siyasal Muhalefetin Doğuşu

2 Eylül'de İstanbul'a dönen Prens Sabahaddin ve taraftarları İ.T.'den bekledikleri yakınlığı göremeyince bir muhalefet partisi kurdular. 17 Eylül 1908'de kurulan bu partinin adı Ahrar (Hürler, Liberaller) Fırkası idi. Ahrar, 31 Mart'a dek birbirlerinden çok farklı muhalif grupları bir araya toplayan siyasal bir şemsiyeye dönüştü.

Geleneksel güç odakları olan Saray (Abdülhamid) ile heyet-i vükelanın yanı sıra,
siyasal yaşamın yeni unsurları olarak İttihat- Terakki ve Ahrar da karşı uçlarda yerlerini aldılar. Çoğunlukla genç subay ve küçük memurlardan oluşan İ.T., Meşrutiyet'in ilanından sonra hemen iktidara gelemeyip hükümeti denetlemekle yetindi. Bu ortamda gerçekleştirilen seçimlerde (Kasım 1908), İ.T.'nin listesindeki adayların hemen hepsi meclise girdi. Ama bunların çoğu İ.T.'li değil, sadece istibdada karşı olmalarıyla tanınan kişiler olduğundan, İ.T. 17 Aralık 1908'de açılan Meclis-i Mebusan'da kendi mebuslarına söz geçiremeyince baskıya başvurdu. Bu, muhalefeti daha da şiddetlendirdi; muhalefetten Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi'nin öldürülmesi siyasal gerginliği alabildiğine tırmandırdı.


Dış Bunalım

2. Meşrutiyetin ilanını izleyen Ekim ayında, yüzlerce yıldır Osmanlı egemenliğindeki bazı Avrupa topraklarından siyasal statüleri hızla değişti. Abdülhamid'in böl ve yönet siyasası doğrultusunda, çeşitli Avrupa devletleriyle yürüttüğü denge politikasının sonucu özerk siyasal birimler, yani eyalet-i mümtaze olarak Osmanlı devleti çatısı altında yaşayan Bulgaristan Prensliği, Bosna-Hersek ve Girit vilayetleri, Meşrutiyetten sonra art arda koptu. Bulgaristan bağımsız krallığa dönüşürken Bosna-Hersek Avusturya'ya, Girit ise Yunanistan'a iltihakını ilan etti. Bu olaylar özellikle
Avusturya'ya karşı milliyetçi bir nefret doğdu. Avusturya mallarına boykot ilan edildi.

Dış bunalımın en önemli sonucu;

İttihatçıların zannettiği gibi tek başına Kanun-u
Esasi'nin devleti kurtaramayacağının anlaşılması ve halkın gözünde İttihat Terakki'nin itibarını düşürmesiydi.


Yeni Rejimin Reformları


Ordudaki değişiklikler: Yeni rejimin ordudaki ilk reformlarından biri, zamanın gerekleriyle bağdaşmayan askeri sistemde gerçekleşti: Prusya tipi disiplinin
uygulanmaya başlaması sonucu, eğitim sırasında namaz, abdest gibi askerin devamlılığını engelleyen dinsel ritüeller olabildiğince azaltıldı. Bu uygulama asker içinde grev hareketlerine yol açtı. Ne ki, er ve erbaş grevleri, İ.T. yanlısı mektepli zabitlerce şiddetle bastırıldı. Askeri sistemde bir başka önemli reform da, erbaşların zabit olma yolunun kapatılmasıydı.

Ulema ile ilgili değişimler: Ulemanın yeni rejimden hoşnutsuzluk nedenleri de, modernizasyon süreci içinde yönetici sınıf içindeki imtiyazlı konumlarına indirilen son
darbeydi.

Aslında bu bir asırdır devam eden bir süreçti. İ.T., İslam dinini devleti
kemiren doymaz bir kurt olarak gördüğünden, yeni rejimde ulemaya bir rol vermeyi asla düşünmedi. Medreseleri asker kaçağı yuvası olarak gördüğü için, yüzlerce yıldır askerlikten muaf tutulan medrese talebelerinden başarısız olanların askere alınacağını açıkladı.

Böylece ulema, İ.T. iktidarına karşı olan liberallerce kurulan Ahrar'a katıldı. Bu ittifakın en kesin kanıtlarına Derviş Vahdeti'nin Volkan gazetesinde rastlanır. Bu gazete 31 Mart'a çok yakın bir tarihte kurulan İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'nin de sözcülüğünü üstlenecekti.


31 Mart Ayaklanması (13 Nisan 1909)

İstanbul'da İngiliz yanlısı Sadrazam Kâmil Paşa'nın da desteği ile gerici ve dine dayanan Volkan gazetesini çıkaran, 6 Şubat 1909 tarihinde de "İttihad-ı Muhammedi” cemiyetini kuran Kıbrıs doğumlu "Derviş Vahdeti"; gerek gazetesinde gerekse kurduğu cemiyetin programında Kuran-ı Kerim ve şeriat hükümlerinin yürürlüğe gireceğini belirtmekteydi.

Ayrıca, Avrupa'da eğitim gördükten sonra yurda dönen batı ve
modern düşünceli subaylara ve İttihat Terakki Partisi'ne karşı halkı ve askerleri ayaklandırmaya çalışmaktaydı.

Söz konusu cemiyet, ayaklanmadan önce 20.000 kişilik bir kalabalıkla birlikte yeşil bayraklarla Ayasofya Camii önünde toplanmış ve "...şeriat emirleri ve Tanrı hükümleri bir tarafa bırakıldı. Din ve diyanet hâlâ ayaklar altında kalacak mı?..." gibi söylemlerle cahil halkı tahrik etmeye çalışmıştır.

Nihayet,
31 Mart 1325 (bugün kullandığımız takvime göre 13 Nisan 1909) sabahı erken saatlerde İstanbullular sokaklardan akın akın geçen askerlerin haykırışlarıyla
uyandılar. O güne dek Hürriyet Bekçileri (Nigehban-ı Hürriyet) adıyla tanıtılan Selanik 4. Avcı Taburu askerleri sokakları doldurmuştu. Alaturka saat 7'de (gece yarısı) subaylarını bağlayan er ve erbaşlar, Arnavut Hamdi Çavuş önderliğinde, isyan sarhoşluğuyla haykırıp ateş ederek Meclis'in bulunduğu Sultanahmet Meydanı'na doğru akıyordu.




'Yaşasın asker!', 'Şeriat isteriz'
çığlıkları ile bölünen derin bir uğultu meydanı sarmıştı.

Sarı elbiseli avcı askerlerinin süngüleri ışıldıyor, ellerindeki beyaz yeşil bayraklar sabah serinliğinde dalgalanıyordu. Alaturka saat 5'te (12.45) meydan hareketlendi; boru sesleri arasında ellerinde yeşil bayraklarla tekbir getirerek Divanyolu'ndan gelen kalabalık bir grup fark edildi.

Meydan bir anda 'papatya tarlasına' dönüştü: Gelenler, medrese talebeleri (suhte), cami hocaları, vaizlerden oluşan alt düzey ulemaydı.


İşte 31 Mart Olayı adıyla tarihimize geçen kanlı ayaklanma böyle başladı.

Asiler, kabinenin çekilmesini, II nci Tümen Komutanı Cevdet Paşa ile Hassa Ordusu Komutanı Musa Paşa'nın görevden alınmasını, ayrıca şeriat hükümlerinin kesin olarak uygulanmasını istiyorlardı.

Ayaklanmanın ilk günü
Tanin ve Şurayı Ümmet gazetelerinin matbaası basıldı, makineleri parçalandı. Lazkiye Mebusu Emir Şekib Arslan Bey ile Adliye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Ayrıca, ele geçirilen 20 ye yakın genç subaylar da kurşuna dizildi. Yıldız Kışlası subaylarından altısı kışlanın mutfağı önünde boğazlandı. Asar-ı Şevket zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşısı Ali Kabuli ise gemisinin erleri tarafından Yıldız Sarayı'na götürülüp Padişah Abdülhamit'in gözleri önünde şehit edildi. Gericilerin İstanbul'daki ayaklanmaları Bursa, Erzincan, Erzurum ve Adana vilayetlerine de sıçramıştı.

Ayaklanmanın ikinci günü Bursa'da hocalar ve
şeyhlerle birlikte binlerce insan ellerinde yeşil bayraklarla telgrafhane önünde toplanarak İstanbul'daki isyancıları desteklediklerine dair İttihad-ı Muhammediye Cemiyetine ve Kıbrıslı Derviş Vahdetî'ye telgraf çekmişlerdi.

Ayaklanma Heyet-i Mebusan üzerinde de etkili oldu. O gün İttihat ve Terakki üyesi mebuslar, can güvenlikleri olmadığı için meclise gitmediler. Bazıları İstanbul'dan uzaklaşırken, bazıları da kent içinde gizlendi. Bu arada ayaklanmacılar İttihatçı subaylarla mebusları buldukları yerde öldürüyorlardı. Hükümetin ve meclisin etkisiz kalmasıyla, II. Abdülhamid yeniden duruma egemen oldu. Ayaklanmayı başlatan muhalefet ise, herhangi bir programdan yoksun olduğundan önderliği elde edemedi.

İstanbul'da denetimi elinden kaçıran
İttihat ve Terakki asıl güç merkezi olan Selanik'teki 3. Ordu'yu harekete geçirdi. Böylece ayaklanmayı bastırmak üzere Hüseyin Hüsnü Paşa komutasında ve Redif Fırkası'nın Kurmay Başkanlığını Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı Hareket Ordusu kuruldu.

Harekat Ordusu Yüksek Rütbeli Subaylar


Ancak İstanbul kapılarında vaziyet değişmiş, siyasi mülahazalarla hareket edilerek kumanda Mahmut Şevket Paşa'ya bırakılmış, kurmay başkanlığına da Kurmay Binbaşı Enver Bey getirilmişti.

Ayaklanmacılar 23 Nisan'ı 24 Nisan'a bağlayan gece İstanbul'a girmeye başlayan Hareket Ordusu'na başarısız bir direniş çabasından sonra teslim oldular. Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan da bir gece önce Yeşilköy'de toplanarak Hareket Ordusu'nun girişiminin meşruluğunu onaylamışlardı.

Galata Köprüsü üzerinde konuşlandırılmış Hareket Ordusu askerleri


Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edildi ve ayaklanmacıların önderleri Divan-ı Harp'te yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldılar. Muhalefet hareketi önemli kayıplara uğradı. Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan'da II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmet Reşat'ın geçirilmesini kararlaştırmasıydı. Ayrıca II. Abdülhamid'in İstanbul'da kalması da sakıncalı bulunarak Selanik'te oturması uygun görüldü. Divanıharp II. Abdülhamid'i yargılamak istediyse de, yeni kurulan Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti bunu kabul etmedi.
1912'ye kadar Selanik'te ikamet eden Abdülhamit daha sonra Beylerbeyi Sarayı'na getirilecek ve 1918'deki ölümüne kadar burada hayatını sürdürecekti.

Derleme
Fotoğraflar: turkcebilgi.com / marifetdergi.com / bolugundem.com




43. Arnavutluk Ayaklanması / 1911- 1912

Katolik Arnavutlar, birbiri ile rekabet hâlinde olan Avusturya ve İtalyan kiliseleri tarafından açılan ve 1902 yılına kadar yabancı Fransiskanlar tarafından yönetilen okullarda eğitim almışlardır. Bu okullar özellikle Slav yayılmacılığına karşı Arnavut millî bilincinin güçlendiği merkezler olmuştur.

1908 Reval görüşmelerini takiben Firzovik ayaklanması olarak bilinen genel bir Arnavut ayaklanması biçiminde ortaya çıkmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasındaki gelişmeler Arnavutlar ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasında kurulmuş olan işbirliğini kısa sürede çatışmacı bir ilişkiye dönüştürmüştür.

1911 ve 1912 Arnavutluk isyanlarının temel nedeni İttihat ve Terakki’nin uygulamalarıdır. Meşrutiyetin ilan edilmesine rağmen verdikleri sözleri yerine getirmeyen İttihatçılar, siyasi ve sosyal patlamaya zemin hazırlamışlar Arnavut mebuslarının meclis içerisine yer almasına müsaade etmemişler. Sultan Reşad, Manastır ve Kosova’ya ziyarette bulunmuş, halkın gönlü kazanılmaya çalışılmış.

22 Haziran 1912’de gerçekleşen isyan ise doğrudan bir bağımsızlık isyanı olmayıp Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin önemli isimlerinden Dr. Rıza Nur’un anılarında belirttiği gibi itilafçılarında destek verdiği İttihatçı hükümete yönelik bir isyandı. Yakovalı Rıza, Priştineli Hasan’ın idare ettiği isyan ile İstanbul arasındaki irtibatı kendisinin sağladığını Rıza Nur söylemektedir.

Doktor Rıza Nur


Arnavut isyancıların yayınladığı beyannamede hükümetin düşürülmesi, seçimlerin tekrar yapılması, askeri hizmetlerin mahalli olması ve resmi işlerde Arnavutçanın da kullanılması talep edilmiş. Beyannamede dikkati çeken hususlardan biri de isyancıların “Osmanlı devleti ve hilafetine bağlı oldukları asıl amaçlarının Osmanlının haklarını korumak ve hakiki bir meşrutiyet rejimine geçmek olduğu belirtilmiş. İsyanın askeri liderlerinden Tayyar Bey’in mahkemede verdiği savunma dikkat çekicidir. Kendisinin bir Osmanlı askeri olmaktan daima şeref duyduğunu din-i İslamın birliğinin tüm hayatlardan daha önemli olduğunu yalnız despot kabul ettikleri İttihatçıları yönetimden uzaklaştırmayalı amaçladıklarını belirtmişti.
__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
5 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 15.10.15, 19:18   #13
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar



Osmanlı Devleti’nin girmiş olduğu 1. Dünya Savaşı’nı noktalayan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile Türk tarihinde Milli Mücadele adı verilen yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem, mütareke şartlarının uygulanması sırasında yaşanan işgaller, azınlık terörü gibi her türlü olumsuzluğu içeren bir dizi uygulamaya karşı Türk halkının başlattığı direnme ruhu ile alevlenen Kurtuluş Savaşı’nı ve ardından gelen yeni Türk devletinin varlığının ve bağımsızlığının dünya devletlerince kabul edilişini kapsamaktadır.


Mütarekenin imzalanmasından sonra ülke tam anlamıyla bir kaosa sürüklenmiştir. Bütün devlet dengelerinin bozulduğu bu ortamda birbiri ardına kurulan hükümetler uzun ömürlü olamamış, hiçbir kabine bu durumun üzerine yüklediği ağırlığı taşıyamamış ve bu felaketten çıkış için sağlıklı fikirler üretememiştir. İtilaf Devletleri 1. Dünya Savaşı sırasında kağıt üzerinde paylaştıkları Osmanlı topraklarını bu defa fiilen bölüşmeye başlamışlar ve yürüttükleri işgaller Türk halkı için zor bir dönemin başlayacağını ortaya koymuştur. Bununla birlikte, imparatorluk bünyesinde yüzyıllardır barış ve huzur ortamında yaşamış olan azınlıkların, özellikle Ermeniler ve Rumların Türk topraklarında kendileri için bağımsız yeni yurtlar kurma girişimleri de silahlı çeteler vasıtasıyla yeni bir boyut kazanarak Müslüman ahali ile anılan azınlıklar arasında önemli olayların çıkmasına yol açmıştır.

Böylesine büyük bir otorite boşluğunun oluştuğu bir ortamda, yaşanan olumsuzluklar arasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde değişik zamanlarda ve farklı nedenlerle ortaya çıkan iç ayaklanmalar çok önemli bir yer tutmaktadır. Tarih boyunca çeşitli milletler kendilerini sömüren yabancı devletlere karşı ayaklanarak bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Bu, anlaşılması kolay bir konudur. Ancak aynı ülkenin insanlarını çeşitli sebeplerle karşı karşıya getiren iç ayaklanmaların açıklaması zordur. Zor olduğu gibi dramatik olaylara ve kapanması uzun sürebilecek yaralara da sebebiyet vermesi mümkündür.

1919-1923 yılları arasında gerçekleşen iç ayaklanmaların temelinde çeşitli etkenler yatmaktadır. Dış etkenlerin özünü İtilaf Devletlerinin istek ve çıkarları oluştururken, iç etkenler daha fazla çeşitlilik göstermektedir. Ayaklanmalar tek tek incelendiğinde de görüleceği gibi başlıca etken olarak İstanbul Hükümetleri ile Kuvayı Milliye arasındaki çekişme göze çarpmaktadır. Bunun yanı sıra etnik farklılıklar temelinde gelişen ayaklanma girişimleri ve nihayet liderlik yarışı sebebiyle baş gösteren ayaklanmalara da tanık olunmuştur.

Milli Mücadelede yaşanan iç ayaklanmaların kronolojik sıralaması aşağıdaki gibidir.



Ayaklanmalar ve Tarihleri

1. Ali Batı Ayaklanması / 11 Mayıs-18 Ağustos 1919

11 Mayıs – 18 Ağustos 1919 tarihlerinde baş gösteren ve Midyat, Nusaybin, Ömerkan, Dirilömer çevresinde etkileşen bu ayaklanma, İngilizlerin Osmanlı topraklarında ayrılıkçı güçleri kışkırtarak, onlar aracılığıyla bölgede dolaylı bir etkinlik sağlama politikasına uygun düşen tipik bir örnektir. Bu bölgede yaşayan söz sahibi kişiler, İngilizlerin kışkırtmalarıyla bir Kürdistan oluşturulması fikrini yayma çabasında bulundukları sırada, bu rüzgardan etkilenen Ali Batı diğer yandan da kendisinin İstanbul Hükümetinin Mardin Temsilcisi olduğu yolundaki propagandalarla etkinliğini artırmaya çalışmıştır.

11 Mayıs 1919 günü emrindeki yüz silahlı adamı ile Nusaybin’e gelen Ali Batı’ya İlçe Kaymakamı ve burada bulunan 24. Alay Komutanı ilk müdahaleyi nasihat yoluyla yapmışlarsa da, buradaki askerî kuvvetin kendi sayılarından daha az olduğunu anlayan Ali Batı her ikisini de tehdit etmiş ve daha da ileri giderek hapishanedeki mahkumları serbest bırakmış ve halktan zorla para ve insan toplamaya başlamıştır. Bunun üzerine 5. Tümen Komutanlığının emri ile civardaki askerî kuvvetler birleştirilerek Ali Batı’nın üzerine gönderilmiştir.

4 Haziran’da Mekre yakınlarında bozguna uğratılan Ali Batı, bir grup adamıyla kaçmayı başarmıştır. 5. Tümen Komutanı, 6 Haziran’da bir bildiri yayınlayarak, köylülerin ve aşiretlerin bu eşkıyaya yardımda bulunmamak şartıyla serbest olduklarını ilan etmiştir. Devam eden takip sonucunda Ali Batı 18 Ağustos’ta gizlendiği Medah mevkiinde kıstırılmış ve yapılan çarpışma neticesinde ölü olarak ele geçirilmiştir.




2. Ali Galip Olayı / 20 Ağustos-15 Eylül 1919


Ali Galip Olayı, Sadrazam Damat Ferit Paşa hükûmetinin, Elazığ Valisi Ali Galip Bey’in önderliğinde Sivas Kongresinin yapılmasını engellemeye ve Mustafa Kemal Paşa'yı ortadan kaldırmaya, Heyet-i Temsiliye ve Milli Mücadeleyi durdurmaya çalıştığı girişimdir.

Bu olaya Elazığ Valisi Ali Galip Bey'in yanı sıra Malatya Mutasarrıfı Halil Bey, İngiliz istihbarat Binbaşısı Covbertin Noel ve Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucularından olan Kürt aşiret reislerinin oğulları da katılmıştır.

Damat Ferit Sadrazamlığındaki Hürriyet ve İtilaf Fırkası Hükümeti, İngiltere ile iyi ilişkiler kurularak saltanatın sürdürülebileceğini düşünüyordu. Ferit Paşa 5 Nisan 1920 tarihinde Sadrazam olur olmaz İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robbeck ile milli kuvvetlerin durdurulması hususunu konuştu. İngiliz'lerin desteği ve onayı ile milli direnişi kırmak için Hilafet Ordusu'nu kurdurdu, Kuva-yı Milliye'cilerin öldürülmelerinin farz olduğunu belirten fetva çıkarttırdı.

9. Ordu Müfettişi, Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran 1919 tarihinde imzaladığı Amasya Tamimi'nde İstanbul Hükumetinin düşman devletlerinin baskısı altında ve acz içinde olduğu; milleti, yine kendisnin azim ve kararlılığının kurtacağı belirtilmekteydi. Gizlice yayınlanan fakat muhtemelen sızdırılan Amasya Tamiminden sonra Hükümet, idari bir tasarruf görüntüsü altında Mustafa Kemal Paşa'nın görevini bırakarak derhal İstanbul'a dönmesini istedi. Ancak Mustafa Kemal bu çağrıyı dinlemedi. Amasya Tamimi'nde alınan kararlardan birisi de Sivas'ta bir kongre toplanmasıydı. Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları ile birlikte yazdığı Amasya Genelgesi'ni 15. Kolordu Komutanı Kazım'a (Karabekir) gönderip onun da onayını aldıktan sonra 22 Haziran 1919 tarihinde Anadolu'daki bütün askeri birlik komutanlıklarına ve valilere göndermişlerdi. Amasya Genelgesi, İstanbul Hükümeti ile iyi ilişkiler kurma ihtimalini de ortadan kaldırmıştı. Amasya genelgesinin ardından iplerin koptuğunu anlayan Mustafa Kemal Paşa, hükümet onu azletmeden askerlikten ve 9. Ordu müfettişliğinden istifa etti. 8 Temmuz 1919 gecesi Harbiye Nazırı ile telgraflaşan Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişliğinden ve askerlikten istifa etmiş, kendi deyimiyle Sine-i Millet'e dönmüştü.

Sade bir delege olarak katıldığı Erzurum Kongresi'nde başkan seçildi. Erzurum Kongresi'nde kararları Heyet-i Temsiliye başkanı olarak askerlikten ve geniş yetkilerle donatılmış 9. Ordu Müfettişliğinden istifa etmiş bir eski subay olarak imzaladı. Kararlarının yazılmasında etkili oldu, manda ve himayeyi çözüm olarak gören, büyük devletlerin işgaline karşı koymanın imkânsız olduğunu düşünen delegeleri düşüncelerinden vazgeçirdi, İstanbul hükümetinin otoritesine meydan okuyan Heyet-i Temsiliye'nin (Temsilciler heyetinin) seçilmesine ve Karadeniz ve Doğu Anadoluda kurulmuş Müdafaa-i Hukuk derneklerinin Doğu Anadolu Müdafaa-i hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilme kararına imza attı.

İngiliz Yüksek Komiserliği İngiliz Dışişleri'ne Anadolu'da işgale karşı oluşan milliyetçi halk hareketi hakkındaki endişelerini rapor etmekteydi. Müdafayi Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri ile bunların bir araya getiren ve örgütleyen Mustafa Kemal'in engellenmesi hem İngiliz hem de İstanbul Hükümetinin ortak çıkarına uygun düşüyordu. İngiltere, milli kuvvetlerin bolşevikler ile birleşip boğazları, Musul ve Kerkük'ü tehdit edeceğinden endişe ediyordu.

Olay İstanbul'da Damat Ferit hükümeti, İngiliz Yüksek Komiserliği ve Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucusu da olan bazı Kürt ileri gelenleri arasında bir komplo olarak planlanmıştı. Dahiliye Nazırı Adil Bey 1 Eylülde Ali Galip ile Sivas'a vali olarak gitmesi konusunda pazarlık yaptı. Ali Galip'in oradaki görevi Doğu vilayetlerinde gaile çıkarmaya çalışanların kışkırtmalarını engellemek ve karşı koyanları yakalamaktı. 3 Eylül 1919 tarihinde Dahiliye Nazırı Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa Ali Galip Bey'e bir eminame verdiler. Bu emirname 7 Eylülde Mustafa Kemal Paşa'nın eline geçti. Emirde Ali Galip'in bölgedeki Kürt aşiretlerinden güvenilir 100-150 silahlı süvari toplayıp Sivas'a gitmesi ve toplantıya meydan vermemesi isteniyordu. Ali Galip görevi kendisini Mirlivalığa yükseltilmesi sözünü alarak kabul etti. 1911 yılnda askerliği bırakmıştı o tarihten itibareki kıdemini alacaktı. Plana göre sözde postayı soyan ve öldürenleri takip etmek maksadıyla galeyana gelmiş silahlı Kürt ahali, önce Malatya'da toplanacak sonra da Sivas üzerine yürüyecek ve Mustafa Kemal Paşa'nın etkisizleştirilmesinde Ali Galip Bey'e yardımcı olacaklar ve Sivas Kongresi'nin yapılmasına önleyeceklerdi. Ne İstanbul Hükümeti ne de İngilizler gayri meşru bir iş yapmamış olacaklar, bölgesel bir ayaklanma sonucu zaten görevinden istifa etmiş olan bir Osmanlı paşası tutuklanacak (veya öldürülecek) ve Sevr anlaşması şartlarına hükümetten izinsiz direnen halktan seçilmiş temsil heyetide bundan nasibini alacak ve dağalacaktı.

Mustafa Kemal'in olayın tertipçileri hakındaki çok sert ifadeleri yazışmalarında açıkça görülmekteydi. 7 Eylülde teşebbüsün yapılacağının anlaşılması üzerine Kemah eski mebusu Sağırzadelerden Hâlet Bey'e gönderdiği 9 Eylül 1919 tarihli telgraftaki ifadelerinden Mustafa Kemal'in kızgınlığı anlaşılmaktaydı.

Kürdistan Teali Cemiyeti ileri gelenlerinden bazıları, İstanbul'da İngiliz Yüksek Komiser Müşaviri Tom Hohler'in gözetiminde İngiliz İstihbarat subayı Covbertin Noel'in de katılımıyla 1919 Temmuzunda bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda İngiliz görüşü, İstanbul Hükümeti'nin onayı olmadan Kürt aşiretlerin kendi başlarına bir harekete girişmemeleri şeklindeydi. Ayrıca gizliliği ortadan kalkan İngiliz belgelerine göre bu toplantıda Yüzbaşı Noel ve Kürt cemiyeti ileri gelenlerinin dikkat çekmemek için birbirlerinden ayrı olarak bölgeye gitmeleri kararı alındı. Buna göre bölgeye gizlice gidecekler ve Halep'te buluşacaklardı.

Sivas Kongresi'nin dağıtılması ve Mustafa Kemal Paşa'nın ortadan kaldırılmasını amaçlayan girişimi başlatanların İngiliz Hükümeti'nin bilgisi ve desteği dahilinde Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleri ve İstanbul Hükümeti olduğu görülmektedir.

22 Aralık 1918 tarihinde Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyyit Abdülkadir ve Mevlanzade Rıfat gibi cemiyet üyeleri ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası mebuslarından Konya mebusu Zeynelabidin, Karesi mebusu Vasıf ve Mustafa Sabri Efendi'nin katıldığı bir toplantı yapılmıştı. Bu toplantıda saltanata ve halifeye bağlı kalmaları koşuluyla Hürriyet ve İtilaf Partisi Hükümeti tarafından kendilerine bağımsız Kürdistan sözü verilen bir anlaşma imzalanmıştı. İngiliz Yüksek Komiser Müşaviri Tom Hohler, raporunda Kürtlerin özerklik sözü karşılığında Mustafa Kemal'i yoketme vazifelerini yerine getirmek mecburiyetinde olduklarını bildirir.

Covbertin Noel, İngiliz istihbarat Yüzbaşısı

Tom Hohler, İngiltere İstanbul Yüksek komiser Müşaviri.

Noel ve Kürt Teali Cemiyeti üyeleri ile birlikte İngiliz Yüksek Komiserlğinde teşebbüsü planlanmasına katıldı.
Cemil Paşa oğlu Ekrem, Diyarbakırda ayrılıkçı faaliyetleri neticesinde Halep'e iltica etmiş sonra Yüzbaşı Noel ile birlikte Malatya'ya gelmişti.

Bedirhanlılardan Celâdet ve Kâmuran, Teşebbüsün İngiliz Yüksek Komiserliğinde planlanmasında hazır bulundular.

8 Haziran 1919 tarihinde Diyarbakır Vali Vekili Mustafa Bey, 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf çeker. Telgrafında bazı gençlerden oluşan Kürt Cemiyeti'nin İngiliz koruyuculuğunda bir Kürdistan kurma düşüncelerini yanlarında bulunan Süleymaniye Hâkimi (İngiliz subay) Mister Noel ile birlikte propaganda etmeleri üzerine halk arasında tepkiler oluştuğunu, bu durumun cemiyetler kanununa aykırı bulunduğunu ve cemiyetin kapatılarak haklarında yasal kovuşturma başlatıldığını yazar.

Diyarbekir 13. Kolordu Kurmay başkanı Halit, Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya şifreli bir telgraf çeker. Telgrafında Osmanlı subayları arasında şifreli telgraflaşmanın yasak edildiği bir dönemde İngiliz binbaşısı Noel'in İstanbul Hükümeti tarafından kendisine verilen izin belgesi sayesinde istediği kimselerle şifreli telgraflaşma yaptığından bahseder. Cemilpaşazade Ekrem ve Bedirhan aşiretinden Kâmuran ve Celadet ile birlikte Diyarbakır'da İngiliz himayesinde ayrı bir kürdistan kurmak isteyen faaliyetler içinde olduklarını bildirir. Cemil Paşa oğlu Ekrem'in bu faaliyetleri nedeniyle takibata uğradığı için Halep'e kaçtığını bildirir. Bu tarihlerde Kürt cemiyeti doğu illerinde örgütlenmeye çalışmaktadır.

15 Haziran 1919 tarihinde 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafa bir şifreli telgrafla cevap verir. Bütün milletin bekası ve bağımsızlığını kurtarmak için herkesin birleştiği bir dönemde yabancı bir devletin koruyuculuğuna sığınarak horlanmış ve tutsak yaşamayı seçen her türlü görüşlerin, ülkeyi bölücülüğe götürecek her türlü derneklerin dağıtılmasının pek yurtseverce ve zorunlu bir görev olduğunu yazar ve Kürt cemiyeti hakkındaki davranışın isabetli bulduğunu belirtir.

6 Eylül 1919 tarihinde, Kürt Teali Cemiyeti kurucularından Bedirhanlı aşiretinden Celadet ve Kâmuran ile Cemil Paşa ailesinden Ekrem yanlarında İngiliz Yüzbaşı Covbertin Noel ve silahlı kürtler koruyuculuğunda Malatya'ya gelirler. 15. Kolordu kumandanı Kâzım (Karabekir) Sivas'a Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf çeker. Telgrafında daha evvel Diyarbekir'de aleyhte propagandalar yapan İngiliz subay Noel ve yanındakilerin silahlı korumalarla geldiğini bu nedenle Malatya'daki 12. süvari alayının sayılarının az olması nedeniyle bu gruba müdahale etmeye yeltenmediğini ve bu şahısların tutuklanması için İstanbul'dan yardım istediklerini bildirdiğini yazar.

7-8 Eylül 1919 gecesi Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal paşa ile Malatya 12. Süvari Alayı Komutanı Cemal Bey arasında telgraflaşmalar sürer. Mustafa Kemal Paşa kimlerin olayın içinde olduğunu ve vaziyeti iyice kavrar. Mustafa Kemal Paşa Kumandan Cemal Bey'e ve telgraf müdürüne telgraflaşmayı hiç kimseye söylemeyeceklerine dair yemin ettirir. Malatya 12. Süvari Alayının 10-15 tane silahlı eri vardır, Noel ve grubu 20-25 silahlı Kürt ve bir İngiliz er ve Onbaşı ile gelmiştir.

Mustafa Kemal, 9 Eylül 1919 tarihli şifreli telgrafında bağımsız Kürdistan kurma propagandası yapan Cemiyetin kurucu üyelerinden Mevlanzade Rıfat, Bedirhanlılardan Kâmuran, Celâdet ve Cemil Paşazade Ekrem'in ile Elazığ Valisi Ali Galip ve Bedirhan aşiretine mensup sancak mutasarrıfı Halil Bey ve İngiliz Binbaşı Noel'in adlarını vererek bu kişilerin Malatya'ya geldiklerini ve güya postayı vuranları izlettirmek için çevreden silahlı Kürtler getirttiklerini yazar.

Tertipçilerin üzerine Mustafa Kemal Paşa'nın emirleri doğrultusunda çevre vilayetlerden askeri birlikler sevkedildi. Sivas'tan 2 süvari bölüğü, Harput'tan (Elazığ) 15. Alaya bağlı makineli tüfek bölüğü, Urfa'dan 12. Süvari Alayına bağlı bir birlik vilayeti basacaklarından şüphe edilen silahlı Kürtleri önlemek ve adları sayılan elebaşlarını tutuklamak üzere Malatya'ya doğru yola çıktılar. Bunun üzerine önce Binbaşı C. Noel ile Kamuran, Celadet ve Ekrem, arkasından Ali Galip ile Mutasarrıf Halil Kahta’ya doğru kaçıp, Bey Dağ’daki Reşvan Aşireti Başkanı Bedir Ağa’nın yanına sığınmışlardır.

Mutasarrıf Halil Rami'nin evinin etrafı sarıldı ve evinin telefon hatları kesildi. Mutasarrıf ve yanındakiler aceleyle atlarına binip kaçarken evinde bir belgeyi yanına almayı unutur. 16 Eylül 1919 tarihinde Malatya 3. Kolordu Emir Subayı Recep Zühtü Sivas'ta 13. Kolordu Komutanlığına telgrafla durumu bildirir. Bu belgede Mustafa Kemal ve yardakçılarının tepelenmeleri masraflarına karşılık olmak üzere bu buyruğa uygun olarak altı bin lira alınmıştır yazmaktaydı. Maraştaki Jandarma Yüzbaşısı Faruk Bey, Kâhta'da kaçakları izledi.


İngiliz istihbarat Yüzbaşı Noel ve elebaşlarının kaçış istikametlerin temsili gösterimi



Beydağ’da da yeni kuvvet toplama girişiminde bulunduğu anlaşılan Ali Galip üzerine kuvvet gönderilince bu defa Urfa’ya kaçmış, oradan da C. Noel’in çağrısı üzerine Halep’e gitmiştir.


Kaynak: tr.wikipedia.org





3. Birinci Bozkır Ayaklanması / 27 Eylül-4 Ekim 1919

Konya’da Ordu müfettişi bulunan Cemal Paşa'nın ayrılıp İstanbul’a gitmesi üzerine meydanı boş bulan Vali Cemal Bey Konya ve civarını menfi propagandalarla hakimiyeti altına aldı. Ordunun bir an başsız kalmasından yararlanan Vali hapishanelerdeki eşkiya ve katilleri çıkarıp silahlandırdı. Ayrıca İstanbul hükümetiyle de temas halinde olan Vali, oradan aldığı emirleri yerine getirmekten bir an geri durmuyordu. Vali Cemal Bey, Konya’yı kontrol altında tutan İtalyanları da milli harekete karşı kışkırtıyordu.

Durumun tehlikesini sezen Mustafa Kemal Paşa, Heyeti Temsiliye adına Albay Refet'i Konya'ya, durumu düzeltmek üzere gönderdi. Halkın da aleyhinde olduğunu gören Vali İstanbul’a kaçtı. Bu suretle Konya, Heyeti Temsiliye tarafından kazanılmış oldu.




4. İkinci Bozkır Ayaklanması / 20 Ekim-4 Kasım 1919

Durumu ilerisi için çok tehlikeli gören Heyeti Temsiliye, Yarbay Arifi (Karakeçili) bu bölgeye gönderdi. Bunun üzerine İstanbul hükümetinin adamı ve İngiliz dostu olan Zeynel Abidin, Yarbay Arifin kuvvetlerine karşı koymak üzere yanına topladığı 200 kadar silahlı adamıyla birlikte 20 Ekim 1919'da tekrar Bozkır’a girdi. Uzun süren çarpışmalardan sonra Yarbay Arif bölgeye hakim oldu ise de asilerin elebaşıları kaçıp dağlara saklandı.
__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
5 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 19.10.15, 20:19   #14
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar


5.
Kızılkuyu Olayı


Çumra’da toplanmakta olan birliklere katılmak üzere, Karaman’daki 139. Alay’dan gönderilen ve Yüzbaşı Musa ile makineli tüfek asteğmeni Abdülkerim komutasında 30 kişilik bir birlik, 28/29 Ekim gecesini Kızılkuyu’da geçirecekti.

Yatma zamanı gelince, hiçbir emniyet tedbirine gerek duymadan, erler camiye gitmiş, iki subay da köy odasında istirahate çekilmişti. Sabaha karşı köylüler, büyük bir kalabalık halinde subayların yattıkları odayı bastılar. Burada bulunan jandarmalar iki el ateş ettilerse de köylüler hemen jandarmaları ve subayları yakaladılar.Oradan camiye gittiler. Orada uyumakta olan askerleri de esir ettiler. Silahlarını ve birliğin, 41 hayvanını da aldılar.

Bununla yetinmeyen asiler erlerin üzerindeki paralarını ve şahsi eşyalarını alarak kendilerini serbest bıraktılar. Subaylara hakaret ve eziyet yaptılar. Bir hoca elinde daha evvelden verilmiş Bozkır asi liderinin imzasını taşıyan bir idam buyruğunu okudu, idamın yerine getirilmesi için, subaylara diz çöktürdüler.

O sırada halkın içinden bir vatansever, aklı başında birkaç kişinin karşı koymasıyla bu kararı uygulayamadılar. İdam hükmünün uygulanmasına Yarbay Arif kuvvetlerinin o yana doğru gelmekte olduğu haberinin de etkisi çok olduğunu unutmamak gerekir. Subaylar daha sonra bir köylü kadının yardımıyla kaçıp kurtuldular.


6. Şeyh Eşref Ayaklanması / 26 Ekim-24 Aralık 1919

Bayburt'un Hart bucağında Millî Mücadele için çalışanları “dinsiz ve şeriat düşmanı” olarak gösteren ve elde ettiği kolay başarılardan sonra şımaran Şeyh Eşref, kendisinin “peygamber” olduğunu ileri sürerek, bunu yanındakilere kabul ettirdi.

Şeyh Eşref ile başa çıkamayacağını anlayan İstanbul Hükûmeti, af yoluna gidilip olayın kapatılmasını, Mustafa Kemal Paşa ise, giderek büyüyen ve tehlikeli bir hâl alan olayın bir an önce bastırılmasını istiyordu.

Bunun üzerine, Erzurum’daki 15.Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın bölgeye gönderdiği Albay Halit Bey (Deli Halit) komutasındaki kuvvetler, Hart’a yaptığı ani bir baskınla Şeyh Eşref ve yanındakileri zor duruma düşürdülerse de isyancılar karşı koymaktan vazgeçmediğinden 24 Aralık 1919’da meydana gelen çatışmada Şeyh Eşref ve çevresindeki tarikat ileri gelenleri ortadan kaldırılıp adamlarının bir bölümü teslim alındı.



7. Ahmet Anzavur Ayaklanmaları



Birinci Anzavur Ayaklanması (25 Ekim - 30 Kasım 1919)

Ahmet Anzavur’un önderliğinde çeşitli aralıklarla gelişen ayaklanmalar, esasen Anadolu’daki direnişi kırmaya yönelen iç isyanlar arasında en önemlisi sayılabilir. Çünkü Batı Cephesinin oluşturulması ve Yunan işgalinin durdurulmasının gecikmesine sebep olmuştur.

Emekli Jandarma Binbaşısı olan Ahmet Anzavur, Milli Mücadeleye karşı tavır alarak saltanat ve halifeliğe bağlılığının karşılığında, özellikle Biga, Gönen, Manyas ve civarındaki Çerkezleri teşkilatlandırarak Kuvayı Milliyeye karşı bir güç oluşturmak amacıyla bu bölgeye gönderilmiştir.

Heyet-i Temsiliye Anzavur hareketini bastırmak için 31 Ekim 1919’da Albay Kazım’ı (Özalp) ve Salihli Cephesi Komutanı Ethemi görevlendirmiştir. 2 Kasım 1919’da Susurluk’a gelerek kuvvet toplamaya başlayan Anzavur ile ilk temas 15 Kasım’da Demirkapı sırtlarında gerçekleşmiş, bir taraftan Albay Kazım komutasındaki 11. Tümen, diğer taraftan da Yarbay Rahmi müfrezesi arasında kalan Anzavur, 10 kadar ölü ve 40 kadar yaralı bırakarak kaçmıştır. Takip harekatına bu aşamada Salihli cephesinde bulunan Çerkez Ethem de katılarak 30 Kasım’da Söğütalanı’nda Anzavur yeniden sıkıştırılmış ve ancak birkaç adamı ile kaçmayı başarmıştır. Birinci Anzavur Ayaklanmasının 2/3 Aralık 1919’da bittiği kabul edilmektedir.


İkinci Anzavur Ayaklanması (16 Şubat – 19 Nisan 1920)

Ahmet Anzavur’un ikinci kez ayaklanma girişimi, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyesi üyelerinden Edremit Kaymakamı Hamdi Bey’in katledilişi ile başlar. Hamdi Bey 26/27 Ocak 1920 gecesi düzenlediği bir baskınla Gelibolu yarımadasının Akbaş mevkiinde Fransız askerlerinin gözetimi altındaki silah ve cephaneleri ele geçirmiş ve sabaha kadar tümünü Anadolu kıyılarına taşıtmış yurtsever bir kişidir. Daha sonra Biga’ya geçerek asker toplamaya başlayan Hamdi Bey, yaklaşık 500 genç ile Biga’daki 190. Alayın 2. Taburu emrine girmiştir. Birliğin ihtiyaçları için halktan para toplamak zorunda kalışı, buradaki halkı ( çoğunlukla Pomaklar) hoşnutsuzluğa itmiş ve Biga’da bir isyan başlatılmıştır. Bu esnada 15 kadar adamıyla Biga’ya gelen Ahmet Anzavur, hükümet konağına yerleşerek ayaklanmanın idaresini ele almıştır. Hamdi Bey yalnız kalınca Yenice istikametine doğru yola çıkmış, fakat yolda yakalanarak katledilmiş ve cesedi halka teşhir edilmiştir.

Bu gelişmeden sonra Anzavur yönetimindeki 800 kadar asi Yenice’ye saldırarak, Akbaş’tan kaçırılan silahları ele geçirmek istemiştir. Çaresiz geri çekilmek zorunda kalan yurtseverler silahları ve cephaneliği asilerin eline geçmemesi için dinamitle havaya uçurmuştur. Bu arada İstanbul Hükümeti de Anzavur çetesine katılmak üzere İstanbul’dan subaylar göndermiş, mali destek sağlamış, İngilizlerle birlikte bu ayaklanma örgütünü genişletmeye çalışmıştır.

Çok ciddi boyutlara ulaşan ikinci Anzavur kuvvetlerinin bastırılması konusunda Ankara’da Mustafa Kemal Heyet-i Temsiliye başkanı olarak kararlı bir bildiri yayınlamış ve isyanın bastırılması için 2 000 civarında asker toplanmıştır. Çerkez Ethem’in idaresindeki birlikler 16 Nisan 1920’de Susurluk’un Kuzeyindeki Yahyaköy’de karşılaşmışlar, tam gün süren şiddetli çarpışmalar sonunda asiler dağıtılabilmiştir. Bunun üzerine 19 Nisan’da Karabiga’ya kaçan Anzavur oradan da bir İngiliz gemisiyle İstanbul’a dönmüştür.

1921 yılının Mayıs ayı içinde Karabiga'nın Adliye köyü civarında, Yeniçiftlik köyünden Mehmet Efe tarafından öldürüldü. Mezarı Biga'nın Cihadiye köyündedir.



Fotoğraflar:gusips.net / guneymarmaracerkesleri.org



8. Birinci Düzce Ayaklanması / 13 Nisan- 26 Mayıs 1920

Birinci Dünya Savaşı içinde eşkıya olaylarının yoğunlaştığı yerlerden birisi de Düzce yöresiydi. Burada devlet otoritesi gücünü kaybetmişti.

3 Nisan1920’de Düzce’nin Ömerefendi Köyü’nde toplanan Abaza ve Çerkesler silahlı olarak “Asayiş Müfrezesi” ni teslim aldılar. Küçük rütbeli subaylar direndilerse de sayıları 4 bine ulaşan asiler Düzce’yi aldılar.

Asi elebaşlarından Berzek Sefer Bey Düzce Kaymakamı Maan Ali Bey (Emekli Binbaşı) Jandarma Komutanı, Koç Bey de Belediye Başkanı oldular. Bolu Mutasarrıfı kendilerini yatıştırmak istediyse de, verdikleri yanıtta İstanbul’un vereceği karara göre hareket edeceklerini bildirdiler.

14 Nisan’da Beypazarı halkı da “Padişah nerede ise biz oradayız” diyerek ve cephaneliği ele geçirip resmi makamları baskı altına alıp, postaya el koyarak tavrını belirtirken, isyancılar 18 Nisan’da Bolu’yu da işgal ettiler. İsyancılar Padişah’a bağlı olduklarını ve Kuvayimilliye’ye karşı olduklarını bildirdiler. Bu durum karşısında Ankara’dan bir birlik gönderildi.

Beypazarlılar bu birliğe karşı koydular. Beypazarı Müftü ve Belediye Başkanı Ankara’ya telgraf çekerek, asilerin kaçtığını ve ayaklanmaya katılanların aflarını istediler. B.M.M. bu isteği dikkate alarak ikinci birliğin hareketini durdurdu.

Asiler verdikleri söze bağlı kalmayıp, ilk gelen birliğe saldırdılar. Bunun üzerine Gevye’de 24. Tümen Komutanı Yarbay Mahmut Bey 18 Nisan’da başladığı ileri harekatına devam ederek Hendek’e geldi.

Düzce’ye doğru yola çıkan Mahmut Bey Nüften (Nuhveren) Boğazı’nda pusuya düşürüldü. Kendisi de Çerkes olan ve kan dökülmesini istemediği ve asi Çerkeslerin sözüne inandığı için ateşi durdurdu. Fakat bu davranışı başta kendisi olmak üzere bazı subayların öldürülmesine ve tümenin dağılmasına, asilerin üstün gelmesine yol açtı.

Safranbolu’da “Biz Padişah’ı isteriz” diyen asiler duruma egemen oldular. Hendek’teki asiler Adapazarı’na yürümeye hazırlanırken, nasihat için gönderilen Adapazarı ileri gelenlerinden Sait ve Kazım Beyler asiler tarafından öldürüldüler. Bu gelişmeler üzerine, asileri desteklemek isteyen İngilizler, Şile’ye asker çıkardılar.

Ayaklanma her geçen gün yayıldı ve Ankara’yı endişeye düşürmeye başladı. Olay yalnızca asilerin sayıları ile sınırlı kalmamış halk da Ulusal Mücadele’ye karşı çıkmaya başlamıştı. Ankara bir yandan askeri önlemler almaya başlarken, diğer yandan nasihat için Milletvekili Hüsrev ve Osman Beyleri gönderdi. Fakat asiler tarafından rehin alındılar. Nasihat Heyeti olumlu sonuç alamayınca, Çerkes Ethem, Binbaşı Nazım, Kaymakam Arif, Binbaşı İbrahim (Çolak İbrahim) komutasındaki birlikler ile Ali Fuat Paşa ve Rafet Bey emrindeki birlikler ayaklanma yöresine gönderildiler.

Bu sırada 14 Mayıs’ta Yenihan’da da ayaklanma çıktı. Ayaklanmaları fırsat bilen Anzavur, Eskişehir-İstanbul yolunu ele geçirmek için Geyve Boğazı’ndaki ulusal kuvvetlere saldırdı. İsyanın bu kadar güçlenmesi üzerine Damat Ferit Paşa 20 Mayıs 1920’de İzmit’e geldi. İsyanın bastırılması için Çerkes Ethem, Binbaşı Nazım, Kaymakam Arif, Binbaşı İbrahim, Ali Fuat Paşa ve Rafet Bey emrindeki birlikler isyan bölgesinde asilerle mücadeleye başladılar.

25 Nisan’da Beypazarı, 2 Mayıs’ta Göynük alındı. Diğer taraftan isyanı bastırmakla görevli Kuvayimilliye kuvvetlerinden Çerkes Ethem emrindeki kuvvetler 23 Mayıs’ta Sapanca ve Adapazarı’nı alarak asilerin ileri gelenlerini cezalandırdı. Çerkes Ethem kuvvetleri 26 Mayıs’ta Düzce’ye girdi. Ayaklanmayı çıkaranlar ve yönetenler idam edilerek Düzce isyanı bastırılmış oldu.





9. İkinci Düzce Ayaklanması / 19 Temmuz- 23 Eylül 1920

Birinci Düzce ayaklanmasını bastıran kuvvetlerin bir kısmı Yozgat ayaklanmasını bastırmak için, düzenli ordu birlikleri de 22 Haziran'da başlayan Yunan saldırısını durdurmak için cepheye gitmek üzere Düzce'den ayrıldılar. İngiliz ve Yunanlıların Adapazarı yöresinde birlikte hareketleri, İstanbul Hükümeti'nin yeni kışkırtmaları ve ulusal kuvvetlerin uzaklaşmış olması üzerine 300 kişilik asi Düzce'yi işgal ettiler. Bunlar Kuva-yı Milliye'nin Çerkez ve Abazaları yok edeceklerini kadın ve kızları "Cariye" yapacakları propagandası ile ayaklandılar ve çevre halkı yeniden kışkırttılar. 27 Ağustos'ta ulusal kuvvetler tarafından yenildiler ve 23 Eylül'de de ayaklanma tamamen sona erdi. Fakat buradaki bazı hainlerin Yunan ve İngilizlerle işbirliği uzun süre sürdü.



__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 23.10.15, 16:31   #15
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar


10.
Kuvay-ı İnzibatiye Harekatı

Kuva-i İnzibatiye (Hilafet Ordusu), Kurtuluş Savaşı'nda İstanbul Hükümeti'nin Kuva-yi Milliye'ye karşı kurduğu, yarı resmi askeri örgüttür.. Birleşik Krallık, Damat Ferit hükümetine 7 Nisan 1920 tarihinde Hilafet ordusunun kurulması için izin verdi. 18 Nisan tarihinde kuruldu.

Sadrazam Damat Ferit hükümeti kurduktan 2 gün sonra 7 Nisan 1920 tarihinde Britanya Yüksek Komiseri Amiral John de Robbeck ile milliyetçilere karşı alınacak tedbirleri görüştü. 11 Nisan'da Kuva-yi Milliyecilerin eşkiya olduğu ve öldürülmelerinin sevap ve vatani bir yükümlülük olduğuna dair Dürrizade Abdullah Efendi'nin bir fetva çıkarması sağlandı. Robbeck Damat Ferit'e Birleşik Krallık'ın aktif bir işbirliği yapamayacağını ama silah ve mühimmat konusunda destek olacağını bildirdi. Birleşik Krallık Hilafet Ordusu'nun erlerine 30, teğmenlerine 60 ve alay komutanlarına 150 lira maaş bağladı. Lojistik ihtiyaçlarını silah, araç ve gereçlerini temin etti. Hilafet ordusu birlikleri Nisan ve Mayıs aylarında İzmit bölgesinde yığınaklanmalarını bitirdiler. Britanya birlikleri de Hilafet ordusunun arkasında konuşlandı. İzmit limanına demirleyen Britanya savaş gemileri mevzileri top ateşi ile destekleyebilecek bir konum aldılar.

Garp Cephesi umum Kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kuva-yi milliye kuvvetlerine komuta ediyordu.


Hilafet Ordusu Askerleri




Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Sivas Kongresi'nde kurulduktan sonra hızla güçlenmesi ve yeni bir siyasal ve askeri güç odağı olarak ortaya çıkması Birleşik Krallık'ı ve İstanbul'da Damat Ferit Paşa hükümetini kaygılandırıyordu. 1919 yılında Anzavur isyanı çıkarıldı. Boğazları koruyacak tampon bölgeler oluşturmak için din, mezhep ve etnik ayrılıklar kullanılmaya çalışıldı. El altından desteklenen yerel ayaklanmaların sonuç getirmeyeceği ve Kuva-yi Milliye'yi bastıramayacağı anlaşılınca, düzenli bir askeri gücün oluşturulmasına girişildi. Bu askeri gücün adı 18 Nisan 1920 tarihli kararnamede Kuva-yı İnzibatiye olarak belirtiliyordu. Aynı kararname, Kuva-yi İnzibatiye'nin görevinin ve amacının Düzce, Hendek, Adapazarı dolaylarında Kuva-yi Milliye'ye karşı ayaklanmış olanları desteklemek, bu bölgeleri İstanbul Hükümeti'nin etkisi altına alarak milli kuvvetleri (Kuva-yi Milliye) etkisizleştirmek olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Örgüt Harbiye ve Dahiliye vekaletlerine bağlı olacak, kolluk kuvvetlerine de yardım edecekti. Kuva-yı İnzibatiye, üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşan bir tümendi. 4.000 kişilik bir askeri güce dayanan tümenin komutanlığına Süleyman Şefik Paşa atandı.


Süleyman Şefik Paşa


Kuva-yı İnzibatiye, daha kuruluş aşamasında zaafa uğradı. Nisan 1920 sonunda karargahıyla birlikte İzmit'e gelen Süleyman Şefik Paşa, İstanbul Hükümeti'yle beraber hareket eden ve Adapazarı - Düzce yöresinin önde gelen Abhaza beylerinden Ahmet Anzavur'la anlaşmazlığa düştü. İstanbul Hükümeti bu çatışmada açık tutum belirlemedi. Bunun üzerine Süleyman Şefik Paşa zaten derme çatma bir birlik olan Kuva-yı İnzibatiye'nin başından ayrılarak İstanbul'a döndü.

Padişahın mızraklı askerleri



Bunun üzerine kendisine mirimiranlık (sivil paşalık) verilen Ahmet Anzavur Kuva-yı İnzibatiye'nin başına getirildi. Kuva-yı İnzibatiye, Kuva-yi Milliye'ye yönelik ilk harekatını Ahmet Anzavur komutasında Adapazarı'nda düzenledi. 10 Mayıs 1920'de kenti işgal eden Anzavur kuvvetleri iki gün sonra da Kandıra'ya girdi. Amaç Geyve Boğazı'nı aşarak Eskişehir yolunu açmaktı. 15 ve 17 Mayıs'ta Geyve'ye üst üste iki saldırı düzenleyen Anzavur, Ali Fuat Paşa'nın Ankara'dan gönderdiği 20. Kolordu birlikleri ile takviye edilen Çerkez Ethem komutasındaki Kuva-yi Seyyare karşısında yenilgiye uğradı ve Adapazarı'na çekilmek zorunda kaldı. 20. Kolordu birlikleri 23 Mayıs'ta bir karşı saldırı düzenleyerek Adapazarı ve Sapanca'yı Kuva-yı İnzibatiye'nin elinden aldı. 14 Haziran'da yeni bir saldırı düzenleyen Kuva-yı İnzibatiye yine yenilgiye uğradı.

Bunun üzerine İstanbul Hükümeti Kuva-yı İnzibatiye'nin başarısızlığını kabul ederek İstanbul'a çekilmesini kararlaştırdı. 25 Haziran 1920'de de Kuva-yı İnzibatiye'nin kaldırıldığı, birliğe bağlı askerlerin terhis edildiği açıklandı.


Kaynak: tr.wikipedia.org




11. 3'ncü Ahmet Anzavur ayaklanması / 10 Mayıs-22 Mayıs 1920

Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmet ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul’a dönmüş ve Kuvayı İnzibatiye’nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvayı İnzibatiye’nin bu dönemdeki amacı Geyve boğazını alarak Eskişehir istikametinin yolunu açmaktır. Bu amaçla top ve makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2.000 kişilik bir kuvvetle Geyve boğazına taarruza karar verilmiştir. Anzavur Ahmet’in komutası altında 15-16-17 Mayıs’ta saldırılar gerçekleştirilmiş, her defasında geri püskürtülen Anzavur Adapazarı’ndan ayrılarak İstanbul’a dönmüştür. 23 Mayıs’ta yeniden temas edilen Kuvayı İnzibatiye birlikleri ağır bir yenilgiye uğratılmış, 3 subay, 40 kadar er esir edilmiş, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda malzeme ele geçirilmiş, Sapanca ve Adapazarı kurtarılmıştır.



12. Birinci Yozgat Ayaklanması / 15 Mayıs- 27 Ağustos 1920

Yozgat ve çevresinde çıkan bir dizi ayaklanma girişiminin gerisinde İstanbul Hükümetini destekleyen Hürriyet ve İtilaf Partisinin Yozgat başkanı Çapanoğlu Edip ve kardeşi Celal’in çabaları yer almaktadır.

Bu yörede nüfuz alanı geniş olan Çapanoğlu Kardeşler sürekli olarak “Ankara’da toplanacak olan meclisin padişahın isteklerine ve yasalara aykırı olduğu” yolunda propagandalarla halkı Büyük Millet Meclisi aleyhine kışkırtmaya çalışmışlardır.

Bölgedeki karışıklıkların ilki Yıldızeli’nde yaşanmıştır. Padişahın bildirge ve fetvalarını halka dağıtan Postacı Nazım, Yozgat beyleriyle de temas kurarak halkı Kuvayı Milliye aleyhine örgütlemeye başlamışlardır. Toplanan asileri dağıtmak üzere gönderilen tabur ile ilk çarpışmalar Sulusaray civarında yaşanmış, ancak etkili bir sonuç alınamamıştır.

Giderek güç kazanan asiler üzerine iki müfreze daha gönderilmiş, Çamlıbel’deki müfreze baskına uğramıştır. Bunun üzerine Antep civarında bulunan Kılıç Ali de Büyük Millet Meclisi tarafından 80 kadar adamıyla bölgeye sevk edilmiştir. Kılıç Ali’nin birlikleri Akdağ Madeni civarında asilere küçük çapta üstünlük sağlarken, 14 Haziran’da Yozgat asiler tarafından işgal edilmiştir. Ayaklanma civar bölgelere de yayılırken 15/16 Haziran gecesi Artova ve Çamlıbel karakollarının basıldığı görülmüştür. Durumun tehlikeli bir hal alması üzerine Genel Kurmay Başkanlığı 19 Haziran 1920’de Çerkez Ethem’i ayaklanmayı bastırmakla görevlendirmiştir. 70 subay, 2100 piyade, 1300 atlı, dört kudretli dağ topu, bir sahra topu, sekiz makineli tüfekle 23 Haziran’da sabahın erken saatlerinde Yozgat önüne gelen Çerkez Ethem Müfrezesi öğleye kadar süren çarpışmalarla Yozgat’ı ele geçirmiştir.

Yozgat’ta kurulan askeri mahkemede elebaşılardan 12 kişi asılmış, Celal ve Edip kardeşler kaçmışlardır. Kaçanlar Yozgat-Alaca yolu üzerindeki Arapseyfi civarında Ethem’in kuvvetleriyle yeniden karşılaşmış, burada da 300 civarında kayıp vermişlerdir (27 Haziran 1920).

Bu tarihlerde Yunan Ordusunun da Bursa ve Uşak üzerine doğru büyük bir saldırı başlattığı dikkate alınacak olursa, bu tür ayaklanmaların nelere mal olduğu anlaşılabilir. Dirençleri büyük ölçüde kırılan asiler bundan sonra küçük çaplı çarpışmalarla dağıtılmışlardır
.



13. İkinci Yozgat Ayaklanması / 5 Eylül-30 Aralık 1920

Birinci ayaklanma sonunda af dileyerek hayatta kalan asilerden oluşturulan 500 kişilik Akmağdeni Alayı cepheye gönderilmek istenince kaçarak yeniden asi durumuna geçmişlerdir. Bu asiler 8 Eylül’de Çengelhan’da yağmacılık yapmışlar, 9 Eylül’de de Ortaköy’ü basmışlardır. Üzerlerine gönderilen İkinci Kuvayı Seyyare ile Nogaykızıközü, Ayvalıközü ve Koyunculu çarpışmaları sonucunda asiler dağılarak kaçmışlardır (25 Eylül 1920). Bundan sonraki dönemde Akmağdeni ve Zile yörelerinde yapılan taramalarda birçok asi ele geçirilmiş ve ikinci Yozgat ayaklanması Aralık ayı sonlarında tamamen bastırılmıştır



14. Zile Ayaklanması / 25 Mayıs-21 Haziran 1920

Bu ayaklanma Yıldızeli ve Yozgat olaylarıyla iç içe gelişmiştir. Buralardaki olaylardan cesaret alan Avukat Ali, eski Bucak Müdürü Naci, eski mal müdürünün oğlu İhsan’ın 30 kadar atlıyı toplaması ile başlayan tehdit edici gelişmeler üzerine bölgeye gönderilen 5. Tümen, Yarbay Cemil Cahit komutasında duruma müdahale etmiştir.

Halkı hükümet aleyhine kışkırtmaya çalışan asilerle ilk ciddi çarpışmalar Zile’de yaşanmış, 150 kadar asi ölü ve yaralı olarak etkisiz hale getirilmiş, 30 kadarı da teslim alınmıştır. Yakalananlardan 50 kişi askeri mahkemede yargılanmış ve 22’si idam cezası almıştır.
__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 27.10.15, 22:13   #16
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar



15.
Aynacıoğulları Ayaklanması


Aynacıoğulları ayaklanması, Yozgat, Amasya, Çorum, Delice, Kırşehir, Maden, Alaca, Karamağara, Mecitözü, Haymana, Çiçekdağı, Sungurlu, Sorgun, Yıldızeli, Akdağmadeni, Çamlıbel, Tokat, Artova şehir ve kasabalarında yapıldı.

Aynacıoğulları’nın yöneticileri: Rüştü, Hasan, Çerkez Musa’dır. Aynacı Rüştü> Ali; Aynacı Hasan ise Haydar adlarını kullandılar. Ayrıca amca çocukları İsmail, Pazar’ın Çarksız köyünden Mehmet Molla, akrabaları Çarkoğlu Mustafa da kendilerinin yardımcılarıydı. Akrabalar ve işbirliği yaptığı kimseler, hükümete taraftar görünmekte, bu sebeple de hükümet mensuplarını inandırmış bulunuyorlardı.

Ayaklanmayı yapanları, şehirlerin ve kasabaların ileri gelenleri yönetiyorlardı. Bunlar, hükümet memurlarından ve askerlerden topladıkları bilgileri, hemen asilere bildiriyorlardı. Öyle ki, askeri harekâtı bile günü güne öğreniyorlar ve tedbir almalarına yardımcı oluyorlardı.

Aynacıoğulları daha önce de Yenihan ve Zile olaylarını yapmışlardı. Sayıları zaman zaman 400-600 atlı oluyordu. Bazen gruplar halinde şehirlerde, kasabalarda hükümet binalarına ve karakollara baskın düzenliyorlardı. Ellerine geçen her fırsatta hükümet kuvvetlerini arkadan vuruyor, silâhlarını alıyorlardı.

13 Aralık 1920 günü, Turhal ile Zile arasında Hamidiye boğazını kesen asiler, yolcuları soydular. Bölgeyi korumakla görevli bir birliği pusuya düşürerek soydular. Silâhlarını ve mühimmatlarını aldılar. Turhal’ın Çivril bucağı yönünde kaçtılar. Yaptıkları suçu da bölgedeki başka bir eşkıyanın üstüne attılar. O zaman bir sancak olan Aksaray’da da bir soygun daha yapmışlar, bu suçu da ‘Çakır Hasan Çetesi’nin üstüne atmışlardı.

Halkın ve devletin başına bela bir eşkıya topluluğu halinde idiler.

Aynacıoğulları’nın, Yozgat ayaklanmasında da Çapanoğul-Aynacıoğulları çatışmalardan kaçıyordu, ilk anda vuruyor, yağma ediyordu. İzlerini kaybettirerek, her türlü hainliğe başvuruyorlardı. Milli kuvvetlerin Yozgat’a geleceğini haber alınca, ondan biraz önce kaçtılar. Yozgat olayından sonra Aynacıoğulları’nın Delihacı bölgesinde, Erzurumlu Kara Nazım (Postacı Nazım) çetesi Zile taraflarında, Çerkez Musa çetesi de Erbaa civarında yuvalandılar.

Postacı Nâzım 1920 yılı sonlarında Samsun köylerinde yakalandı, idama mahkum edildi. Aynacıoğulları Sakarya Savaşı na kadar dağlarda eşkıyalığını sürdürdü. Bu tarihten sonra Kızılırmak Nehri’nin eşkıyalığını sürdürdü. Bölgedeki Kayalar, Hacıköy, İshaklı, Çayırözü, Başpınar, Kurtağılı, Koyunculu, Kasin, Buldacı Tekkesi, Kozdere, Kızılcaköy, Özüveren bucak ve köyleri yataklık ettiler.

Bu bölgenin asıl çetesi, Katil ilyas çetesi idi. Çiçekdağı’nın kuzeyi, Mecidiye ilçesinin batısı, Sıtma bucağı civarı, İlyas çetesinin yatağıydı. Eşkıyanın halk üzerinde hükümet kuvvetlerinden daha etkili olması sebebiyle, Yenihan, Zile, Devecidağı, Artova, ilsulu (Sulusaray), Akdağmadeni, Mecitözü, Alaca, Sungurlu, Boğazlıyan, İskilip, Keskin, Bâlâ ve Tosya bölgeleri, Katil İlyas çetesinin ve Aynaçıoğulları’nın Kavlak Ali, Deli Ömer gibi çetelerin yatağı olmuştur. Bölge halkının hemen tamamı, çetelere yardım etmiştir.

Aynacıoğulları Katil İlyas çetesi ile işbirliği yapıyorlardı. Katil ilyas, topladığı büyük bir 'kuvvetle Devecidağı’na yaklaştığında, Aynacıoğulları ile birleşmişti. Ankara hükümeti bütün olayları yakından takip ediyor, ancak bunları oyalama siyaseti güdüyordu. Nitekim aldatma oyunlarını ihmal etmeyen hükümet, 2 Temmuz 1921 günü teslim olacaklarını ihtiyatla karşılamıştı. Bunları daha yakından tanımak için asilere, Tokat bölgesinde eşkıyalık yapmakta olan kimselerin temizlenmesi görevini verdi. Bunu yerine getirdikleri takdirde öldürülmeyecekler, ceza görmeyeceklerdi. Bunun üzerine Aynacıoğulları, hükümetin güvenini kazanmak amacıyla ünlü eşkıyalardan Molla Veli’yi ortadan kaldırmışlardı.

Yozgat- Kayseri bölgesi civarının güvenliğinden sorumlu hükümet kuvvetleri, bunları takip etmekte idi. Aynacıoğulları’nın hükümet taraftarı olduğunu bildikleri için, bunlara karşı tedbir almaya gerek görmediler. Ancak Katil ilyas çetesiyle yapılacak çarpışmaya Aynacıoğulları ile birlikte hareket etmek için haber gönderdiler.

Aynacıoğulları bu çağrıyı cevaplandırmadılar.

Hükümet kuvvetlerinin gafil avlanmasına ve arkadan vurulmasına yardım ettiler. Aynacıoğulları Katil ilyas çetesine katılarak 250-300 kişilik bir kuvvet oluşturdular. 23 Eylül 1919 günü hükümet kuvvetleriyle yapılan ilk karşılaşmada eşkıyalar püskürtüldü. Ertesi günü bütün güçleriyle saldırıya geçen Katil İlyas ve Aynacıoğulları, Koyunculu ve Sarıkaya bucaklarında püskürtüldüler.

Geceleyin kendilerine çeki düzen veren asiler, 25 Eylül 1921 günü sabahleyin baskın düzenlediler. Tüfek, makineli tüfek ve bombalarla yapılan baskında hükümet kuvvetleri 25 şehid, 20 kadar yaralı verdirdiler. Kazandıkları bu başarı onları iyice şımarttı. Yakalanmış olan subay ve erlerin silâhlarını aldılar. Don, gömlek soyarak sokaklarda gezdirerek hakaret ettiler. Subay, er, sivil birçok kimseyi de öldürdüler.

Asilerin bu başarısı, halk üzerinde olumsuz etki yaptı. Maden ilçesinin kuzeyindeki Kürt ve Rum köyleri, bu olay üzerine iyice azdılar. Aynacıoğulları, 8/9 Ekim 1921 gecesi. Molla Hasan (Çakır Hasan) çetesinden başka, Katil ilyas çetesi ile birleşerek 200 kişilik bir kuvvet oldu. Yazıçayırı ve Mandıra bucaklarını bastılar. Direniş gösterenlerin evlerini, yağmaladılar. 17 Ekim 1921 gecesi 20 atlı ile bir karakolu bastılar. Camlarını kırdılar ve karakola ait resmi evrakı yaktılar. Karakoldaki jandarmaları bağlayarak, silâhlarını aldılar. Bu davranışlarıyla hükümete meydan okuyorlardı.

Bölgede büyük bir tehlike belirmişti. Ankara hükümeti tehlikeyi zamanında görerek, bölgeyi Merkez Ordusu birlikleri ile kuvvetlendirmeye kara verdi. Bunun için 12. Tümen den bir taburu, Yozgat Kuvve-Takibiye Komutanlığı’nı, 27 Süvari Tugayı’nı, 55. Süvari Alayı’nı, Ankara’daki 61. Jandarma Süvari Alayı’nı, Konya Havalis Müzaharet kıtalarını ayaklan mayı bastırmakla görevlendirdi. Birliklerin hareketini Merkez Ordusu Komutanlığı plânlayacaktı.

Hükümet kuvvetleri her taraftan asileri sarmaya başladı. Diğer taraftan Anadolu içlerine girmiş olan Yunan ordusu ile de çarpışmalar sürüyordu. Hükümet kuvvetlerinin sayıca üstün olması, bu ayaklanmaya verdiği önemi gösteriyordu. Kısa sürede asiler ürktüler. Ümitleri kırıldı. Kesin sonuca giden hükümet kuvvetleri, işi sıkı tutuyordu. Asiler Yunanlılara katılmak çabasına girdiler. Bu durum yakalanan asilerden öğrenilmişti. Hükümet kuvvetleri aldığı tedbirlerle bunları önledi. Asiler bölüm bölüm teslim olmaya başlamışlardı. Bir yandan teslim olan, diğer yandan kaçma ümidi kalmayan asilerden kalanları da korku sardı.
Bütün bu olaylar gelişirken Aynacıoğullarının aman diledikleri görüldü. 9 Kasım 1921 günü Reşadiye ilçesinin Sazak bucağında, Reşadiye Askerlik Şubesi Başkanı Hilmi Bey’in önüne çıkarak: “Her nasılsa İlyas’ın aldatmalarına kapıldıklarını, hata ettiklerini, onu ortadan kaldırmak vaadiyle affedilmelerini, hayatları bağışlanmak merkeze de alınmak şartıyla sığınmak isteğinde olduklarını bildirip ve bu isteklerinin orduya bildirilmesini” rica ettiler.

Başkomutanlık, asilerin bütün mensupları, silâh ve atlarıyla Yunanlılara karşı görev almalarını istedi. Bu suretle af dilekleri kabul edilecekti. Asiler ise köylerine gitme isteğinde bulunmuşlardı. Bunun için teslim olmaya yanaşmadılar. Bunlardan Kavlak Ali teslim oldu ve 10 gün süre köyüne izinli gitmesi yeterli görüldü. Kavlak Ali daha sonra verdiği sözden dönmüş, yeniden eşkıyalığa başlamıştı. Bu davranış asilerin ümitlerini daha yitirmediklerini ortaya koyuyordu.

Aynacıoğulları’ndan Hüseyin ve Mehmet ölmüştü. Rüştü de 31 Ekim 1921 günü tutuklanmış ve Tokat Cezaevj’nde konmuştu. Aynacı Hasan ise, teslim olacağını Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya yazmıştı. Mustafa Kemal Paşa, kuvvetlerin uzun süre orada bağlı kalmadan ve asilerin teslimini isteyerek, ayaklanmayı bitirdi.

Yakalanan asiler, yanlış yolda yürüdüklerini kabul ediyorlardı. Bu arada Yunanlılarla işbirliği yaparken, birçok mezalime de şahit olmuşlardı. Teslim olma istekleri kayıtsız, şartsız kabul edilmişti. Artık hükümetin isteği doğrultusunda ve vatan için çalışacaklardı. Bunu büyük bir istekle karşıladılar. Aynacıöğlu Hasan bu durumda iken sağa sola kaçtı, izini belli etmedi. 20 Kasım 1921 tarihinde takip edildiğini ve kurtulma ümidi kalmadığını anladı. Saklandıkları Sungurlu ve Alaca ilçelerinde kıstırıldı. Teslim olan son Aynacıoğlu ile bu ayaklanma olayı kapandı.



16. Milli Aşiretin Ayaklanması / 1 Haziran-8 Eylül 1920



Özellikle İngiltere’nin ve Fransa’nın olumsuz propagandaları, para yardımı ve bir takım vaatler, Güneydoğu Anadolu bölgesindeki aşiretleri Türklerden ayırarak bağımsız bir Kürdistan fikrine yöneltmiştir.

Bu çerçevede Milli Aşiretinin ileri gelenlerinden Mahmut, İsmail, Halil, Bahur ve Abdurrahman Beyler Güneydeki düşmanlarla gizli temas ve bağlantı kurmuş ve harekete hazır hale gelmişlerdir. Fransızların Haziran ayı başlarında Urfa’yı ikinci kez ele geçirme girişimleri sırasında Milli Aşiretinin de Siverek yönünde harekete geçmesi TBMM Hükümeti için ciddi bir sorun halini almıştır.

18 Haziran 1920’de asilerle çarpışma başladı. Viranşehir bölgesine kadar saldıran asilere nasihat heyetleri gönderilmiş ise de olumlu bir netice alınamadı. Fransız işgali altındaki bölgeden aldıkları üç bin atlı ve develi ile bin kadar piyadeden ibaret bir kuvvetle 25 Ağustos 1920’de Viranşehir asiler tarafından işgal edildi.

Atatürk Nutuk’ta konuyu şöyle açıklar. “Asiler, aman dilemek maksadıyla geldiklerini söyleyerek o bölgedeki komutanlarımızı kandırarak tedbir almakta ihmale sevk ettiler. Bu sırada, o civarda dağınık halde bulunan müfrezelerimize hücum ederek Viranşehir’i işgal ettiler. Haberleşme ve bağlantımıza engel olmak üzere de, o bölgedeki bütün telgraf hatlarını kestiler.”

Viranşehir’i işgal eden asiler devlete bağlı olan Karakeçili Aşireti mensuplarını öldürdükleri gibi, askerlerin, subayların mallarını da yağma ettiler.

İsyanı bastırmak için 13. Kolordudan Beşinci Tümen görevlendirildi. Devlete bağlı vatansever aşiretlerin de desteği ile isyancılar yenilerek güneye çöl tarafına (Suriye) kaçtılar.

Kaynak: tr.wikipedia.org



17. Cemil Çeto Olayı / 20 Mayıs-7 Haziran 1920

Garzan’da Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto, bazı aşiret reislerini kendi etrafında toplayarak bölgede hükümet kurma girişimlerine başlamıştır. Bu çerçevede Reşkotan aşiretini kendi yanına çekmek için tehditkâr teklifler götürmüş, ancak Reşkotan aşireti başkanı tehditlere aldırmayarak hükümete sadakatini vurgulamıştır.

Yine de harekete geçen Cemil Çeto, bir süre Garzan yöresine hâkim olmuşsa da 13. Kolordunun aldığı önlemler üzerine hâkimiyetini yitirmiştir. Adamlarının çoğunu kaybeden Cemil Çeto 7 Haziran 1920’de dört oğlu ile birlikte teslim olmuştur.


18.
İnegöl Olayı / 20 Temmuz-20 Ağustos 1920

İnegöl ayaklanması, Yunan ordusunun Bursa’yı işgalinden sonra başladı. Milli kuvvetlere ait 56. ve 61. tümenlerin bazı birlikleri Eskişehir yönünde çekilmeye başlamışlardı. Bunların bir bölümünün yolu, İnegöl’den geçiyordu. Çekilen birliklerin ardından kötü niyetli kimseler, halkı, milli kuvvetler aleyhine kışkırtmaya başladılar. Dama köyünden Babasultan'a kadar 10 km’lik bir alanda oluşturulan milli kuvvetler bir cephe yaptılar. Hepsi 250 kişi kadardı. Binbaşı Kara Sait, bunlara komuta ediyordu. 25 Temmuz 1920 günü bu birlikler, düşmanın Baydın mevkiindeki ileri karakoluna baskın yapmak istediler. Aziz Kaptan ve Firuz Bey yönetimindeki birlikler, düşmanın şiddetli ateşi karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildiler. Bunun üzerine düşman bir süvari alayı ve iki piyade taburu ve bir topçu bataryasıyla taarruza geçti. Bu hareket Yenice Akhisar hattına kadar gelişti. Yapılan savaşta, yalnız süvarisi olan Abaza izzet birliği, başlarında Kara Sait olmak üzere İnegöl’e çekildiler, diğer kuvvetler de dağıldılar.
11.Tümen Komutanı Yarbay Arif, milli kuvvetlere yeni bir düzen vermek için, Abaza Arif birliğini İnegöl’den geriye çekti. Yunanlılar ise eski hatlarına çekilmişlerdi.

Çarpışmalarda milli birlikler 56 şehid vermişlerdi. Birlik komutanlarından Firuz Bey de şehidler arasındaydı.
Birliğin bu yenilgisi İnegöl halkının moralini daha da bozdu. Kışkırtıcılar, Yunanlıların yakında İnegöl’ü işgal edeceği, herkesin zarara uğrayacağı yolunda konuşmaya başlamıştı.
27 Temmuz 1920 günü Abaza İzzet birliği, düşmanı keşfe gönderildi. Birlik keşfi yaptıktan sonra İnegöl’e döndü. Halk milli kuvvetlere kırgın durumunu sürdürüyordu. Birlik komutanı halka karşı çok sert bir tutum içindeydi. Bunun sonucu olarak halka ateş açtırmaktan çekinmemişti. Halk da direniş gösterince, çatışma başlamıştı. Halktan ve birlikten yaralanan olmuştu. Birlik Komutanı Abaza İzzet de ölmüştü. Bunun üzerine birlik İnegöl’ü terketmiş, yaralılar da halk tarafından toplanarak cezaevine konulmuştu.

Olaylardan sonra Belediye Başkanı Osman Bey, 11. Tümen Komutanlığı’na bir telgraf çekti. Kendilerine yapılan tecavüzden, halkın kendisini korumak için silâha sarıldığını bildirdi. İkinci bir tecavüzden de endişe ettiklerini ekledi. Milli birlikler gelip emniyeti sağlamadığı sürece, İnegöl’e kimse giremeyecekti. 11. Tümen komutanı, durumu yerinde görmek ve incelemek üzere Kurmay Başkanı Hüseyin Rahmi (Apakelçi)’yi İnegöl’e gönderdi. Kurmay Başkanı 2 Ağustos 1920 günü İnegöl’e geldi. Yaptığı inceleme sonunda, halkın, genel olarak düşmanla savaşmak istediğini öğrendi. Fakat çıkar peşinde olan bazı kötü niyetli kimselerin, Kuva-yı Milliye aleyhtarlığı yaptığını tesbit etti.

Halk yapılan tecavüzü ileri sürerek silâhlanmış ve kasabaya milli kuvvetlerin girmesine engel olmaya başlamıştı. İlçe içinde bir süvari keşif kolu görevli bulunuyordu. Herhangi bir olaya karşı Keşif Kolu Komutanı Teğmen Hulusi, daima tedbirli bulunuyordu. Bu karışık durum 19 Ağustos 1920 gününe kadar devam etti.

11. Tümen bu sırada düşmanla yakından temasta idi.İnegöl’de halkın huzursuzluğunu gidermek için, 19 Ağustos 1920 günü Kurmay Başkanı Hüseyin Rahmi komutasında bir kuvveti İnegöl’e gönderdi.

Kurmay Başkanı Hüseyin Rahmi, görevini çarpışmasız yapmak istiyordu. Bunun için 20 Ağustos 1920 günü sabahı erken saatlerde, iki piyade taburu, iki süvari bölüğü, iki sahra bataryasıyla İnegöl’e girdi. Ayrıca bir süvari bölüğünü, bir piyade taburunu da emniyet bakımından Yunan cephesine gönderdi. Hüseyin Rahmi komutasındaki milli kuvvetler, olaysız olarak İnegöl’e girdi. Hükümeti ve belediyeyi işgal etti. Günlerdir ellerinde silâhlar olduğu halde sokaklarda dolaşan halk devriyeleri ortadan kaybolmuşlardı, iki sahra topu belediye başkanının evinin önünde ateşe hazır hale getirilmişti.

İlçenin ileri gelenleri, belediye salonunda toplandırıldı. Yapılan mücadelenin anlamı, her Türk’e yüklediği sorumluluklar anlatıldı. Bütün vatandaşların bu dönemde kardeşçe yaşamaları gereği üzerinde duruldu. Toplantı sonunda belediye başkanı Osman ve onun yardakçıları tutuklandı. Görev alanların ılımlı olmaları, soğukkanlı hareket etmeleri sonucu olay büyümemiş ve normal olarak kapatılmıştı. Bir ay kadar süren bu karışık durum, Kuva-yı Milliye’nin gelişmesini engelledi. Düşmanla uğraşması gereken milli kuvvetlerin burada meşgul olması, ülke için yararlı olmamıştı.


Kaynak: hakkindabilgial.com
__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 29.10.15, 19:59   #17
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar



19.
Çopur Musa Olayı / 21 Haziran 1920

Musa Uşak’a bağlı Sivaslı ilçesinin Tatar Köyü ‘nden ( şimdi kasabadır) Çomuk oğulları sülalesinden Ali ‘nin oğludur. 1316 (M. 1900) doğumlu olup, halk arasında Çomuk Musa, Çopur Musa, Musa Efe gibi isimlerle anılmaktadır.

Çopur Musa askerlik çağı gelene kadar Çivril’de değişik kişilere çobanlık yapmıştır.Önce ilçe merkezinden Gemeli Mehmet’in koyunlarına çoban durmuştur. Daha sonra Balçıkhisar Köyün’den Kör Yakup’a en son ise Emircik Köyü’nden Sumanların Suman Ağa’ya çobanlık yapmıştır.

Suman Ağa ile aralarında geçen para anlaşmazlığı sonucu ağayı evinde öldürür..

Bu arada
Aydın ve çevresi Yunanlılar tarafından işgal edilince oralarda tutunamayan dört sözde efe henüz işgal görmemiş olan Bulkaz Dağı’na gelip burada barınmaya çalışırlar. Bu eşkiyalar Aydın’lı Mustafa, Gök Hüseyin, Ali ve Halil’dir.

Sözü edilen bu kişiler Boduç Damı Köy ‘ünden namuslu bir kadını kaçırarak dağa götürürler. Aradan on beş gün geçmesine rağmen kadın geri gelmez. Eşkiyalar bununla da yetinmeyip çevreden para istemeye başlarlar. Bu durumlardan rahatsızlık duyan Musa bunların arasına katılarak intikam almayı planlar. Bu maksatla eşkiyaların arasına katılır.

Bir gün Bulkaz Dağı’nın Karagöl Mevkiinde bir çobandan aldıkları koyunu kavurup orada yerler. Daha sonra Çırakoğlu Damı Yıkığı’na çekilerek dinlendikleri sırada Musa yanındakilere “ Silahlarınızı yağlayayım , baskın olursa tutukluk yapabilir” der. Silahların mekanizmaları sökülür. Musa’nın sökmesiyle yağlayıp takması bir olur. Daha sonra diğerleri işlerini bitirmeden Musa silahına beş mermi basar. Hemen ateş ederek Ali’yi ve ardından Gök Hüseyin’i vurur. Halil Musa’dan yana olmuştur. Dördüncü kişi olan eşkıya başı Mustafa ise çıban çıkardığı için rahatsız olup çadırda yatmaktadır. Musa baskın geldi deyip bunu çadırdan çıkarır ve biraz gittikten sonra burada onu öldürür.

Musa köylüyü bu dört eşkiyadan kurtardığı için hükümet tarafından affedilir ve köyüne geri döner. Askerlik dönemi geldiğinde ise Uşak Hücum Taburu'na gönüllü olarak katılır. Taburda Arnavut askerler çoktur. Musa bunlarla anlaşamaz ve askerden kaçar.

Bu arada kendi gibi maceracı yirmi kadar kişiyi toplayarak çevresinde kanunsuz davranışlar da bulunmaya başlar. Hatta Anzavur adını da kullanarak asker toplamaya çalıştığı bile görülmüştür.

Musa’nın grubunda bulunan ve isimleri tespit edilen şunlardır:

Tatar Köyü'nden : İpsiz Ali, Çanlı bekir, Zorbacı Mehmet, Kuytu Ramazan, Bitoğlu Ramazan ve Deli İbrahimoğlu Ali. Yine aynı köyden Musa’nın ağabeyi Himmet ve eniştesi İsmail.

Karalar Köyü’nden: Mehmet, Hasan, Ali ve İbrahim.

Cabar Köyü’nden : Kara Musa ve kardeşi

Yayalar Köyü’nden : Ali Efe

Selçikler Köyü’ünden: Hüseyin Ağa’nın oğlu

Bulkaz Köyü’ünden : Pepe İsmail

Göreş Köyü’den : Bıdi olmak üzere toplam onsekiz kişidir.

Çevredeki adam sayısının çoğalmasıyla cesareti artan Musa 21 Haziran 1920 Perşembe günü yirmi kadar avanesi ile birlikte Çivril’e gelir. Bugün ilçenin pazarıdır.Kalabalığın içinden geçen Musa ve adamları peşlerine takılan meraklı insanlarla birlikte Çivril Hükümet Konağının önüne kadar gelirler.

Musa burada çevresine toplanan kalabalığa doğtu dönerek “ Ben Kuva-i Milliyeyi kaldıracağım , ben padişahın koluyum “der.

Ardınan halkı da tehditle “ Padişahım çok yaşa” diye üç – dört kez bağırtır.


Daha sonra yanına aldığı dört-beş adamıyla birlikte hükümet konağına girerler. Burada İlçe Kaymakamı ve 33. Alay , 2. Tabur Komutanı Binbaşı Ali Rıza ile karşılaşınca onlara “Heyet-i Milliye halkı cepheye sürüyor, topladıkları paraları istedikleri gibi harcıyorlar. Erler buna razı değiller. Bende bu nedenle Heyet-i Milliye’yi dağıtmak için dağa çıktım”der. Bu anda yapılacak bir hareket boş yere bir çok can kaybına neden olacağından öğüt verme yoluna gidilir. Bu etkili olmadı ise de uygun dille ve sabırla bir zarar verdirmeksizin ilçeden uzaklaşılır.

Bu durum karşısında bölgeden sorumlu 12. Kolordu Komutanı Fahrettin Bey, Kaymakam ve Askerlik Şubesi Başkanı’nın emrinde bir takip müfrezesi tertipleyip, tuzak kurulması suretiyle çetenin yakalanması emrini verdi. Bunun üzerine bir subay komutasında Jandarma ve Kuvay-i Milliye’den 40 kadar atlı ilçe merkezi dışına çıkarıldı ve bu adamı takiple görevlendirildi.

Öte yandan 23. Tümen komutanının yerlilerden tertiplediği bir müfreze de Musa’yı takibe katıldı.

İlçe merkezinden ayrılan Musa ve adamları önceden çobanlığını yaptığı Balçıkhisarlı Kör Yakup ‘un evine gelirler. Yakup Ağa bunlara yemek yedirir. Musa ve adamları karınlarını doyurup saat 16:00 sularında köyden ayrılıp, Işıklı’ya doğru yönelirler. Tahtalı Pınar mevkine geldiklerinde ise bunları takiple görevli Jandarma ve Kuvay-i Milliye kuvvetleri ile karşılaşırlar.

Sözü edilen kuvveti oluşturanlardan isimleri tespit edilebilen 11 kişi şunlardır:

Yerli Müfrezeden olanlar:

İlçe merkezinden : Salilerin Omar Ağa ve Kör Sarıların Hattat

İğdir Köyü’nden: Baltaoğlu İsmail Ağa ve Baltaların Eyüp


Kuvay-i Milliye’den Olanlar:

Işıklı Kasabasından: Hasbi(Bulut), Osman(Oruç), Mustafa ( Karaoğlan)

Tatar Köyü’nden: Cıngıllıoğlu Osman Efe

Çapak Köyü’nden :Ahmet Çavuş


Jandarmalar ise:

Yuva Köyü’nden : Sülü ve Kör Ali


Çıkan çatışmalarda her iki taraftan da ölen ve yaralananlar olur Musa’nın adamlarından Karalar’lı Mehmet ve Cabar’lı Kara Musa’nın kardeşi vurularak ölürken, Goreşli Bıdi, Karalar’lı Ali ve Cabarlı Musa yaralanırlar.

Askerlerden ise Yuvaköy’lü jandarma Kör Ali ile aynı köyden jandarma Sülü ile yerli müfrezeden İğdir’li Eyüp vurularak hayatlarını kaybederler.

Bu arada Tatarlı Cıngıloğlu Osman Musa tarafından omuzundan vurulur. Ardından Çapak’lı Ahmet Çavuş’ta sağ olarak yakalanır. Musa Ahmet Çavuş’u iç çamaşırları kalana kadar soyduktan sonra, yaralı Osman’ı ata bindirip Ahmet Çavuş'la birlikte Çivril’e gönderir.

Bu olaylar yaşanırken akşam karanlığının çökmesiyle birlikte Musa ve adamları Koçak üzerinden Bulkaz Dağı’na doğru çekilmeye başlamışlardır.

Çopur Musa’nın ayaklanması Musa ve 20 kadar adamından oluşan bir çetenin isyanından öteye geçememiştir. Bu isyanın ilçede taraftar bulamadığını da görüyoruz.

Bulkaz Dağı’na çekilen Musa baskından sonraki günlerde de şekavetini sürdürmeye devam eder. Koçak Köy’ü Karancak Mevkiinde Molla Ali yörüklerinden Acem Ali ve Hopa oğlu Mehmet Ali'yi kendine katılmadığı için öldürür.

27 Haziran 1920 de Afyonkarahisar’da bulunan 12. Süvari Bölüğü de bölgeye sevk edilir.

Yunanlıların İnay’ı işgal ettiği bu günlerde adamları sürakli eksilip kurtulamayacağını anlayan Musa Banaz Çayı üzerindeki Paşaoğlu Değirmeni'ne vararak buradan yanlarına yerli bir Rum alır ve avenesi ile birlikte Yunanlılara iltihak eder.

Yunanlılara sığınan Musa burada oluşturduğu bir müfreze ile Türk-Yunan sınırındaki Türk tarafında bulunan Kızılhisar Köyü’nün Danazoğlu Damları’na bir baskın düzenler.

Baskında bir kişi ölür. Bunun üzerine köylüler Musa’yı Yunan Kumandanı’na şikayet ederler. Kumandan ‘da Musa’yı Atina’ya sürgün ettirir.(Eylül 1920) İstiklal savaşı sonuna kadar da Musa Atina da kalır.

Bu olaydan sonra çetenin artık bir daha şekavetine rastlanmaz ve Çopur Musa İsyanı tamamen sona erer..

Kaynak: yesilcivril.com





20. Kula Olayı / 27-28 Haziran 1920

İleri yürüyüşünü sürdüren Yunan ordusunun önünde 23. Tümen’in birlikleri bulunmakta ve doğuya doğru çekilmektedir. Bu tümenin 159. Alay’ı, Uşak Hücum Taburu, 68. Alay’ın dağılan birlikleri aldıkları emir gereğince Kula’da toplandılar. 159. Alay Komutan Vekili Binbaşı Sakir’in emrindeki bu kuvvetler, Kula’ya bir saat uzaklıktaki Büyükçeşme mevkiinde ordugâh kurmuşlardı.
Kula halkı olumsuz bir tutum içinde idi. Bunu bilen yerli Rumlar, bu görüşte olanlarla birlikte bir heyet oluşturdular. Heyet daha sonra Yunan kuvvetlerini davet için Kula’dan ayrıldı. İlçeden ayrılan heyetin Yunan kuvvetlerini çağırmaya gitmesi üzerine, ilçe kaymakamı, jandarma komutanı ve askerlik şube başkanı ilçeyi terkettiler.

Kula yakınlarına Türk birliklerinin gelmesine, ilçe halkı memnun olmamıştı. Bunun da sebebi, Kula halkı, ilçe dolaylarında savaş yapılmasını istemiyorlardı. Savaşın olmaması için, ilçe yakınlarında bulunan milli kuvvetlerin oradan ayrılmasını gerektiriyordu. Bunun için düşman karşısından çekilmiş ve moralleri bozulmuş Mehmetçiklerin arasına girerek, propagandaya başladılar. Mehmetçiklere: “Yunan ordusu buraya padişahın emri ile geldi. Tekrar geri dönecekler.Yok yere kan dökülüyor. Bunun bir yararı olmaz.” gibi konuşmalar yapmaya başladılar.

Bu arada Kula Müdafaa-i Hukuk Heyeti, Büyükçeşme karargâhına gelmiş, bütün komutan ve subayları öğle yemeğine davet etmişti. Bu davet, bir şükran, bir sevgi daveti değildi. Padişahçı, Hürriyet ve İtilâf Partili olanların önceden hazırladıkları bir plândı. Bunlardan haberi olmayan ve hiçbir kötülüğü akıllarına getirmeyen subay ve komutanlar, yemek çağrısını kabul ettiler. Yemek esnasında, önceden plânlanmış bir sürü kadın ordugâha getirilmiş ve başlarında subay olmayan erlere: “Subaylar ve komutanlar şehirde içki masalarındalar. Onlar eğleniyorlar. Sizleri ise burada gelmekte olan Yunanlılara tutsak ettirecekler. Ne bekliyorsunuz ? Savuşun, memleketlerinize gidin.” diyerek konuşmalar yaptılar. Özellikle kadınlar bunu ağlayarak yapıyorlardı. Erlere yalvaran kadınlar: “Düşman çok yakına geldi. Hâlâ mı kendinizi kurtaramayacaksınız? Yazık olacak sizlere aslanlarım...” diyorlardı. Morali bozuk, komutanlarına güveni sarsılmış askerler arasında kaynaşmalar başladı. Kimi silahını alarak, kimi de silâhsız ordugâhtan kaçmaya başladılar. Kısa sürede ordugâhtan kaçmalar, toplu hale döndü.

Yemeğe gitmeyip ordugâhta kalan nöbetçi subaylar ve küçük rütbeli yedek subaylar bulunuyordu. Bunların uyarmaları, korkutmaları, yalvarmaları ve haber gönderilip Kula’dan gelen komutanların nasihatleri para etmedi. Dağılma önlenememişti. 28 Haziran 1920 sabahı, Büyükçeşme’deki karargâhta hemen hemen hiç kimse kalmadı. Buradaki silâh ve levazım, ertesi gün Kula’ya giren Yunanlıların eline geçti.

Olaydan sonra, olayın tertipçilerinden Kula Müdafaa-i Hukuk Heyeti Başkanı Keleş Mehmed Ağa ile Hürriyet ve İtilâf Partisi ileri gelenlerinden Vedat adında birinin olduğu öğrenildi. Bu kimseler o kadar haince bir davranış içinde olmuşlar ki, ordugâhtaki silâh ve levazımların alınması için Yunanlılara haber verenler olduğu da tesbit edilmişti.

Birinci Yunan ordusu komutanı Nider, yazdığı kitabında bu olay hakkında: “28 Haziran 1920 günü, 2. Yunan tümeni tarafından keşif ve emniyet maksadıyla Alaşehir kuzeyinde Umurbaba Dağı’na gönderilen bir kuvvet, Kula halkından bazı kimseler tarafından bayraklarla ve törenle karşılanmıştı. Kula’ya girişlerinde 75 milimetrelik bir top, 2 ağır makineli tüfek ile bazı diğer silâhları da ele geçirmişlerdi.” demektedir.

Yunanlıların Kula’yı işgalinden az önce, 159. Alay komutanı ile 2. Tabur komutanı ve makineli tüfek bölük komutanları, yanlarına birer ağır makineli tüfek alarak bir kısım sadık erlerle birlikte ordugâhtan ayrılmışlar, yollarda buldukları eri toplayarak Uşak yönündemeye devam etmişlerdi.


Kaynak: hakkindabilgial.com






21. Konya Ayaklanması / 2 Ekim-22 Kasım 1920

Bu ayaklanma da Kuvayimilliyecileri asi ve kafir olarak gören, Anlaşma Devletlerine karşı milli bir direnişin mümkün olamayacağına inanan kişilerin önayak olduğu türdendir.

Kaynağını bir yıl öncesindeki Konya Valisi Cemal Bey’in Kuvayimilliye aleyhine yürüttüğü faaliyetlere bulmak mümkündür..

Ulusal güçlerin direnişinin yakında Konya’nın Anlaşma Devletlerince işgal edilmesine yol açacağı yolundaki propagandalar, Kuvayimilliyecilerin Yunanlılarla savaşmak yerine Türk köylerini soyduğu şeklindeki söylentilerle beslenince beklenen gelişme olmuş, Çumra’da Delibaş Mehmet çoğu asker kaçağı yaklaşık 500 kişilik bir çeteyle baskın yaparak buraya egemen olmuştur. Daha sonra Konya’ya yönelen Delibaş, bir yandan da kendi yandaşlarını Konya’ya vali, polis müdürü ve jandarma komutanı olarak atamıştır.

İsyancılara Akşehir ve Beyşehir’in de katılması, Konya ve Isparta sancaklarının Konya’ya yakın yerlerinin asilerin eline geçmesi durumu ciddileştirmiştir.

TBMM Hükümeti ayaklanmayı bastırma görevini Albay Refet’e (Bele) vermiştir. Refet Bele komutasındaki birlikler 6 Ekim’de Konya’yı, 16 Ekim’de Bozkır’ı, Seydişehir’i ve Beyşehir’i, 23 Ekim’de Çiğil’i ele geçirmeyi başarmıştır. Güçlerini önemli ölçüde yitiren ve dağılan ayaklanmacıların etkinliğinin tamamen ortadan kalkması, 10 Ekim’de Dinar’dan hareket eden Demirci Mehmet Efe’nin önce Akseki’yi alması, 22 Kasım’da da Isparta’ya varmasıyla mümkün olmuştur.

__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 31.10.15, 20:32   #18
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar


22.
Demirci Mehmet Efe Ayaklanması / 1-30 Aralık 1920



Çeşitli isyanların bastırılmasında emeği geçen Demirci Mehmet Efe (1885-1959) Birinci Dünya Savaşı esnasında kendisine yapılan onur kırıcı bir muameleden dolayı bulunduğu yerden kaçarak dağa çıkmış, kısa zamanda topladığı yaklaşık 200 kişilik bir çeteyle Ödemiş civarında ün salmayı başarmıştır.


Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların cazip vaatlerini reddederek milli kuvvetler safında yer almıştır. Kendisine 5 Ekim 1919’da Aydın Cephesi Umum Kuvayimilliye Komutanı ünvanı verilmiştir.

Düzenli ordu kurulması aşamasında milis kuvvetlerinin de lağvedilmesi gerektiği gerçeğinin ortaya çıkması Demirci Mehmet Efe’yi tereddüde düşürmüştür. Mehmet Efe 22-23 Kasım gecesi İçişleri Bakanı ve Güney Cephesi Komutanı Refet Bey’den şöyle bir şifreli telgraf alır:

“Artık milis teşkilatının şimdiye kadar olduğu gibi devamına sebep ve mahal kalmamıştır. Şimdiye kadar bunların gördüğü vazifeleri, şimdiden sonra ordu göreceğinden, Kuvayı Milliye teşkilatı lağvedilmiştir. Demirci Efe bundan sonra askeri bir sıfat ve nizam altında atlı takip kuvvetleri komutanı olarak benim refakatimde vazife görecektir. Artık “Demirci Mehmet Efe” yerine “Mehmet Beyefendi” tabiri kullanılacaktır.”

Teklifi kabul etmeyen Demirci Mehmet Efe’nin bu sıralarda Ankara ile ilişkileri gerginleşen Çerkez Ethem’le birleşme ihtimalinin ortaya çıkması Albay Refet Bey’i acil önlem alma durumuna getirmiştir; Demirci Mehmet Efe tasfiye edilecektir.

Demirci Mehmet Efe’nin yakalanması için Güney cephesi Komutanlığının 11 Aralık’ta başlattığı harekat içinde ilk teması 16 Aralık’ta Keçiborlu’nun 20 km. kadar Güneydoğusunda İğdecik Köyü’nde gerçekleşmiş, arazinin engebeli oluşundan yararlanan Mehmet Efe kaçmıştır. 18 Aralık’a süren takibatta Demirci’nin 800 adamından 700 kadarı yakalanmıştır.



Araya sokulan aracılar vasıtasıyla ikna edilen Demirci Mehmet Efe 30 Aralık 1920’de teslim olmuştur. Daha önceki hizmetleri karşılığında hayatı bağışlanan Mehmet Efe köyünde sakin bir hayat sürdürerek 1959 yılına kadar yaşamıştır.


23. Çerkez Ethem Ayaklanması / 27 Aralık 1920- 23 Ocak 1921

Ethem Bey Bursa’da yerleşmiş olan, emlak ve arazi sahibi Ali Bey’in küçük oğludur. Ağabeylerinden biri Saruhan Milletvekili Reşit, diğeri ise Yüzbaşı Tevfik Beylerdir. Askerlik teskeresini başçavuş olarak aldıktan sonra Balkan Savaşları sırasında Çürüksulu Mahmut Paşa kolordusunda süvari subay vekili olarak görev yapmış, birkaç ay sonra da Bandırma’ya ailesinin yanına dönmüş, fiili askerlik hizmetini tamamlamıştır.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali sonrasında kurulan yerel direnme örgütleri arasına katılan Çerkez Ethem bir kısım atlı kuvveti ile Salihli Cephesini kurmuştur. Daha sonra Kuvayı Seyyare adı verilen kuvvetleriyle özellikle Anzavur kuvvetlerinin dağıtılmasında, Düzce, Adapazarı ve Yozgat isyanlarının bastırılmasında önemli hizmetleri olmuştur.

Ancak düzenli ordunun kurulması aşamasında kuvvetlerinin dağıtılmasını kabullenmeyerek, ağabeyleri Tevfik ve Reşit Beylerle birlikte Ankara Hükümetine karşı cephe alma noktasına gelmiştir.

Batı Cephesi Komutanlığı sınırları içinde elde ettiği şöhret ile birlikte Ethem ve kardeşlerinin Büyük Millet Meclisi otoritesinin dışına çıkmak istemelerinde çeşitli etkenler rol oynamıştır.

Bu etkenler şöyle sıralanabilir:

Yozgat isyanını bastırması sırasında yargılamak istediği Ankara Valisi Yahya Galip’in bu şekilde usulsüz yargılanmasına Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal’in engel olması;

Büyük Millet Meclisi’nin 18 Eylül 1920 gün ve 42 sayılı kararla kurduğu İstiklal Mahkemelerini asker kaçaklarını yargılayacak tek makam olmasını kardeşleriyle birlikte reddetmesi;

İçişleri Bakanlığına ait olan asker toplama yetkisini yasa dışı olarak kendi adamlarıyla yürütmek istemesi;

Batı Cephesinin ikiye bölünmesine ve Güney Cephesi Komutanlığının Albay Refet’e verilmesine karşı çıkması; düzenli ordu fikrine şiddetle karşı durması;

Başkomutanlık emir ve komuta yetkisinin sadece Büyük Millet Meclisine ait olduğunun 18 Kasım 1920’de ilan edilmesi;

Ethem kuvvetlerini diğerlerinden ayırt etmek için verilen “Birinci Kuvayı Seyyare” adını küçümseme sayarak ısrarla “Umum Kuvayı Seyyare ve Kütahya Havalisi Komutanlığı” adını kullanmak istemesi;

Büyük Millet Meclisince gelişigüzel er toplanmasının yasaklanması;

Batı Cephesi Komutanlığının oluşturduğu “Simav ve Havalisi Komutanlığı”nın reddedilmesi ve Komutan Yarbay İbrahim Bey’in Yüzbaşı Tevfik (Ethem’in ağabeyi) tarafından geri gönderilmesi;

Batı Cephesi Komutanlığınca birliklerdeki silah ve cephanenin denkleştirilmesi işini reddetmeleri. Bunların yanı sıra, Ethem’in prestijinin en yüksek olduğu dönemde siyasal olarak da farklı bir yöne eğilmesi, bolşevizm akımından etkilenmesi Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile arasının açılmasında etkili olmuştur. Çerkez Ethem’in bu dönemde Sovyetlerin Ankara’da kendisini Mustafa Kemal’e yeğ tuttuklarına inandığı belirtilmektedir.

Bütün bu gelişmeler kardeşleri ve bir grup yandaşı ile Çerkez Ethem’in tavrını kesinleştirmesine ve kendisini “Umum Kuvayı Seyyare ve Kütahya Bölgesi Komutanı” ilan etmesine yol açmıştır. Ankara Hükümeti başlangıçta uzlaşma girişimlerinde bulunduğu halde bundan bir sonuç alınamamıştır. Ethem bir yandan milli müfrezeleri kendisi ile işbirliği yaparak hükümete karşı tavır almaya, diğer yandan kıta subaylarını kurmaylar aleyhine kışkırtmaya çalışmıştır.

Sonuçta Batı ve Güney Cephelerinden toplam 796 subay, 14 bin 596 er, 8 750 tüfek, 63 ağır makineli tüfek, 32 top ve 4111 hayvan sağlanarak Çerkez Ethem’in üzerine bir harekat düzenlenmiştir. Bu sırada Ethem kuvvetlerinin genel toplamı 4 650 insan, 2 otomatik tüfek, 6 ağır makineli tüfek ve 4 top şeklindedir. Yapılan çarpışmalar sonunda Kütahya’dan Gediz’e çekilmek zorunda kalan Ethem, İnönü mevziindeki Yunan saldırılarını etkisiz hale getiren düzenli ordunun tekrar kendisine yönelmesi üzerine Yunanlılara sığınmıştır.

Çerkez Ethem’in isyanı konusu çeşitli çevrelerce sürekli istismar edilmiştir. Bu çevrelerden gelen iddialar ağırlıklı olarak siyasal amaçlıdır. Bu nedenle de bilimsel olma kaygısı taşımamaktadır.



24. Koçkiri Ayaklanması 6 Mart- 17 Haziran 1921


Yaklaşık iki ay süren bu ayaklanma Sivas, Erzincan ve Tunceli yöresini etkisi altına almıştır.

1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'ne karşı Koçgiri, Pezgavır, Maksudan, Aslanan, Kurmeşan, Parçikan, Canbegan, İzol ve Giniyan aşiretlerinin içinde bulunduğu bir isyandır.

Merkezi Zara olmak üzere 10 kaza ve 135 köyü kapsayan bir bölgede yaşayan Koçkirililer; İbolar, Zazalar, Balular, Kerteliler ve Sarular isimli beş büyük kabileden oluşmaktaydı.

Koçgiri aşireti reisi Alişan Bey ile kardeşi Haydar Bey ve Gülağaoğullarından Mehmed İzzet, Naki, Hasan Askeri, Kazım ve Alişir yönetmiştir.

Koçgiri aşireti; Suşehri, Hafik (Koçhisar), Kemah, Kuruçay Ovacık, Zara, İmranlı, Divriği, Refahiye, Kangal ve çevresinde 135 köy ile en az 40.000 nüfustan oluştuğu tahmin ediliyordu. İsyanı bastırmak için 3.161 erden oluşan birlikler gönderildi. İsyancıların toplam mevcudu ise en az 3000 kadardı. Kürdistan Teali Cemiyeti Alişan Bey'i Dersim'e göndererek örgütün kurulmasını istemiş ve Alişan Bey, Baytar Nuri ile birlikte örgütü kurmuştur. Baytar Nuri, ayrıca Zara, Divriği, Kangal, Hafik, İmranlı, Beypazar, Celalli, Sincan, Hamo, Zınara ve Domura'da cemiyetinin şubesini kurmuştur.

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum Kongresi kararlarının Kürtleri de kapsadığını anlatarak Alişan Bey'i ikna etmeye çalışmış ve Sivas milletvekili olmasını önermiştir. Alişan Bey Sivas milletvekili olmayı başta kabul ettiyse de Kürt Devleti kurma amacında olan Baytar Nuri ile konuştuktan sonra bu öneriyi reddetmiştir. Bununla birlikte Baytar Nuri de milletvekilliği önerisini kabul etmemiştir. Ayrıca Baytar Nuri, Kürt özerkliğiyle yetinen Seyit Abdülkadir'i Türk ajan rolünü oynamakla suçlamıştır.

1920 başlarında Baytar Nuri, Yellice nahiyesinde Hüseyin Abdal tekkesinde Cangaben ve Kurmeşan gibi aşiretlerin reisleriyle birlikte toplantı düzenleyerek Sevr Antlaşması'nın uygulanmasını ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim ve Koçgiri'den oluşan bağımsız Kürt devleti kurmasını kararlaştırmıştır. İsyancılar Temmuz ayında Zara'nın Çulfa Ali karakoluna ve Şadan aşiret reisi Paşo da Refahiye'ye saldırmışlardır.

Türkiye Büyük Meclis Hükûmeti Koçgiri aşireti reisi Alişan Bey'i Refahiye kaymakam vekilliğine, kardeşi Haydar Bey'i de İmranlı bucak müdürlüğüne atayarak çatışmayı önlemeye çalışmıştır. İsyanı bastırmak için İmranlı'ya gelen 6. Süvari Alayının komutanı Binbaşı Halis, yakalanarak isyancıların harp divanı kararıyla idam edilmiştir. İsyan eden aşiretler, Koçgiri kazasının mümtaz bir vilayet yapılmasını istemiştir. 25 Kasım 1920'de "Batı Dersim Aşiret Reisleri", Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Sevr Antlaşması'nın uygulanması gerektiğini ve aksi halde silah zoruyla hakkı almaya mecbur kalacağını açıklamıştır.
Ayaklanma, bölgedeki 6. Süvari Alayı’nın bir grup asker kaçağını yakalamak isterken baskına uğramasıyla 6 Mart 1921’de başlamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti Sakallı Nurettin Paşanın Merkez Ordusu'nun emrinde Topal Osman Ağanın bizzat komuta ettiği 42. ve 47. Giresun Alaylarını isyanı bastırmakla görevlendirmiştir. Nisan’da harekatın birinci evresi sona erdiğinde asiler küçük gruplar halinde dağılarak Kuzey ve Kuzeydoğu yönünde kaçmışlardır. Bundan sonraki ikinci etapta geniş çaplı takip harekatı ile asilerin etkinliği iyice kırılmış, 17 Haziran’da asilerin elebaşılarından Haydar Bey’in kardeşi Alişan ve 32 asi ileri geleni ile 500’den fazla asi teslim olmuş, bunlar muhakeme edilmek üzere Sivas’a gönderilmişlerdir. İsyan Haziran 1921'de tamamen bastırılmıştır.

Kaynak: tr.wikipedia.org





25. Pontus Ayaklanması / 9 Aralık 1920- 6 Şubat 1923

Pontus, Samsun-Trabzon çevresinde yaşayan Rumların kurduğu eski bir krallığın adıdır. Sadece M.Ö. 281’de bağımsız olmuş, bu da ancak 63 yıl sürmüştür. Bu tarihten sonra hep başka devletlerin egemenliği altında varlığını sürdüren Pontus Krallığına, Fatih Sultan Mehmet Trabzon’u alarak son vermiş ve bundan sonra buradaki Rumlar diğer azınlıklar gibi Osmanlı Devleti'nde uzun yıllar huzur ve barış içinde yaşamaya devam etmişlerdir.

Yaklaşık 2 000 yıl sonra yeniden bağımsız bir Pontus ülkesini kurmak için ilk girişim 1904 yılında kurulan “Pontus Cemiyeti” ile yapılmıştır. Bu derneğin kuruluşunda Merzifon’da faaliyet gösteren Amerikan Kolejinin büyük katkıları olmuştur. Bu dernek tarafından bastırılan bir haritaya göre; Pontus Cumhuriyeti, merkezi Samsun olmak üzere, Batum’dan İnebolu’nun Batısına kadar olan Karadeniz kıyıları ile bugünkü Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Gümüşhane ile kısmen de Erzincan vilayetini kapsamaktaydı. Bu harita tek başına bile Yunan “Megalo İdeası” hakkında insanı hayrete düşürecek boyutlara sahiptir. Bölgede yaşayan Rum nüfusun Müslüman nüfusa oranının yaklaşık onda biri olduğu gerçeği kolayca göz ardı edilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan ve Rusya lehine casusluk faaliyetine girişen Karadenizli Rumlar Mütareke döneminde de siyasi ve fiili eylemlerle amaçlarına hizmet etmeye çalışmışlardır. Dernek başkanı Konstantinidis’in uluslararası alanda, Rumların zulme uğradığı yolundaki propagandalarla destek sağlama çabaları önemlidir. Oysa durum tam tersidir. Kurulan Rum çeteleri silahlanarak Müslümanlara karşı Samsun, Amasya ve Tokat çevresinde saldırmaya başlamışlardır.

Pontus konusunda Yunanistan’ın tavrı da ilginçtir. 30 Aralık 1918 günü Venizelos tarafından Barış Konferansına sunulan raporda şu istek yer almaktaydı:

“Ermenistan eyaletleri ile Rus Ermenistanı, Milletler Cemiyetine bağlı büyük bir devletin mandası altına konulmak üzere bağımsız bir devlet haline getirilmelidir. Trabzon vilayeti de bu Ermeni devletine bağlanabilir. Böylece 350 000 kişilik kesif Rum topluluğu kendi sınırları içinde Türk idaresinden bundan böyle kurtulma imkanına kavuşmuş olacaktır.”

Ne yazık ki, İtilaf Devletleri bu çılgınca ve tehlikeli Pontus propagandasına set çekmek için hiçbir teşebbüste bulunmamışlardır. Bu tarihlerde Anadolu’da kurulacak bir Ermenistan devleti içinde Rumların güvence altında yaşayabileceğine inanan Venizelos, aynı zamanda Yunan Ordusu subaylarından Albay D. Katenyotis’i görevlendirerek, durumu yerinde tespit etmek ve Pontus Rumlarını askeri birlikler halinde teşkilatlandırmak üzere bölgeye göndermiştir. Yunan Albayı daha çok Batum ve Tiflis’te faaliyet göstererek, Konstantinidis ve Trabzon Metropolidi Krisantos ile birlikte Pontus meselesine en çok hizmet eden üç kişiden biri olmuştur.

Örgütlenen Rum çeteleri 1921 yılı sonuna kadar 1 641 Türk’ü yaralamış, 3 723 evi yakmış, 2 000 000 lira değerinde hayvanı almış, 2 000 000 altın lira nakit, bir çok mal ve eşyayı yağma ve tahrip etmişlerdir. Bu durum karşısında ciddi tedbirlerin alınması zorunlu olmuştur. İlk önlem olarak Aralık 1920’de Merkez Ordusu oluşturulmaya başlanmış ve civardaki birlikler bu orduya bağlanmıştır. İdarî önlem olarak Rumlar üzerinde etkili olan Ortodoks din adamları sınır dışı edilmiş, bir bölümü istiklal mahkemelerinde yargılanmış, Rum köyleri boşaltılarak burada yaşayan Rumlar Anadolu’nun iç bölgelerine yerleştirilmiştir.

Merkez Ordusunun yeterince güçlenmesiyle başlayan büyük çaplı temizlik harekatı 6 Şubat 1923’e kadar sürmüş, ayaklanmacıların bütün elebaşıları ve de yardımcıları yok edilmiştir. Ayaklanmacılardan bir kısmı da teslim olmak veya af dilemek suretiyle etkisiz hale getirilmiştir.

Sonuç: Ağırlıklı olarak 1919 ile 1921 yılları arasında göze çarpan iç ayaklanmalar milli mücadelenin en sancılı bölümlerinden biri olmuştur. Çıkış sebepleri ne kadar çok çeşitli olursa olsun, bu hareketler en büyük zararı ulusal güçlerin birleşme sürecine vermişlerdir. İşgalci devletlerle baş etmek gibi hayati bir görevi üstlenen Büyük Millet Meclisi’nin aynı zamanda Anadolu’dan başlayarak tüm yurtta otorite ve etkinliğinin sağlanması önündeki engellerin önemli bir kısmını yine bu ayaklanmalar oluşturmuştur. Ayaklanmaların sayısının çokluğu içteki mücadelenin ne denli yaygın, sürekli ve tehlikeli olduğunu da ortaya koymaktadır. Ayaklanmaların yaşandığı bölgelerde kaydedilen felaketlere rağmen Türk halkının bu süreci olumlu bir şekilde tamamlaması elde edilen en önemli kazanç sayılmalıdır.


Derleme

__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 04.11.15, 19:40   #19
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar





Cumhuriyetin ilanından sonra karşılaştığımız isyanların özelliği ise; kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini zaafa uğratmak, özellikle “Kürt” ayrılıkçı hareketlerinin artmasıdır.

Türkler ile Kürtlerin kardeş kavimler olduğunu ve Orta Asya’dan bu topraklara birlikte gelip yurt edindiklerini söylesek de bunu büyük bir yanılgı ve ideolojik saplantı içinde olan Kürt militanlarına kabul ettirmek mümkün değildir.

Kürt isyanlarının ortak özelliği daima Yunan ile işbirliği halinde olması ve Yunan çıkarlarını destekleyip kolaylaştıracak hadiselerde bu isyanlarla karşılaştığımızı görüyoruz.


Cumhuriyetin ilanından sonra karşılaştığımız isyanlar şunlardır:

1. Nasturi Ayaklanması / 7 Ağustos-28 Eylül 1924

Nasturi İsyanı İngilizlerin, Nasturi aşiretini desteklemesiyle çıkmıştır. İsyan öncesi bölgede huzursuzluklar olunca Hakkari Valisi Halil Rıfat bölgeyi teftişe giderken yolda Nasturi aşiretinin baskını sonucu esir alınır. Olay sırasında İl Jandarma Komutanı Binbaşı Hüseyin Bey ve 3 er şehit edilir.

Nasturiler 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'ne karşı Rusların yanında savaşmışlar. Sicilleri zaten bozuk, şimdi de İngilizlerin Musul'u alma planlarına maşalık ediyorlar.



Türkiye Cumhuriyeti, İngilizlerle savaşı dahi göze alarak 7. Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Paşa -soyadı daha sonra Eğilmez olacak- 14 Ağustos 1924'te Bakanlar Kurulu kararıyla isyanı bastırmakla görevlendirilir. O sırada Diyarbakır'da konuşlanmış durumda olan 7. Kolordu hemen hazırlıkları yapar, acemi erlerinin çokluğu sebebiyle asker takviyesi de yapılır. İsyan bütün bunlar olurken Çal, Dramar, Çölemerik güneyi ve Beytülşebap'a yayılır.


Kaçırılan Vali Irak'taki Umadiye Hükümeti'ne götürülürken bölgedeki etkili isimlerin araya girmesi sebebiyle kurtarılmıştır. Ancak bölgenin durumu sebebiyle Nasturi Aşireti'ne karşı saldırı yapılması karar verilmiştir. Çünkü 3000'i içerde olmak üzere 7500 Nasturi süvarisi mevcuttur. 11 Eylül günü silahlı mücadele başlar. Mücadeleye bölgedeki bazı aşiretlerdende destek verilir. Özellikle isyanın bastırılması için başta Simko diye tanınan Şikak Aşireti başkanı İsmail Ağa ile ve çeşitli Kürt aşiretleriyle irtibat kuruldu.

İsyan sırasında Irak sınırı belli olmadığı için İngiliz uçakları istedikleri noktaya kadar ilerleyerek gözlem yapmışlardır. Bir süre sonra Türk Ordusu ile aralarında çatışmalarda başlamıştır. İzmir'den de 8 uçak getirilerek ve sınıra yığınak yapılarak İngilizlerin saldırısına karşı Musul'u işgalde hedeflenmiş; ancak bu gerçekleştirilmemiştir.

İngilizler tarafından -iki gün daha dayanın biz de Türkiye'ye savaş açacağız ve başka devletler de yardım edecek- diyerek kandırdıkları Nasturilerin çıkardığı isyan kesin olarak 28 Eylül 1924'te son bulmuştur. Az sayıda sağ kalan ve esir düşmeyen Nasturiler ise İngiliz mandası altındaki Irak'a sığınmışlardır.

Bu isyandan sonra 1925 yılında Siirt, Sason ve Silvan bölgelerinde Raçkotan ve Raman İsyanı, Hakkari bölgesinde Şemdinli İsyanı, yine Siirt bölgesinde Sason İsyanı vuku bulmuştur. Bütün bunların neticesi olarakya Şeyh Sait ayaklanması ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak diğer isyanların çıkmasında etkili olmuştur. İngilizlerin Musul üzerindeki planlarının açık olarak ortaya çıkarmıştır.Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğünü ve gücünü bir kez daha ortaya koymuştur. Dış tahriklerin Güneydoğu ve Doğu'daki etkisini gözler önüne sermiştir.

Kaynak: blogma

Fotoğraf: yadigardundar.com /
blogma




2. Şeyh Sait Ayaklanması / 13 Şubat-31 Mayıs 1925


Şeyh Sait Ayaklanması İslami Kürt Devleti kurmak amacıyla Şeyh Sait adında bir asinin liderliğinde 13 ŞUBAT 1925 tarihinde Diyarbakır'ın Dicle (Piran) ilçesinde başlatılmış, Diyarbakır, Bingöl (Çapakçur), Elazığ ve Muş'un ilçe ve köylerine sirayet etmiştir. Asilerle ordu birlikleri arasında yapılan çetin ve kanlı çatışmalardan sonra ayaklanma 31 MAYIS 1925 tarihinde bastırılmıştır.


Şeyh Sait, üzerinde ele geçirilen ve bölgedeki ağa, şeyh ve beylere hitap eden mektubunda özetle: "...1300 küsur seneden beri İslâm dinine tabiyiz. Hz. Muhammed bu dinin elçisidir. Şimdi bu Kur'an ve İslâmı yıkmaya başladılar. Eğer biz iman sahibi ve Allah'ın birliğine inananlar İslâm'da birlik olamazsak, cümlemiz behemehal mahv ve yok olacağız. Tüfeklerle beraber kurtuluş yolunu bulunuz..." ifadelerini kullanmıştır.

Şeyh Sait'in asi liderlerine yazdığı diğer mektupta da özetle "...Hükümetin dinsizliği, dine ait vakıfların, medreselerin, şeyhliğin kaldırılması, fuhuş ve zinanın artması, kadınların ecnebilerle dans etmesi..." gibi ifadelerle yöre insanlarına, Cumhuriyet Hükümeti'ne karşı kin ve nefret duygularını aşılamak istemiştir.

Gnkur. Bşk.lığının birliklere yayımladığı 28 Şubat 1925 tarihli yazısında da belirttiği gibi, ayaklanmanın gaye ve hedefi; din ve şeriat talebi, hilâfet ve saltanatın iadesi maskesi altında bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasıdır.

Şeyh Sait, 13 Şubat 1925 Cuma günü kalabalık bir atlı grubu ile Dicle (Piran)'ye gelmiş, buradaki camilerde verdiği vaazlarda "...medreseler kapatıldı, din mektepleri Millî Eğitim'e bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim..." demek suretiyle ayaklanma hareketinin ilk işaretini vermişti.

Şeyh Sait isyanından beş yıl sonra, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen'de meydana gelen gerici ve irticaî olayda da başta asilerin başı Mehdî Derviş Mehmet olmak üzere bir kısım yobaz mürteci grubu Menemen sokaklarında ve olayın meydana geldiği Belediye Meydanında halka hitaben "...Din elden gidiyor, kâfirler bizi dinimizden ayırmaya çalışıyorlar, şapka giymeye zorluyorlar ..." diyerek halkı ayaklanmaya teşvik etmişti.

Şeyh Sait, kardeşi Şeyh Abdurrahim ve adamları Dicle (Piran)'de bazı mahkumları tutuklamak üzere gelen Üstğm. Hasan Hüsnü Efendinin komutasındaki Jandarma müfrezesine karşı ateşle mukabele etmiş; müfrezeden bir şehit ve iki yaralı verilmişti. Şeyh Sait'in adamları sopaların ucuna yeşil bayrak ve Kur'an asarak "Sallallah Muhammed" diye bağırmaya başlamışlardı. Cumhuriyet tarihine "Şeyh Sait isyanı" olarak geçecek hareket fiilen başlamıştı.

Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk'ta "...birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?" demek suretiyle bu konuda hassasiyetini dile getirmişti.

Şeyh Sait ve adamları Dicle (Piran)'de isyanı başlattıktan sonra 15 Şubat 1925 tarihinde Genç vilayetini ele geçirmiş, daha sonra Diyarbakır'ın Lice ilçesine yakın Fıs boğazında ayaklanmaya müdahale etmek üzere görevlendirilen 21 nci Süvari Alayı'nı pusuya düşürmüştü. Bu alayı takviye için gelen diğer birlik komutanı Yb. Hüseyin'i de şehit etmişlerdi. Bu olay asilerle ordu birliklerinin ciddî olarak ilk karşılaşmaları olmuştu.

Asi grubu ellerinde yeşil sancak ve göğüslerinin üzerinde Kur'an-ı Kerim olduğu halde bankaları, evleri, dükkanları basıp soyarak kendilerince "hak yolunda" ilerliyorlardı. Türklerden tanrı adına teslim olmalarını istiyorlardı. Halifelik olmadan Müslümanlığın da olmayacağına dair bildiriler dağıtıyorlardı. Şeriat geri getirilmeli idi...

Hainler, 19 Şubat 1925 tarihinde Diyarbakır'ın ilçesi Hani'yi, 25 Şubat 1925'te Elazığ vilayetini ele geçirmişler; önce Jandarma binası ile bazı askerî tesisleri daha sonra evleri ve mağazaları işgal edip yağmalamışlardı. Asiler ayrıca hapishanedeki mahkumları serbest bırakarak adliyedeki evrakı da yakmışlardı.

Elazığ'ın düşmesinden sonra asilerin Malatya vilayetini de ele geçirmeleri ihtimaline karşı ATATÜRK, 26 Şubat 1925 tarihinde Malatya yakınında İzoli'de bulunan 17 nci Tugay Komutanı Alb. Osman'a öğüt mahiyetinde verdiği emirde, özetle: "...asiler ciddî muharebe ve çarpışma sonucunda değil, mensuplarının ve müritlerinin çağrısına uymak suretiyle ve bunların kendilerine katılması ile Elazığ'a gelebilmişlerdir. Asilerin silâhı; aldatmayı, bozgunculuğu ve din ile şeriatı vasıta olarak kullanmak suretiyle bilgisizlikten faydalanmaktır. Geçmesi zorunlu olan birkaç günü mevcudunuzu koruyarak kazanmak tercihe değer. Ayrıca, durumunuzun olağanüstü olduğundan ve bunun gereği olarak olağanüstü tedbir almaya zorunlu olacağınızdan beni haberdar etmelisiniz..." demiştir.

Başbakan İsmet Paşa ve Hükümetin TBMM'ye 4 Mart 1925 tarihinde gönderdiği "Takrir-i Sükûn" kanunu ile irtica ve isyan ile memleketin sosyal nizamını, emniyet ve asayişini bozmaya yönelik bütün faaliyet ve yayınlar yasaklanmış ve bu kanuna uymayanların İstiklâl Mahkemelerinde yargılanacağı hükmü getirilmiştir.

Asilerin esas hedefi Diyarbakır vilayeti idi. Burayı da ele geçirip Kürdistan'ın bağımsızlığını ilân edeceklerdi. Şeyh Sait asilerle birlikte 7 Mart 1925 gününün gecesi Diyarbakır'ın dört kapısına birden taarruz etmişti. Ordu birlikleri ile asiler arasında yapılan şiddetli ve kanlı çarpışmalar sonunda asiler bozguna uğramıştı. Bu olay ayaklanmanın dönüm noktasını oluşturmuştur.


Bölgeyi (Palu, Çapakçur, Genc, Piran, Hani, Lice, Ergani, Eğil, Silvan) kuşatan süngülü Türk askerleri (30 Mart 1925 tarihli Cumhuriyet gazetesı)


Ordu birlikleri, 26 Mart 1925 tarihinden itibaren Hınıs, Varto, Elazığ ve Diyarbakır istikametinde genel taarruza geçmiş ve sonuçta asilerin ele geçirdikleri yerler tekrar geri alınmıştı. Bu suretle, sarsılan, ortadan kaldırılmak istenen devlet otoritesi yeniden tesis edilmiştir.


15 Nisan 1925 tarihinde Genç ilçesinin kuzeyinde sıkıştırılan ve yakalanacaklarını anlayan Şeyh Sait ile diğer asi liderler, Doğuya doğru Bulanık üzerinden İran'a kaçmayı plânlamışlar; ancak Varto güneyinde Çarpuk (Abdurrahman Paşa) Köprüsü civarında birliklerimiz tarafından yakalanmışlardır. Şeyh Sait yakalandıktan sonra Varto'da alınan ilk ifadesinde özetle; "...büyük kuvvetler yetişemez zannettik. Tam müstakil Kürt Krallığının ilânı zamanı idi. Fakat kuvvetler yetiştiler..." demiştir.

Diyarbakır'da kurulan Şark İstiklâl Mahkemesi Başkanı Mazhar Müfit (KANSU)'nun, 26 Mayıs 1925 tarihinde yapılan duruşmada Şeyh Sait'e sorduğu "Diyarbakır'ı almakla ne olacaktı?" sorusuna karşılık olarak Şeyh Sait "...Diyarbakır'ı aldıktan sonra kısas tatbik edecektik. Yalancının dilini, hırsızın elini kesecektik. Din böyle emrediyor. Dünyayı Peygamberin zamanındaki kadar olmasa da biraz iyileştirecektik. Üstümüze bu kadar asker gönderileceğini tahmin etmiyorduk..." şeklinde ifade vermiştir.

Sonuç olarak, Şark İstiklâl Mahkemesinin 28 Haziran 1925 gün ve 341 / 69 sayılı gerekçeli kararına göre Şeyh Sait ile birlikte 48 asi 28 Haziran 1925 gününün gecesi Diyarbakır'ın Siverek kapısında idam edilmişlerdir.


Ortada önde oturan beyaz sakallı Şeyh Sait, onun sağında Şeyh Şerif, arkada kalpaklı Binbaşı Kasım (Kasım Ataç), onun solunda siyah sakallı Melikanlı Şeyh Abdullah


Şeyh Sait ayaklanması, can kayıplarının dışında Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütçesinin ilk iki yıl açık vermesine, Musul ve Kerkük bölgeleri ile petrollerinin elden çıkmasına ve bu bölgelerin İngilizlerin hakimiyetine girmelerine neden olmuştur.

Daha detaylı Şeyh Sait İsyanı için; lütfen TIKLAYIN

__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
3 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 08.11.15, 20:48   #20
Moderator

Dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Oct 2012
Konular: 409
Mesajlar: 3,654
Ettiği Teşekkür: 18681
Aldığı Teşekkür: 19924
Rep Derecesi : Dilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardırDilaver şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Uykucu
Standart Cevap: Osmanlı'dan Günümüze Ayaklanmalar ve İsyanlar



3. Raçkotan ve Raman'da Tedip Harekatı / 9- 12 Ağustos 1925

Siirt’in Beşiri bölgesinde Raman Aşireti, Garzan ve Rackotan Aşiretleri, Silvan ve Kulp'taki Bükran Aşiretleri'nin Devlet'e başkaldırmasıyla başlayan ayaklanma diğer ayrılıkçı ayaklanmalar gibi zorlukla bastırıldı. Bu ayaklanmayı bastırabilmek için isyancı aşiretlere düşman aşiretler kullanılmıştır. Bu da tarihe tedip yani cezalandırma harekatı olarak geçmiştir.



4. Sason Ayaklanması / 1925-1937

Sason bölgesi, Cumhuriyet dönemi ile birlikte 1925 yılından 1938 yılına kadar isyan bölgesi haline gelmiştir. Aynı zamanda Osmanlı döneminde de Ermeni bağımsızlık hareketlerinin merkezi olmuş ve 1894 ve 1904 Ermeni isyanları ortaya çıkmıştır. Yani Sason bölgesi, 1894 yılından 1940’lara kadar hep isyanla anılmıştır. Sason bölgesinin dağlık ve engebeli coğrafi yapısı, merkezi otoritenin buralara hakim olmasını zorlaştırmıştır. 19.yüzyılın sonlarında Ermeni hareketleri ile ön plana çıkan Sason bölgesinin ıslahı, aşiret mekteplerinin açılması ve karakolların inşası ile ilgili yığınla belge Osmanlı arşivlerinde mevcuttur. Bu isyanlar ile ilgili çalışmalar daha sonra yayınlanacaktır.

Kurtuluş Savaşının bitiminden sonra Cumhuriyet’in yeniden inşasına başlandı. Bu dönemde Sason ilçe merkezine Kemal adında hırslı bir kaymakam vekili tayin edildi. Kaymakam vekili yanına Jandarma Yüzbaşısı, Tayyare Cemiyeti Reisi, Müftü, Posta Müdürü ve diğer kurum amirlerini alarak ilçedeki karakollardan bir bölük oluşturdu. Bu heyet, halktan düzenli olarak toplanamayan vergileri toplamak için Mereto Dağı’nın eteklerindeki dağ köylerine çıktılar. Karşılarına ilk çıkan Asi Köyü’nde sözü geçen Selim’ê Sorik’in evine gittiler. Fakat, heyet bu köyden eli boş döndü. Sırada daha sonra isyanın lideri olan Teteré Badiké ‘nın Xırbaq (Harbak) köyü vardır. Teteré Badiké, gelen birliğe karşı koyabilirdi, fakat bunun arkasının kesilmeyeceğini de bildiği için gelenleri evine misafir etti. Köylülerden istenen vergi de Teteré Badiké ‘nın zoruna gider. Çünkü köylülerin bin bir emekle topladığı mahsulünü, beslediği hayvanını devletle paylaşmak niyetinde değildir. Yine de devleti karşılarına almak istemedikleri için, heyete bir miktar para verip gitmelerini istemektedir. Bu sırada evin arka tarafında Teteré Badiké’nin gelini, tandır ekmeği yapmaktadır. Heyette bulunan yüzbaşı, geline yaklaşmak isteyince olay çıkar. Kadın direnir ve bağırmaya başlar. Bunun üzerine köylüler eve yönelir. Jandarma yüzbaşı da ateş açarak, askerlerin bulunduğu tepeye doğru koşmaya başlar. Teteré Badiké ve köylüler gelen birliği kurşun yağmuruna tutar ve kaymakam vekili ile beraberindekileri öldürür.

Bunun üzerine
harekât emri verilir.

Kasım 1925’te I.Sason İsyanı olarak bilinen isyan bu şekilde başlamış, ama operasyonu yönetenlerin coğrafyayı yeteri kadar tanımamalarından dolayı başarısız olunmuştur. Teteré Badiké, bir tuzak sonrası öldürülmüş, fakat isyan devam etmiştir. Yaşayan tanıkların bilgisine göre 7 yıllık bir çatışmanın ardından 3 yıllık bir sükunet dönemi olmuş ve Ocak 1935’de 6-7 yıllık ikinci bir çatışma dönemi tekrar başlamıştır.

Sason isyanlarının iki döneme ayrılmasının nedeni muhtemelen operasyonu yöneten komutanın değişikliğindendir.

Kaynak kişi: Behçet Çiftçi





5. 1.Ağrı Ayaklanması / 16 Mayıs-17 Haziran 1926

Ağrı ayaklanmaları, 1926-1930 yılları arasında Ağrı Dağı ve civarı ile İran topraklarının da dahil olduğu bir coğrafyada meydana gelen Kürt ayaklanmaları. 1929 Büyük Buhranı’nın etkilerinin olduğu bir zamanla birleşen bu dönemde, Türkiye'nin isyanı bastırmak için yaptığı harcamalar ekonomik krize neden oldu.

25 Eylül 1930'da ayaklanma Türk ordusu tarafından tamamen bastırıldı.


Birinci Ağrı İsyanı

16 Mayıs 1926'da Soğanlı, Kızılbaşoğlu, Sori, Cilkanlı, Bilhanlı ve Cinganlı aşiretleri; Ağrı'daki İbrahim Heski ve adamları ile birleşerek ayaklandılar. İran'daki Yusuf Taso ile beraber 1.000 kadar atlının İran sınırını geçip Brosonlu'nun yardımına gelmesi üzerine ayaklanma büyüdü. Bunun üzerine başlatılan askeri harekat ilk başlarda başarısız oldu. Doğubeyazıt'a çekilen ordu birlikleri Haziran ayında, ikinci bir harekata başladı. Bunun üzerine isyancılar İran'a kaçtı. İran hükümetinden sınırda gerekli önlemleri alması ve geçişleri önlemesi istendi.


Hoybun

5 Ekim 1927'de Taşnak lideri Vahan Papazyan'ın desteğiyle bugünkü Lübnan'da Bihamdun'da Hoybun örgütü kurulmuştu. Hoybun sadece Kürdistan'ın bağımsızlığını değil, "Yüce ulusal organ.. Tüm güçleri ve uluslararası güce sahip güç" formuna dönüştürmüştür. Ağrı isyanları dışarıdan finansal ve silah desteği de buldu. Ermeniler ve en başta Ermeni Taşnak partisi isyanın planlanmasında ve maddi bakımdan desteklenmesinde önemli rol oynadı. Hatta New York'ta yaşayan Ermeni kökenli bir Taşnakçı olan Vahan Cardashian ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği bir mektupta, Ağrı'daki operasyonların başında birkaç Ermeni subay ve teknisyenlerinden destek gören bir Ermeni olduğunu yazdı. Ayrıca Ağrı isyanlarının devam ettiği sırada, Ağrı'daki isyancılara müttefik olan aşiretler Suriye'den eşzamanlı saldırılar gerçekleşti. Ağrı isyanlarına katılanlar arasında Süryaniler'de vardı.

1928'e gelindiğinde, İstanbul'da askeri eğitim alup Cumhuriyeti Ordusu'nun yüzbaşıyken 1924 Beytüşşebap'da firar eden İhsan Nuri (daha sonra İhsan Nuri Paşa), Zilan Bey lakaplı Ardeşir Muradyan, Suriye'de konuşlanmış olan Hoybûn (Xoybûn) Cemiyeti'nin de desteğiyle yeni bir isyanı planlamaya başladılar. Bunlar küçük bir grup kurarak gruptaki askerleri modern silahlarla donattı ve askeri taktikler çalıştırdı. Bu grup Ağrı Dağına doğru giderek Hoybûn ayaklanmasını başlatmışlardır. Bu grup sadece Ağrı dağına gitmemiş dahası giderken Bitlis, Van ve Van gölü etrafındaki çoğu yerleşim yerini ele geçirmişlerdir. İhsan Nuri, 1929-1930 yıllar arasında Agrî gazetesini yayınladı. Gelişmeler üzerine Ankara Hükumeti aynı yıl il merkezinin Doğubayazıt'tan Karaköse'ye taşınmasına karar vererek direnişçileri, onların yakın dostları aracılığıyla direnişten caydırmaya çalıştı. 1928 yılında ayaklanmanın liderleri ile askeri ve sivil idareciler arasında ayaklanmanın sona ermesi amacıyla yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamadı.





6. Koçuşağı Ayaklanması / 7 Ekim-30 Kasım 1926
7 Eylül 1926'da başlayıp 30 Kasım 1926 yılında son bulan isyan Ovacık, Hozat, Çemişgezek arasındaki bölgede vergi vermek istemeyen, askerlik ödevini yapmayan, çapulculuk yapan 450 kadar asinin çıkardığı bir isyandır. Şeyh Sait isyanından kaçan ve dağlara çıkan Koçuşağı aşiretine bağlı bu asiler, dış mihrakların etkisi ile devlet için tehlikeli bir hal almaları üzerine bunlara yönelik bir harekata ihtiyaç duyulmuştur. Bunun yanında Koçuşağı Aşiretine karşı yapılacak bir harekat ile Dersim bölgesinin güçlü bir lideri olan Seyit Rıza'nın kuvvetinin zayıflatılması da bu harekatın yapılması için gerekçe olmuştur.
Kaynak: e-tarih.org



7. Mutki Ayaklanması / 26 Mayıs-25 Ağustos 1927
Sason'da yapılan Mehmet Ali Yunus tedibatı sırasında, bunlara yardımda bulunan Hersan ve Silent eşkiyasının Sason harekatı sonunda silahlarının toplanması gerektiği halde bu iş yapılmamış, Ayrıca Mutki ilçesi içinde kimlerde silah olduğu ihbar edilmiş olmasına rağmen bunlar da toplanmamıştı. Bu arada; Bitlis Valiliği Mutki'deki 35 köyün naklini lüzumlu görerek bu hususu 2. Tümene önerdiği halde, Tümen bu konuyu Kolorduya ve dolayısıyle 3. Ordu Müfettişliğine duyurmadığı gibi vilayeti de cevapsız bırakmıştı.

Bu konu üzerine yeteri kadar eğilinmediğini gören Bitlis Valiliği‘nin, 2. Tümene yaptığı öneri ile yetinerek Tümenin cevabını beklemeksizin 35 köyün naklini emretmesi üzerine, bu köyler halkı ayaklandılar ve bu suretle Silent ve Mutki olayları başlamış oldu.

Selaş dağı -Kalmas dağı-Kanipirim dağı-Karmelih dağı-Arziyo dağı hattı ile çevrilmişti. Bu çevre içerinde, sekiz aşiret olup nüfus yaklaşık olarak 6242 kadardı. Bunlardan başka Mutki'nin kuzeybatı kısmındaki Hüyt bölgesinde henüz ayaklanmayan dört aşiretin nüfusu ise, 8758 kadardı ve bütün Mutki aşiretlerinde 1880 kadar silah bulunduğu tahmin edilmekte idi.

Sason ayaklanmasını tertipliyenlerden, firar edenlerle Hazo kuzeyinde Asi ve Küsküt bölgesinde bulunan ve son zamanlarda halkı hükümet aleyhine kışkırtmaya kalkışan Mehmet Ali Yunus ve avenelerine karşı, mayıs 1927 başında muhtelif istikametlerden yöneltilen takip kuvvetleri ile asiler arasında yer yer çarpışmalar devam etmiş ve eşkiya genişce bir kuşatma çemberi içine alınmıştı. Harekatın başından bu yana, kıta komutanlarının harcadıkları çaba memnunluk verici idi.

26 Mayıs 1927'de tenkile memur kıtaların emir ve komutası 2. Tümen Tugay Komutanına verildi ve tertibatta bir değişiklik yapılmadı.

Bir yandan Mehmet Ali Yunus ve ortaklarının açtığı gaile, tenkil kuvvetleri komutanlığının çok isabetli plan ve emirleri çerçevesinde birliklerin büyük beceriklik ve cesaretle yaptıkları çarpışmalar sonunda genellikle bertaraf edildiği bir sırada idi ki, Alikan Aşireti Reisi Halil Semi'nin, Beşiri bölgesinde yeni bir gaile açması ihtimalinin belirmesi üzerine, 2. Tümen Komutanlığı Hazo'da bulunan Tugay Komutanlığına 17 Haziran 1927'de''devamlı olarak nüfuzunu artıran Halil Semi ve Ali Osman'ın yok edilmelerine karar verildiğini'' bildirmiştir.

Bu emre göre gerekli tertip ve tedbirler alınmak suretiyle bölgedeki tarama ve temizleme ameliyesi büyük bir fedakirlık ve çaba harcamak suretiyle yapılmakta ve asilerle yer yer yapılan çarpışmalarda bir çokları imha, köyleri tahrip, koyun sürüleri ve eşyaları müsadere edilmeye devam edildiği sırada Mutki bölgesinde de aynı şekilde silah toplamak ve yakalanmaları gereken şahısların ele geçirilmesi için bir kısmı birlikler Buban aşiretinin bulunduğu Hersan, Silent, Kersu bölgesine gönderilerek, yakalananlar jandarmaya teslim edilmiş, bu köylerden kaçmayanlara da Ovaya inmeleri bildirilmişti.


Jandarma subayı teslim aldığı kafileyi ve hayvanları Mutki'ye götürürken, kafiledekilerin akrabaları önlerine çıkarak çarpışmaya başladığı için kafilenin kaçmasına engel olamayan jandarma subayı Mutki'ye dönmek zorunda kalmıştı. Bu olay dolayısıyle Siirt Valiliğinin isteği üzerine Tugay, 18. Alay 3. Tabur Komutanı Binbaşı Zeki komutasında, dört makineli tüfekle takviyeli 9. ve 10. Bölüklerden müteşekkil bir müfrezeyi olay mahalline sevk etmişti.

19/20 haziran gecesi Silent'e gelen Binbaşı Zeki, köyde bir iki ihtiyardan başka kimseyi göremeyince, yaptığı soruşturmada, halkın üç gün önce Mutki'ye gönderildiğini öğremiş ve müfrezenin 20/21 haziran gecesi Herement istikametinde hareketini kararlaştırmıştı. Ancak, daha önceleri elde ettikleri başarıların verdiği neşe içinde yeteri kadar emniyet tedbiri almadıkları içindir ki, müfreze baskına uğradı ve Binbaşı Zeki şehit edildi. Müfrezedeki kıdemli subay da komutayı ele almayı becerememiş ve başsız kalan müfreze büyük bir şaşkınlık içinde asi kuvvet tarafından kuşatılmıştı. Durumu öğrenen 18. Alay Komutanı; Karargahı, 7. ve 3. Bölükler, bir makineli tüfek ve bir toptan müteşekkil kuvvetle derhal Melefan üzerinden Silent'e giderek gereken icraata başladı.

Durumdan haberdar olan 2. Tümen Komutanlığı, olayın önemi itbariyle 23 Haziran 1927'de Tugay Komutanlığına verdiği emirde:

"Binbaşı Zeki'nin şehit olmasına çok üzüldüm. Bütün bu harekatta genellikle kansız denecek kadar az zayiatla kazanılan başarı, bu andan itibaren değerini kaybetmiştir. Arkadaşımızın kaybı büyük bir olaydır. Bu sebeple, 18. Alay süratla ve şiddetle hareket ederek Silent'te halen eşkiyanın tehdidi altında olanların bir felakete uğramalarına meydan bırakmamalı ve sebep olanlardan büyük ölçüde öç alınmalıdır ... " denmekte idi.

Bir yandan şehitlere gereken son hizmet yapılırken diğer yandan da 18. Alay bu olayın öcünü almak üzere faaliyete geçirilmiş bulunmakta 1. Alay 3. Tabur ise, Halil Semi ve Ali Osman yönetimindeki asileri tenkil ile uğraşmakta idi. Süre gelen bu çetin mücadeleler sıraaında Halil Semi ve Ali Osman'ın bir kısım aveneleri ile Dicle'yi geçerek güneye kaçtıkları anlaşıldı.

Neticede tenkil ve bu maksatla yapılan takip hareketleri istenilen sonucu vermedi ve fakat bunların yakalanan aileleri ile Mehmet Ali Yunus'un ailesi 2. Tümen Komutanlığı emri ile Siirt'e gönderildi. Böylelikle iki subayın, bir çok erlerin şehit olmasına ve yaralanmasına sebep olan bu harekat, elebaşlarının bir kısım kuvvetleri ile kaçmış olmalarından ötürü önemini kaybetmiş ve görünürde sona ermiş oldu.


2. Mutki Harekatı:

Hazo bölgesindeki asi artıklannın temizlenmesi ve ele geçirilenlerin akibetleri ile uğraşıldığı bir sırada, Mutki havalisinde Buban aşiretinden ayaklanma halinde olanların da yok edilmesine karar verilmişti. Bu nedenle 2. Tümen Komutanlığı, 5 temmuz 1927'de yapılacak harekatın genel ilkelerini kapsayan şu emri verdi:

"1. Tedip harekatı verilen emir ve plan dahilinde yapılacaktır.

Bu harekata, harekat alanındaki mevcut kuvvetten başka, 2. Seyyar Jandarma Alayı sekiz subay, 170 erle katılmış ve Siirt'ten de iki piyade bölüğü ayrılıp ve gönderilmiştir.

Birliklerin yaptıkları harekatta asiler kısmen kaçmış, çoğu yok edilmiş ve bir kısmı da yakalanmış ve ayaklanma bölgesinde taranmamış yer kalmamıştı.


Harekat bu suretle 25 Ağustos 1927'de sona erdi ve birlikler yerlerine döndüler.


Kaynak: bitlisname.com




8. İkinci Ağrı Ayaklanması / 13 Eylül-20 Eylül 1927

Ağrı Dağı'daki Kürt kuvvetlerini bastırmak için 3. Ordu Müfettişliğinin arzı ve GenelKurmay Başkanlığının onayıyla hazırlanmış ve 13-20 Eylül 1927 tarihleri arasında gerçekleştirilen askerî harekât.

13 Eylül 1927'de başlatılan harekatıyla Türk ordusu İran sınırına kadar ilerledi.

İhsan Nuri ve "Zilan Bey", Hesik aşiret reisi İbrahim Ağa (Îbrahîm Hêsîkê Têlî)'nın aşiretiyle birlikte İran sınırını aşarak yeni bir isyan başlattı. Askeri birimlerin yetersiz kalması sonucu isyancılar, içinde Doğubayazıt'ın da bulunduğu bir bölgeyi denetimi altına aldı. Kontrolleri altına aldıkları bölgede, Hoybun Cemiyeti'nin desteğiyle Ağrı Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ilan etti.

Türkiye, o dönemde İran sınır içinde bulunan Küçük Ağrı Dağı'nın arkasına kadar birliklerini ilerletmek için izni aldı (Sınır ötesi harekatı). Böylece isyancıların İran yolu kapanmış oldu. Daha sonra bu iki ülke arasında bir sınır düzenlemesi yapılarak Van'ın Kotur kasabasını İran’a verilip, Küçük Ağrı Dağı Türkiye sınırları içine alınacaktı. 1 Temmuz'de Türk Ordusu Ağrı Dağı'nın kuşatmasını tamamlandı ve 7 Eylül 1930'da genel taarruzu başlattı. 25 Eylül'e kadar süren Ağrı Dağı Muharebesi esnasında 14 Eylül'de Kire (Büyük Ağrı Dağı ile Küçük Ağrı Dağı arasında bulunan ova)'de İbrahim Ağa öldü ve İhsan Nuri de İran'a sığındı.


__________________

Tanrılar, erkeklerin ''balıkta'' geçirdiği zamanı ömründen saymaz. (Babil Atasözü)
Dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
3 Üyemiz Dilaver'in Mesajına Teşekkür Etti.
Cevapla

Bu Sayfayı Paylaşabilirsiniz

Etiketler
31 mart vakası, ahmet anzavur ayaklanması, alemdar mustafa paşa, ayaklanmalar, aynacıoğulları isyanı, celali isyanları, çerkes ethem ayaklanması, demirci mehmet efe, genç osman, günümüze, isyanlar, kabakçı mustafa paşa, koçkiri ayaklanması, kubilay, kuyucu murat paşa, menemen isyanı, nasturi isyanı, osmanlıdan, patrona halil isyanı, pazvantoğlu isyanı, vaka i vakvakiye, yeniçeri ve sipahi isyanı, zeylan ayaklanması, şahkulu ayaklanması, şeyh sait isyanı


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



WEZ Format +3. Şuan Saat: 01:02.


Powered by vBulletin® Version 3.8.8
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.
Copyright ©2000 - 2017 www.forumgercek.com
Protected by CBACK.de CrackerTracker
Önemli Uyarı
www.forumgercek.com binlerce kişinin paylaşım ve yorum yaptığı bir forum sitesidir. Kullanıcıların paylaşımları ve yorumları onaydan geçmeden hemen yayınlanmaktadır. Paylaşım ve yorumlardan doğabilecek bütün sorumluluk kullanıcıya aittir. Forumumuzda T.C. yasalarına aykırı ve telif hakkı içeren bir paylaşımın yapıldığına rastladıysanız, lütfen bizi bu konuda bilgilendiriniz. Bildiriniz incelenerek, 48 saat içerisinde gereken yapılacaktır. Bildirinizi BURADAN yapabilirsiniz.
Page Rank Icon
Bumerang - Yazarkafe
McAfee Site Denetleme
Norton Site Denetleme
www.forumgercek.com Creative Commons Alıntı-Lisansı Devam Ettirme 3.0 Unported Lisansı ile lisanslanmıştır.