Merhabalar
Forum Gerçek üyesi değilsiniz ya da Üye Girişi yapmamışsınız.
Sitemizden tam olarak yararlanabilmek için;
Lütfen Buraya tıklayarak üye olunuz.
Forum Gerçek

Forumları Okundu Kabul Et Bugünkü MesajlarYazdığım Cevaplar Açtığım Konular Kim Nerede
Geri git   Forum Gerçek > Türkiye ve Dünyadan Haberler > Ülkemiz ve Dünya Gündemi

Ülkemiz ve Dünya Gündemi Ülkemizde ve Dünyada yaşanan gelişmelere dair haberler


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Eski 24.02.17, 23:06   #1
Müdavim

Rosebud - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2015
Konular: 875
Mesajlar: 7,156
Ettiği Teşekkür: 21265
Aldığı Teşekkür: 24497
Rep Derecesi : Rosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart RNA'mı DNA'mı, yoksa... (Müfredattan kaldırılan dersler)

Bu yazı BBC Earth'ün hazırladığı ve geçtiğimiz senenin en iyi yazılarının derlendiği ''2016'nın En İyileri'' listesinden alınmıştır. Kabaca evrim konusundan bahsediyor olsa da, içerik daha ziyade evrimden bağımsız olarak hayatın nasıl başladığı sorusunun yanıtını arayan bilim insanlarının çalışmalarını ve ulaştıkları sonuçları anlatmaktadır.

Abiyogenez teorisi olarak da bilinen, ilk hücrenin herhangi bir ''ilahi etki'' olmadan nasıl ortaya çıktığını nesilden nesile süren deneyler yardımıyla anlama gayretini içermektedir.

Ülkemizde, bilhassa son yıllarda evrim ve hayatın kökenine dair akılcı ve bilimsel açıklamaların önünün kesilmeye çalışılması, toplumumuzun bu bilgiden mahrum bırakılarak çağın gerisinde kalmasına ve hayatın gerçek kökenlerinden uzaklaştırılmalarına yönelik bir projeden ibarettir.

Ancak şu bir gerçek, bilgi bir kez ortaya çıktı mı onu yok etmek neredeyse imkansızdır. Aynı bir suyun zaptedilmesi için örülen duvarların sonsuza kadar dayanamayacak olmaları gibi, bilgi su gibi hareket ederek önce kendisine sızacağı bir delik açacak, ardından önüne çekilen set ne denli güçlü olursa olsun yıkıp geçmeyi başaracaktır.

İŞTE O MAKALE

HAYAT NASIL BAŞLADI:

Karşılaşabileceğimiz en önemli soru bu olsa gerek. İnsanlık tarihinin büyük bir kısmı boyunca herkes ''Tanrı yarattı''yanıtının farklı versiyonlarına inandı. Hatta olası farklı bir yanıt dahi düşünülemezdi. Artık yanıtın bundan ibaret olmadığını biliyoruz. Geçtiğimiz yüzyılda, az sayıda bilim insanı hayatın ilk olarak nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalıştı. Laboratuarlarında sıfırdan yeni bir hayat oluşturarak Yaratılış (Genesis) anını baştan oluşturmaya çalıştılar. Şimdiye kadar kimse bu işi tam manasıyla kıvıramadıysa da, uzun bir yol katettik. Günümüzde hayatın kökenine dair çalışmalar yürüten çok sayıda bilim insanı doğru izi takip ettikleri konusunda kendilerine güveniyorlar – ve yaptıkları deneyler güvenlerini destekler nitelikte.

Burada okuyacaklarınız nihai kökenimizi keşfetme arayışımızın hikayesidir. Bu makalede yeralan bilgiler saplantı, mücadele ve mükemmel bir yaratıcılığın hikayesi olmakla birlikte, modern bilimin en büyük keşiflerini içermektedir. Hayatın başlangıcını anlama gayreti, çok sayıda erkek ve kadını gezegenin en ücra köşelerine yolculuk etmeye yöneltti. Bu alanda araştırmalarını sürdüren bazı bilim insanları adeta canavarların eziyetlerine uğrarken, diğerleri çalışmalarını acımasız totaliter rejimlerin topuklarının altında ezilerek sürdürmek zorunda kaldılar.

DÜNYAMIZDA YAŞAMIN NASIL BAŞLADIĞININ HIKAYESI.

Yaşamın kökenleri oldukça eski zamanlara dayanır. Dinozorlar muhtemelen bilinen nesli tükenmiş en meşhur canlılardır, ve başlangıçları günümüzden 250 milyon yıl öncesine dayanır. Fakat konu hayat olunca, başlangıcına ulaşmak için çok daha eskilere gitmemiz gerekir.

Bilinen en eski fosilin yaşı 3.5 milyar yıl civarındadır, bu bilinen en eski dinozorun yaşının 14 katıdır. Fakat fosil kayıtları çok daha eskilere gitmeyi gerektirebilir. Örneğin, 2016'nın Ağustos ayında araştırmacılar 3.7 milyar yıl öncesinden kalma mikrop fosilleri keşfettiler.

Dünyanın yaşını düşündüğümüzde, bulunan en eski fosillere göre çok da eskidir diyemeyiz, gezegenimiz 4.5 milyar yaşındadır.

Yaşamın dünyada oluştuğunu düşünecek olursak eğer, - bu oldukça makul bir düşünce olur, ne de olsa başka yerde bir benzerini henüz keşfedemedik – o halde milyarlarca yıl önce dünyada oluşmuş en eski fosillerin bir yerlerde korunmuş olması gerekir.

Yaşamın başladığı döneme dair sınırlamalar olmakla birlikte, neler olduğuna dair eğitime dayalı bir tahmin yapabiliriz.

Biyologlar tarafından tüm canlıların ''hücrelerden'' oluştuğu 19.yy'dan itibaren biliniyor: bunlar farklı şekil ve ebatlarda küçük canlı madde torbacıklarıdır. Hücrelerin ilk keşfedilmeleri mikroskopların keşfedilmesiyle birlikte 17.yy'a dayanıyor olsa da, bunların yaşam formlarının temeli olduklarını anlamamız yüz yıldan fazla zaman aldı.

Kendinizin bir yayın balığı ya da Trex'e benzemediğinizi düşünüyor olabilirsiniz, fakat mikroskop altında incelediğimizde tüm canlıların benzer tür hücrelerden oluştuklarına tanık oluruz. Bitkiler ve mantarları da bu listeye dahil edebiliriz.

Fakat açık ara hayatta karşılaşabileceğimiz yaşam formlarının büyük çoğunluğu mikro-organizmalardır ve bunların hemen her biri sadece tek hücreden oluşurlar. Bunların arasında en bilineni dünyanın her yerinde karşılaşabileceğimiz bakteridir.

2016'nın Nisan ayında bilim insanları her canlı türünün atalarını gösteren bir hayat ağacı çalışmasının güncel bir versiyonunu yayınladılar. Dahası, bu sayede görebiliyoruz ki bakteriler tüm yaşayan ve yaşamış türlerin ortak atasıdır. Başka bir deyişle, siz de dahil olmak üzere yaşayan her şey temelde bir bakterinin soyundan gelir.

Bu hayatın kökenini daha doğru bir şekilde tanımlayabilmemizi olanaklı hale getirmektedir. 3.5 milyar yıl önce, bir hücre oluşturmak için dünyadaki materyaller ve şartlara sahibiz.

Bu ne kadar zor olabilir?

Bölüm 1.

İLK DENEYLER

Tarihin büyük bir bölümünde, yaşamın nasıl başladığı sorusunu sormak anlamsızdı, çünkü yanıt belliydi.

1800'lerden önce, çoğu insan ''vitalizm'' olgusuna inanmaktaydı, (Canlı organizmalardaki hadiselerin yalnız mekanik ve kimyasal kuvvetlerden meydana gelmeyip, hayati bir prensibe dayandığını iddia eden nazariye, vitalizm - Sesli Sözlük) Bu görüş canlıların cansız nesnelerden farklı ve daha özel, büyülü özelliklere olduğuna dair sezgisel bir düşüncedir.

Vitalizm genel anlamda dini inançlar temelinde şekillenen bir düşüncedir. İncil Tanrı'nın ilk insanı yaratırken ''hayat nefesi üflediği'' düşüncesini dile getirir, ve ölümsüz ruhlar vitalizmin bir formudur.

Bu konuda tek bir problem var. Vitalizm düpedüz yanılmaktadır.

1800'lerin başlarında, bilim insanları yaşam için benzersiz bazı maddeler keşfettiler. Bu tür kimyasallardan biri üredir, idrarda bulunan üre 1799'da yalıtılmıştır.

Yine de henüz o zamanlar bu bulgu vitalizm ile uyumluydu. Sadece canlı türler bu kimyasalları üretebiliyorlardı, bunu gerçekleştirmek için muhtemelen yaşam enerjisini kullanıyorlardı ve bu onları özel yapan unsurdu.

Fakat 1828'de, Alman kimyacı Friedrich Wöhler yaygın şekilde bilinen kimysallardan amonyum siyanat adı verilen ve canlılarla bağı olmayan üre geliştirmek için bir yol buldu. Diğerleri ise bu ayak izlerini takip ettiler ve kısa zaman sonra yaşamı oluşturan kimyasalların tamamının hayatla ilgisi olmayan başka kimyasallardan yapılabilecekleri açıkça anlaşıldı.

Bu gelişmeler vitalizmin bilimsel bir yaklaşım olarak sonunu getiren unsurlar haline geldiler. Fakat insanlar uzun süredir kabul gören bu düşünceden kopmakta zorlandılar. Çoğu kimsenin dile getirdiği ve yaşamı oluşturan kimyasalların ''özel'' bir yanları olmadığı söylemi, bizleri adeta makinalara indirgeyen ve yaşamın gizemli büyüsünü yok eden bir düşünce olarak karşılandı. Elbette bu tip bir düşünce İncil'in öğretilerine aykırıdır.

Hatta bilim insanları vitalizmden kopmamak için mücadele dahi verdiler. 1913'ün sonlarına doğru, İngiliz biyokimyacı Benjamin Moore ''biyotik enerji'' teorisinde ısrarcıydı, bu teori vitalizmin farklı bir ad altında savunulmasından ibaretti. Bu düşünce duygusal bir tutuma sahipti.

Günümüzde bu düşünce umulmadık yerlere tutunuyor. Örneğin, bir insanın ''yaşam enerjisini'' arttırabildiği ya da boşaltabildiği çeşitli bilim kurgu hikayeleri bulunuyor. Doktor Who'da geçen Zaman Hükümdarları tarafından kullanılan ''enerji yenileme'' konusunda düşünün, çok düşük bir konuma geldiğinde enerjilerini arttırabiliyorlardı. Bu oldukça fütüristik görünüyor, fakat aslında oldukça eski bir düşüncenin ürünüdür.

Fakat, 1828'den sonra bilim insanlarının hayatın ilk olarak nasıl oluştuğunu açıklamak için tanrısal olmayan bir yolu işaret etmek için artık ellerinde geçerli sebepleri bulunuyordu. Fakat bunu yapmadılar. Araştırmak için apaçık bir konu gibi görünüyor, fakat buna rağmen yaşamın kökenlerinin gizemi onlarca yıl boyunca gözardı edilmeye devam etti. Muhtemelen henüz o dönemde herkes vitalizm açıklamasına halen duygusal bir şekilde bağlıydı.

19.yy'ın en büyük biyolojik atılımı, Charles Darwin ve başka bilim insanları tarafından geliştirilen evrim teorisiydi.

1859'da Türlerin Kökeni üzerine kurulan Darwin'in teorisi, geniş bir çeşitliliğin bir tek ortak atadan nasıl oluştuğunu açıkladı. Her bir canlının ayrı ayrı Tanrı tarafından yaratıldığı düşüncesinin yerine, milyonlarca yıl geriye doğru giderek o dönem yaşamış olan ilkel bir organizmadan evrildiğimizi söylüyordu: bu yaşamış son evrensel ortak ataydı.

Bu oldukça tartışmalı bir konu haline gelmişti, çünkü İncil'de anlatılanlara aykırıydı. Bilhassa öfkeli Hristiyanlar Darwin ve fikirlerine karşı şiddetli bir saldırı başlattılar.

Fakat evrim teorisi, ilk olarak ortaya çıkan en ilkel organizmanın nasıl oluştuğu hakkında hiç birşey söylemiyordu.

Darwin bunun çok önemli bir mesele olduğunu biliyordu, fakat – belki de Kilise ile yeni ve başka bir kavgaya başlamak konusunda ihtiyatlı davranmayı tercih etti- bu konuyu sadece 1871'de yazılmış bir mektupla tartışmayı tercih etti. Kullandığı dilde gözlenen heyecan bu konunun öneminin farkında olduğunu gösteriyor.

''Fakat eğer (vay be amma da büyük bir eğer) sıcak bir gölette bulunan çeşitli tür amonyak ve fosforik tuzların, ışık, ısı, elektrik ve bir protein bileşiğinin bir araya gelmeleriyle kimyasal karışım oluşturarak daha kompleks değişimler geçirdiklerini düşünebiliriz...''

Başka bir deyişle, şöyle düşünelim, eğer basit organik bileşiklerle dolu ve güneş ışığıyla yıkanan küçük bir su kütlesi olsaydı neler olurdu? Bu bileşiklerin bazıları, bir protein gibi daha sonra gelişmeye ve daha fazla karmaşık formlar üretmeye başlayabilir, hayat benzeri bir madde oluşturmak üzere birleşebilirler.

Bu kabataslak bir fikirdi. Fakat hayatın nasıl başladığına dair ilk ortaya atılan hipotezin temelini oluşturmuştu.

Bu tip cüretkar bir düşüncenin ABD gibi ifade özgürlüğü geleneğine sahip demokratik bir ülkede ortaya çıktığını düşünebilirsiniz, fakat hiç beklenmeyen bir yerde, özgür düşüncenin dışlandığı ve vahşi bir totaliter rejimin hüküm sürdüğü SSCB'de ortaya çıktı.

Stalin Rusyası'nda her şey devlet kontrolündeydi. Bu durum sadece insanların fikirleriyle kısıtlı değildi, Komünist politikayla ilgisiz gibi görünen biyoloji konusunda da geçerliydi.

En ünlüsü, Stalin'in bilim insanlarına geleneksel genetik çalışmalarını yasaklamış olmasıdır. Bunun yerine, Komünist ideolojiye daha uygun olduğunu düşündüğü, Trofim Lysenko adlı bir çiftlik çalışanının düşüncelerini empoze etmeyi tercih etti. Genetik alanında çalışan bilim insanları, Lysenko'nun düşüncelerini desteklemekle bir çalışma kampına gönderilmek arasında bir tercih yapmaya zorlandılar.

Alexander Oparin, biyokimya alanında çalışmalarını bu tip bir baskıcı ortamda yürütmüştü. Çalışmaya devam edebilmesini sağlayan unsur sadık bir Komünist olmasıydı: Lysenko'nun düşüncelerini destekledi ve hatta Sovyetler'de Lenin Düzeni adı verilen bir kişiye verilebilecek en üstün madalyayla ödüllendirildi.

1924 yılında, Oparin 'hayatın Kökeni' adlı kitabını yayınladı. Kitabının içeriğinde, Darwin'in sıcak göletine benzeyen, hayatın kökenine dair bir de vizyon ortaya koydu.

Oparin, dünyanın oluşum aşamasının ilk dönemini hayal etti. Düşüncesine göre uzaydan düşerek yüzeye çarpan kayalar nedeniyle dünya eriyik halde ve sıcaktı. Yarı eriyik kayalarla dolu olan ortam, devasa miktarda ve dağınık karbon bazlı kimyasal barındırıyordu.

Nihayet dünya soğumaya başladığında buhar halindeki su akışkan bir form kazanırken ilk yağmurlar yağmaya başladı. Çok geçmeden dünya, içeriği karbon bazlı zengin kimyasallarla dolu okyanuslarla doldu. Şimdi artık iki şey olabilirdi.

Birincisi, çeşitli kimyasallar bir araya gelerek daha karmaşık formlar oluşturabilirler. Oparin, şeker ve amino asitler gibi moleküllerin yaşamın merkezinde olduklarını düşünüyordu.

İkincisi, bazı kimyasallar bir araya gelerek mikroskobik yapılar oluşturabilirler. Suda çözünmeyen bir çok organik kimyasal bulunur: örneğin yağ, suyun üstünde bir tabaka oluşturur. Ancak kimyasallardan bazıları suyla temas ettiklerinde 'koaservat' olarak adlandırılan kürecikler oluştururlar, bunların ölçüleri 0,01 cm çapa kadar çıkabilir.

(Koaservat, çeşitli organik moleküllerin suyun içinde hidrofobik eğilimleri sebebiyle kümelenmeleriyle oluşan küçük kabarcıklara verilen isimdir. -Vikipedi-) Ç.N.

Koaservatları mikroskop altında inceleyecek olursanız eğer, bunların yaşayan hücreler gibi davrandıklarını görebilirsiniz. Büyürler ve şekil değiştirirler ve hatta bazen ikiye bölünürler. Çevrelerini saran sudan yeni kimyasal maddeler de alabilirler, bu sebeple yaşam benzeri kimyasallar kendi içlerinde yoğunlaşabilirler. Oparin, koaservatların modern hücrelerin atası olduğu düşüncesini ileri sürmüştü.

Beş yıl sonra 1929'da, İngiliz biyolog J.B.S. Haldane, bağımsız olarak Yıllık Akılcılık adlı yayında kısa bir makale ile benzer bir düşünce ortaya attı.

Haldane, Darwin'in düşünceleriyle ortaya çıkan evrim teorisiyle genetik bilimini bütünleştirmeye oldukça büyük katkılar sağladı.

Kendisi aynı zamanda yaşayan büyük bir karakterdi. Bir defasında dekompresyon odaları ile yapılan bazı deneyler sayesinde delik bir kulak zarını iyileştirmeyi başarmıştı, fakat sonra bu konuda şöyle yazacaktı: ''kulak zarı genelde iyileşebilir, ve geride ufak bir delik kalırsa, kişi biraz sağır olmakla birlikte, içtiği tütünün dumanını kulağından çıkararak sosyal ortamlarda ilgi göreceği türde bir başarı kazanabilir.''

Tıpkı Oparin gibi, Haldane, ''ilkel okyanusların sıcak dilüe bir çorba haline gelecekleri şekilde'' organik kimyasalların suda nasıl birikebileceklerini ortaya koydu. Bu ortam ''ilk canlı veya yarı canlıların'' oluşma aşamasını ve bunların bir araya gelerek ''yağlı bir film katmanı'' oluşturabilecekleri yapı haline gelebileceklerini açıkladı.

Dünyadaki tüm biyologlar bu fikri ilk önerenlerin Oparin ve Haldane olduklarını söylüyorlar. Yaşayan ilk canlı organizmaların kimyasal bir yolla, yaratıcı bir Tanrıya ihtiyaç duymadan ortaya çıkmış olabilecekleri düşüncesi o dönem son derece radikal bir fikirdi.Darwin'in evrim teorisinin geçmişte yaşadığı gibi, bu düşünce de Hristiyanlık ile karşı karşıya geldi.

Bu fikir Sovyetler'e çok iyi geldi. Sovyet rejimi resmen ateistti, ve liderleri yaşam gibi derin olgulara materyalist açıklamaları desteklemeye istekliydiler. Haldane de bir ateist ve aynı zamanda komünist düşünceye bağlıydı.

Almanya'nın Osnabrück Üniversitesi'nden yaşamın kökeni alanında uzman Armen Mulkidjanian, bu konuda şu yorumda bulunuyor: ''O zamanlar bu düşünceyi kabul etmek ya da etmemek, dindar ya da solcu veya Komünist olmaktan ziyade, temel olarak kişinin karakterine dayanırdı. Sovyetler Birliği'nde bu düşünce sevinçle karşılandı çünkü bir Tanrıya bu sayede ihtiyaç kalmıyordu. Batı dünyasında bu düşünceyi kabul edenlere bakacak olursanız, hepsinin solcu, komünist ya da benzer yönde olduklarını görebilirsiniz.''

Hayatın kimyasal bir çorba içerisinde oluştuğu fikri Oparin-Haldane hipotezi olarak kabul edilmeye başlandı. Bu zekice ve ilgi uyandırıcıydı, fakat ortada başka bir problem vardı. Ortada bu düşünceyi kanıtlayan bir deney yoktu ve neredeyse çeyrek asır daha bu tip bir kanıt gelmeyecekti.

O yıllarda, kimya alanındaki çalışmaları ve atom bombasının yapımına verdiği yardımlar ile 1934 yılında Nobel Ödülü kazanan Harold Urey, hayatın kökeni konusuyla ilgilenmeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Urey, bomba çekirdeği için gerekli olan kararsız uranyum-235'i toplayan Manhattan Projesi üzerinde çalıştı. Savaştan sonra nükleer teknolojiyi sivil kontrol altında tutmaya çalışmıştı.

Uzaydaki kimyayla, özellikle de Güneş Sistemi'nin ilk oluşumunda olanlarla ilgilenmeye başlamıştı. Yaptığı bir konuşmasında ilk oluşum aşamasında muhtemelen dünya atmoısferinde oksijen olmadığını belirtti. Bu Oparin ve Haldane'in ilkel çorbanın form kazanması düşüncesi için uygun şartı açıklıyordu, çünkü ilk ortaya çıkan narin kimyasallar oksijenle temas edecek olurlarsa yok olabilirlerdi.

Aynı gün Stanley Miller adlı bir doktora öğrencisi de izleyiciler arasındaydı, ve konuşmanın ardından Urey'e bir öneri ile yaklaştı: bu düşünceyi test etmeleri mümkün müydü? Urey şüpheciydi, fakat Miller konuşmaları ile onu bu işin içerisine çekti.

Böylece 1952'de Miller, yaşamın kökeniyle ilgili şimdiye kadar yapılan en ünlü deneye başladı.

Deney basit bir kuruluma sahipti. Miller, bir dizi cam şişeyi bağladı ve kaynağından kaynar su, hidrojen gazı, amonyak ve metan gibi Dünya'nın başında bulunduğundan şüphelenilen dört kimyasal madde geçiriyordu. Gazlar, tekrarlanan elektrik şoklarına maruz kalmıştı, bu da, çok uzun zaman önce Dünya'da yaygın bir olay olan şimşek görevlerini simüle etmek içindi.

Miller, "şişedeki suyun ilk günden sonra belirgin bir şekilde pembe hale geldiğini ve haftanın sonuna doğru solüsyonun derin kırmızı ve bulanık olduğunu" gözledi. Açıkçası, bir kimyasal karışımı oluşmuştu.

MiLler karışımı incelediğinde iki amino asit içerdiğini tespit etti: glisin ve alanin. Amino asitler çoğu zaman hayatın temel taşları olarak tanımlanır. Vücudumuzdaki biyokimyasal süreçleri kontrol eden proteinleri oluşturmak için kullanılırlar. Miller hayatın en önemli iki bileşenini sıfırdan üretmişti.

1953 yılında deneyin sonuçları prestijli bir dergi olan Science'da yayınlandı. Urey, kıdemli bilim insanlarına yakışmayacak şekilde makaleden çıkardığı Miller'ın adını sadece ufak bir yerde geçirdi. Buna rağmen, çalışma genel olarak ''Miller-Urey deneyi'' olarak bilinir.

Birleşik Krallık, Cambridge'de bulunan Moleküler Biyoloji Laboratuvarı'ndan John Sutherland bu konuda şöyle söylüyor; ''Miller-Urey deneyinin gücü bize basit bir atmosferik yapıdan yola çıkarak pek çok biyolojik molekül üretebileceğinizi göstermesiydi.''

Fakat daha sonra yapılan araştırmalar, erken dönem dünya atmosferinin farklı gaz karışımlarına sahip olduğunu göstermesi nedeniyle deneyin ayrıntılarının hatalı olduğu anlaşıldı.

Sutherland bu konuda şunları söylüyor, ''Bu oldukça ikonik bir denemeydi, toplumun hayal gücünü harekete geçirdi ve halen yaygın olarak kendisinden bahsedilmeye devam ediliyor.''

Miller'ın deneyinin ardından öteki bilim insanları basit kimyasal molekülleri sıfırdan oluşturabilecekleri yeni yollar bulmaya başladılar. Yaşamın kökeni gizemi için bir çözüm yakın görünüyordu.

Fakat hayatın herkesin sandığından daha karmaşık bir konu olduğu zamanla anlaşıldı. Yaşayan hücreler bir torba dolusu kimyasaldan fazlasıydı: bunlar aynı zamanda karmaşık küçük makinelerdi. Bunlardan bir tanesini oluşturmanın ise, bilim insanlarının geçmişte düşündüklerinden daha büyük bir iş olduğu ortaya çıktı.


Çeviren: Şivan Okçuoğlu

Odatv.com
__________________
The '80's were the best time EVER - so glad I lived the life at the time.
Rosebud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Rosebud'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 24.02.17, 23:08   #2
Müdavim

Rosebud - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2015
Konular: 875
Mesajlar: 7,156
Ettiği Teşekkür: 21265
Aldığı Teşekkür: 24497
Rep Derecesi : Rosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart Unutturulan dersler

2.BÖLÜM

BÜYÜK KUTUPLAŞMA

1950'lerin başlarında, bilim insanları uzun süredir kabul edilen hayatın tanrının bir hediyesi olduğu varsayımından uzaklaşmışlardı. Bunun yerine hayatın dünyanın ilk evrelerinde kendiliğinden oluştuğu olasılığını keşfetmeye başlamışlardı, Stanley Miller'ın bir ikon haline gelen deneyine bu konuda büyük bir teşekkür borçluyuz, artık bu konudaki düşünceleri destekleyen bazı pratikler de vardı.

Miller yaşamı sıfırdan oluşturmaya çalıştığı deneyi üzerinde uğraşırken, öteki bilim insanları genlerin nelerden oluştuğunu anlamaya başlamışlardı.

Bu zamana kadar, bilinen birçok molekül vardı. Bunlara şekerler, yağlar, proteinler ve ''deoxyribonucleic acid'' ya da kısaca DNA gibi nükleid asitler de dahildir.

Günümüzde artık DNA'nın genleri taşıdığını kabul etsek de, 1950'lerde biyologlar arasında bu bilgi şok etkisi yaratmıştı. Proteinlerin karmaşık yapıları nedeniyle bilim insanları bunların genler olduklarını düşünüyorlardı.

1952 senesinde bu bilgiyi reddeden, Washington Carnegie Enstitüsü'nden Martha Case ve Alfred Hershey olmuştu. İkisi üremek için bakterileri enfekte etmek zorunda olan basit virüsleri inceliyorlardı. Bulguları, proteinler dışarıda kalırken viral DNA'nın bakterinin içine girdiği yönünde olmuştu. Bu açıkça gösteriyorduki DNA genetik bir materyaldi.

Hershey ve Chase'in bulguları, DNA'nın yapısını ve nasıl çalıştığını anlamak için çılgınca bir yarış başlattı. Ertesi yıl meslektaşları Rosalind Franklin'in de yardımını almalarıyla Cambridge Üniversitesi'nden Francis Crick ve James Watson'un problem kırılmıştı.

Elde ettikleri sonuç 20.yy'ın en büyük bilimsel keşiflerinden biri haline geldi. Aynı zamanda, canlı hücrelerin o güne kadar gizli kalan inanılmaz karmaşıklığını ortaya koyarak yaşamın kökeni araştırmasını yeniden şekillendirdi.

Crick ve Watson, DNA'nın spiral halinde bir merdiven gibi çift helezon formunda olduğunu fark ettiler. Merdivenin iki ''kutbu'' ise, her biri nükleotidler adı verilen moleküllerden oluşmuştu.

Bu yapı hücrelerin DNA'larını nasıl kopyaladıklarını açıklamıştı. Başka bir deyişle, ebeveynlerin genlerinin kopyalarını nasıl ürettiklerini ve çocuklarına aktardıklarını göstermişti.

Anahtar nokta bu çift sarmalın ''fermuar'' gibi açılabildiği bulgusudur. Bu, DNA merdiveninin "basamaklarında" genellikle kilitlenen genetik bazların A, T, C ve G dizilerinden oluşan genetik kodu ortaya çıkarmaktadır. Daha sonra her tel, diğerinin bir kopyasını yeniden oluşturmak için bir şablon olarak kullanılır.

Bu mekanizmayı kullanarak, yaşamın başlangıcından beri genler ebeveynden çocuğa geçti. Genleriniz eninde sonunda bir bakteri atadan gelir - ve her adımda Crick ve Watson'un bulduğu mekanizma kullanılarak kopyalanırlar.

Biyokimyacılar sonraki birkaç yıl içinde DNA'nın hangi bilgileri taşıdığını ve bu bilginin canlı hücrelerde nasıl kullanıldığını anlamaya çalıştı. Yaşamın en derin sırları ilk defa açığa vuruluyordu.

DNA'nın sadece bir işi olduğu ortaya çıkmıştı. DNA'nız hücrelerinize proteinleri nasıl hazırlayacağınızı söyler: moleküller bu konuda önemli görevleri yerine getirirler. Protein olmadan yiyeceğinizi sindiremezdiniz, kalbiniz atmazdı ve nefes alamazdınız.

Fakat proteinleri üretmek için DNA kullanma süreci şaşırtıcı derecede karmaşıktı. Hayatın kökenini açıklamaya çalışan herkes için büyük bir problemdi, çünkü o kadar karmaşık bir şeyin nasıl başlamış olabileceğini hayal etmek zordu.

Her protein aslında amino asitlerin uzun bir zinciridir ve belirli bir sırada bir araya getirilir. Amino asit dizisi, proteinin üç boyutlu şeklini ve dolayısıyla ne yaptığını belirler.

Bu bilgi DNA tabanlarının dizisinde kodlanır. Dolayısıyla, bir hücrenin belirli bir protein üretmesi gerektiği zaman, amino asit dizisini elde etmek için DNA'daki ilgili geni okur.

DNA değerlidir, bu nedenle hücreler onu güvenli bir şekilde uzak tutmayı tercih etmesi nedeniyle spiral oluşturacak şekilde bükülür. Bu nedenle DNA'daki bilgileri, RNA (ribonükleik asit) adı verilen başka bir maddenin kısa moleküllerine kopyalarlar. DNA, bir kütüphane kitabı ise, RNA üzerinde yazılı bir anahtar olan bir eskiz kağıdı parçasıdır. RNA tek bir iplikçik olması dışında, DNA'ya benzer.

Son olarak, bu RNA ipliğindeki bilgileri bir proteine dönüştürme süreci "ribozom" adı verilen muazzam derecede ayrıntılı bir molekül içinde yer alır.

Bu süreç, her canlı hücrede, en basit bakterilerde bile sürüyor. Yaşam yemek ve nefes almak kadar önemlidir. Yaşamın kökeni için herhangi bir açıklama, DNA, RNA ve ribozom proteininin bu karmaşık üçlücülüğünün nasıl ortaya çıktığını ve çalışmaya başladığını göstermelidir.

Aniden, Oparin ve Haldane'in düşünceleri saflık derecesinde basit görünür olmuştu, Miller'ın protein üretmek için az sayıda amino asitlerin kullanıldığı deneyi amatörce görünüyordu; Miller'ın protein üretmek için kullanılan amino asitlerin bir kısmını ürettiği deney amatörce görünüyordu. Yaşam yaratma yolunun çoğunu bize göstermekten uzak olduğu için, yaptığı seminal çalışma açık bir şekilde sadece uzun bir yolun ilk adımıydı.

John Sutherland şöyle söylüyor; ''DNA, RNA'nın bu lipit kaplı kimyasal kapsülünde protein üretmesini sağlıyor. Sonuçta buna baklıyorsun ve 'vay be' diyebiliyorsun, bu oldukça karmaşık. Bunların hepsini bir araya getiren organik kimyayı nasıl bulacağız?''

Bu konuyla gerçekten başa çıkacak ilk kişi, Leslie Orgel adında bir İngiliz kimyagerdi. Crick ve Watson'ın DNA modelini ilk görenlerden biriydi ve daha sonra Mars'a robot gönderen Viking programıyla NASA'ya yardım edecekti.

Orgel bu sorunu basitleştirmek için işe koyuldu. 1968'de kaleme alınan ve Crick tarafından desteklenen metin, hayatın ilk ortaya çıktığında proteinlere ya da DNA'ya sahip olmadığını ileri sürüyordu. Bunun yerine bütünüyle RNA'dan oluşuyordu. Bu şekilde bir çalışma prensibine sahip olmak için, ilkel RNA molekülleri çok yönlü olmalıydı. Birincisi, muhtemelen DNA ile aynı baz eşleştirme mekanizmasını kullanarak kendilerinin kopyalarını yapabilmiş olmalılar

Hayatın RNA ile başladığı fikri çok etkili oldu. Ama aynı zamanda günümüze kadar süren bilimsel bir mücadeleyi tetikledi.

Yaşamın başladığında RNA'dan ve birtakım başka ufak tefek şeyden ibaret olduğunu söylemek, Orgel tarafından hayata dair öne sürülmüş önemli bir bakış açısıydı, -kendini çoğaltma yeteneği – hayati unsurlar konusunda tüm öteki şeylerden daha öncelikli bir öneme sahipti. Bir anlamda, hayatın nasıl ortaya çıktığını açıklamakla kalmıyor: hayatın ne olduğunu da söylüyordu.

Birçok biyolog, Orgel'in hayatın temel ilkesinin çoğalmak olduğu görüşünü kabul ederler. Darwin'in evrim teorisinde benzer şekilde, yavru üretme yeteneğinin hayatın merkezinde olduğu: organizmanın ''kazanmak'' için gerisinde çok sayıda çocuk bırakması gerektiğini söyler.

Ancak hayatın eşit ölçüde önemli görünen başka diğer özellikleri de vardır. Bunların en belirgin olanı motabolizmadır: Metabolizma, çevrenizden enerji çıkarmak ve kendinizi canlı tutmak için bu enerjiyi kullanma becerisidir. Birçok biyolog için, metabolizma hayatın özgün belirleyici özelliği olmalıdır, daha sonra ise çoğalma gelmektedir.

Dolayısıyla 1960'lardan itibaren hayatın kökeni üzerinde çalışan bilim insanları kamplara ayrıldı.

Sutherland şöyle söylüyor: ''temel kutuplaşma metabolizmayı öncelikli sayanlar ile genetiği öncelikli sayanlar arasında ortaya çıktı.''

Bu arada üçüncü bir grup ortaya çıkan ilk anahtar unsurun moleküller için bir zar olduğunu ve bu sayede moleküllerin kaybolmadan bir arada bulunabildiklerini savunuyordu. Sutherland; ''Bölümlendirme (bir zarın oluşması) ilk önce olmalıydı, çünkü bu olmadıkça bir metabolizma oluşmasının anlamı yok,'' diyor. Başka bir deyişle, Oparin ve Haldane'in birkaç on yıl önce vurguladıkları gibi – bir hücrenin oluşması gerekiyordu – muhtemelen bu hücre basit bir yağ ve lipid zarla çevrelenmiştir.

Her üç fikir de kazanarak günümüze kadar ayakta kalmayı başarmıştır. Bilim insanları bazen körü körüne, gözde fikirlerine tutkuyla bağlı kalmışlardır.

Sonuç olarak, yaşamın kökenine dair toplantılar genelde karşılıklı inatlaşılan olaylar olmuş ve konuyu haberleştiren gazeteciler kamplaşmış bir ortamda bir bilim insanı tarafından öteki kamptaki bilim insanlarının fikirlerini aptalca ve kötü olduğunu söylemelerini sayfalarını taşımışlardır.

Orgel sayesinde, yaşamın RNA ve genetik ile başladığı düşüncesi erken bir dönemde ortaya çıkmıştı. 1980'lerde ortaya çıkan bir keşif ise bu düşünceyi doğrular nitelikteydi.

Çeviren: Şivan Okçuoğlu

Odatv.com
__________________
The '80's were the best time EVER - so glad I lived the life at the time.
Rosebud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Rosebud'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 24.02.17, 23:10   #3
Müdavim

Rosebud - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2015
Konular: 875
Mesajlar: 7,156
Ettiği Teşekkür: 21265
Aldığı Teşekkür: 24497
Rep Derecesi : Rosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart RNA mı DNA mı yoksa...

3. BÖLÜM

ilk çoğaltıcıyı aramak

1960'lardan sonra, hayatın kökenlerini anlama arayışındaki bilim adamları üç gruba ayrıldı. Bazıları hayatın biyolojik hücrelerin ilkel versiyonlarının oluşmasıyla başladığına ikna olmuşlardı. Diğerleri, anahtar görevi gören ilk adımın bir metabolik sistem olduğunu düşünürken, bazıları ise genetik kopyalamanın önemine odaklandı. Bu son grup, ilk çoğaltıcının neye benzediğini anlamaya çalışmaya başlarken bunun RNA'dan kaynaklandığı fikrine odaklanmışlardı.

1960'ların başlarında, bilim insanları, RNA'nın tüm yaşamın kaynağı olduğu düşüncesindeydi.

Özellikle, RNA, DNA'nın yapamayacağı bir şey yapabilir. RNA, tek sarmallı bir moleküldür, bu nedenle sert, çift sarmallı DNA'nın aksine, kendisini bir dizi farklı şekle katlayabilir.

RNA'nın origami benzeri katlanması, proteinlerin davranış biçimine oldukça benzer görünüyordu. Proteinler de temelde uzun liflerdir - nükleotidlerden ziyade amino asitlerden yapılmıştır - ve bu onların ayrıntılı yapılar inşa etmelerini sağlar.

Bu, proteinlerin en şaşırtıcı kabiliyetinin anahtarıdır. Bazıları kimyasal reaksiyonları hızlandırabilir veya "katalize" edebilir. Bu proteinler enzimler olarak bilinirler.

Gıdalarınızdaki kompleks molekülleri, hücrelerinizin kullanabileceği şekerler gibi basit olanlara parçaladıkları pek çok enzim bulunur. Enzimsiz yaşayamazdınız.

Leslie Orgel ve Francis Crick şüphe içerisindeydiler. RNA bir protein gibi katlanabilirse belki enzimler oluşturabilirdi. Eğer bu doğruysa, RNA orijinal - ve çok yönlü - yaşayan molekül olabilirdi, DNA'nın halihazırda olduğu gibi RNA da bilgileri depoluyordu ve bazı proteinler gibi reaksiyonları katalize ediyordu.

Zekice bir fikirdi, ancak on yıldan önce kanıtlanamazdı.

Thomas Cech, Iowa'da doğdu ve büyüdü. Çocukken kayalar ve minerallerden etkilenmişti. Ortaokuldayken, yerel üniversiteyi ziyaret ederek jeologların kapılarını çalıp mineral yapı modellerini görmek istedi.

Fakat sonunda RNA'ya odaklanan bir biyokimyager olmaya başladı.

1980'lerin başında, Cech ve Colorado Boulder Üniversitesi'ndeki meslektaşları Tetrahymena thermophila adlı tek hücreli bir organizmayı inceliyorlardı. Hücresel mekanizmalarının bir kısmı RNA iplikçikleri içerir. Cech, bir şeylerin makasla kesilmiş gibi RNA'nın bir bölümünün bazen geri kalanından koptuğunu bulmuştu.

Ekip moleküler makas gibi davranabilen tüm enzimleri ve diğer molekülleri kaldırdığında RNA işini yapmaya devam etti. İlk RNA enzimini keşfetmişlerdi: bu parçanın parçası olan daha büyük iplikçiklerden kendilerini kesebilen kısa bir RNA parçasıydı.

Cech, sonuçları 1982'de yayınladı. Ertesi yıl, başka bir grup ikinci bir RNA enzimi buldu - ya da adlandırıldığı şekilde "ribozim"i.

Art arda iki RNA enzimi bulmak, orada çok daha fazla var olduğu düşüncesini doğurdu. Şimdi artık yaşamın RNA ile başladığı fikri umut verici görünmeye başlamıştı.

Harvard Üniversitesi'nden Cambridge, Massachusetts'deki Walter Gilbert bu fikre isim veren kişi oldu. Moleküler biyoloji ile büyülenen bir fizikçi olan Gilbert, insan genomunu dizinlemenin ilk savunucularından biri olacaktı.

1986'da Nature'da yazan Gilbert, hayatın "RNA Dünyasında" başladığını önermişti.

Bu evrimin ilk aşamasıdır, Gilbert, "bir nükleotid çorbasından kendilerini birleştirmek için gerekli olan katalitik faaliyetleri gerçekleştiren RNA molekülleri" nden oluştuğunu öne sürdü. RNA'nın farklı bitlerini kesip yapıştırarak, RNA molekülleri her zamankinden daha yararlı diziler yaratabilir. Sonunda protein ve protein enzimleri yapmanın bir yolunu buldular, ki bu yaşamın kökenine dair düşüncenin RNA varyasyonunun ayağını kaydıran kullanışlı bir kanıt olmuş ve bugün yaşamı tanımlayış şeklimize destek sağlamıştı.

RNA dünyası karmaşık hayatı sıfırdan yapmak için zarif bir yoldur. Primordial çorbadan düzinelerce biyolojik molekülün eşzamanlı olarak oluşumuna güvenmek yerine, elinden her iş gelen bir molekül hepsinin işini gerçekleştirebilirdi.

2000'de, RNA dünyası hipotezi dramatik bir destekleyici delil ile ödüllendirilmişti.

Thomas Steitz canlı hücrelerdeki moleküllerin yapılarını incelemek için 30 yıl geçirmiştir. 1990'lı yıllarda en büyük meydan okumasını yaptı: bu meydan okuma ribozomun yapısını bulmaktı.

Her canlı hücrenin ribozomu vardır. Bu büyük molekül RNA'dan talimatları okur ve proteinleri yapmak için amino asitler dizgiler. Hücrelerindeki ribozomlar sizin vücudunuzun çoğunu inşa eden unsurdur.

Ribozomun RNA içerdiği biliniyordu. Ancak 2000 yılında Steitz'in ekibi, RNA'nın ribozomun katalitik çekirdeği olduğunu gösteren ribozom yapısının detaylı bir görüntüsünü üretti.

Bu kritikti, çünkü ribozom hayat için çok temel ve çok eskidir. Bu temel makinenin RNA'ya dayandığı gerçeği, RNA dünyasını daha makul bir hale getirdi.

RNA Dünyası destekçileri keşifle heyecanlıydılar ve 2009'da Steitz bir Nobel Ödülü aldı. Fakat o zamandan beri şüpheler yavaş da olsa türedi.

Baştan beri, RNA Dünyası fikri ile ilgili iki problem vardı. RNA, gerçekten hayatın tüm işlevlerini tek başına gerçekleştirebilir mi? Ve bu, Erken Dünya'da oluşabilir mi?

Gilbert, RNA dünyasının duraklığını ortaya koyduğundan beri 30 yıl geçmişti ve RNA'nın teorisinin istediği her şeyi yapabileceğine dair hala güçlü kanıtlara sahip değiliz. RNA kullanışlı bir küçük molekül, ancak yeterince kullanışlı olmayabilir.

Yeni bir görev ortaya çıkmıştı. Hayat bir RNA molekülü ile başlıyorsa, bu RNA kendisinin kopyalarını yapabilmiş olmalıdır: yani kendi kendini kopyalamış olmalıydı.

Fakat bilinen hiçbir RNA kendi kendine çoğalamaz. DNA da bunu yapamaz. RNA veya DNA parçasının kopyasını oluşturmak için bir enzim ve diğer moleküller ordusu gerekir.

Dolayısıyla 1980'lerin sonlarında, birkaç biyolog çok Don Kişotvari bir maceraya atıldılar. Kendileri için kendi kendini kopyalayan bir RNA yapmak için yola çıktılar.

Harvard Tıp Fakültesi'nden Jack Szostak bu maceraya ilk katılanlardan biriydi. Çocukken, kimyadan çok etkilenmişti ve bodrumunda bir laboratuarı vardı.

1980'lerin başında, Szostak genlerimizin yaşlanmaya karşı nasıl korunduklarını anlamamıza yardımcı oldu. Bu araştırma onu sonunda başkalarıyla paylaştığı bir Nobel Ödülü sahibi yaptı.

Kısa süre sonra ise Cech'in RNA enzimleri tarafından büyülenmeye başlamıştı. "Çalışmanın gerçekten harika olduğunu düşündüm" diyor. "Prensip olarak, RNA'nın kendi replikasyonunu katalize etme ihtimali olabilir."

1988'de Cech yaklaşık 10 nükleotid uzunluğunda bir kısa RNA molekülü oluşturabilen bir RNA enzimi buldu. Szostak, laboratuarda yeni RNA enzimleri geliştirerek keşfi geliştirmek için yola çıktı. Ekibi rasgele dizilerden oluşan bir havuz oluşturdu ve hangilerinin katalitik aktivite gösterdiğini test etmeleri için deneyler yaptı. Ardından bu dizileri alıp, onları değiştirdiler ve tekrar test ettiler.

Bunun 10 turundan sonra Szostak, doğal olarak tepki verme reaksiyonunu 7 milyon kat daha hızlı hale getiren bir RNA enzimi üretti. RNA enzimlerinin gerçekten güçlü olabileceğini gösteriyorlardı. Ama enzimleri kendisini kopyalayamadı, yakın bile değil. Szostak bir duvara çarpmıştı.

Bir sonraki büyük ilerleme, 2001'de Cambridge'teki Massachusetts Institute of Technology'den Szostak'ın eski öğrencisi David Bartel'den geldi. Bartel, varolan bir şablona dayalı olarak RNA teline yeni nükleotidler ekleyebilen R18 adlı bir RNA enzimi üretti. Başka bir deyişle, bu yalnızca rasgele nükleotidler eklemek değil, doğru bir sekansı kopyalamaktı.

Bu yine de kendi kendini kopyalayan bir şey değildi, ancak ona doğru ilerliyordu. R18, 189 nükleotid diziden oluşuyordu ve bir zincire 11 nükleotid ekleyebiliyordu: bu kendi uzunluğunun % 6'sı kadardır. Umulan şey, birkaç çimdikin 189 nükleotid uzunluğunda, yani kendisi kadar bir zincir yapmasına izin vermesiydi.

En iyi girişim, Cambridge, İngiltere'deki Moleküler Biyoloji Laboratuvarı'ndan Philipp Holliger'den 2011 yılında geldi. Ekibi, 95 nükleotit uzunluğa kadar dizileri kopyalanan tC19Z adlı bir modifiye R18 oluşturdu. Bu, kendi uzunluğunun % 48'idir: R18'den fazla, ancak gereken oran, yani % 100'ü değildir.

Alternatif bir yaklaşım, La Jolla, California'daki Scripps Araştırma Enstitüsü'nden Gerald Joyce ve Tracey Lincoln tarafından ileri sürülmüştür. 2009'da kendilerini dolaylı olarak çoğaltan bir RNA enzimi yarattılar.

Enzim ikinci bir enzim oluşturmak için iki kısa RNA parçasını birleştirir. Bu daha sonra orijinal enzimi yeniden oluşturmak için başka iki RNA parçasını bir araya getirir.

Bu basit döngü, hammadde göz önüne alındığında süresiz devam edilebilir. Ancak enzimler, Joyce ve Lincoln'un yapmak zorunda kaldıkları doğru RNA ipliklerini verdiyse de yalnızca çalışıyorlardı.

RNA dünyası hakkında şüphe duyan birçok bilim insanı için, kendiliğinden çoğalan bir RNA eksikliği bu fikrin en ölümcül sorunudur. Hayatı tetikleme işi RNA'nın pek heveslendiği bir konu değil gibi görünüyordu.

Dava, kimyagerlerin sıfırdan RNA üretmedeki başarısızlığı nedeniyle de zayıfladı. DNA'ya kıyasla basit bir molekül gibi görünüyor, ancak RNA'nın yapılması çok zor olduğu kanıtlanmıştır.

Sorun, her bir nükleotidi oluşturan şeker ve baztır. Her birini ayrı ayrı yapmak mümkündür, ancak ikisi inatla birbirine bağlamayı reddeder.

Bu sorun 1990'lı yılların başında zaten açıktı. Birçok biyolog, RNA Dünyası hipotezinin düzgün çalışımasının doğru olamayacağına dair kuşkucu bir şüpheyle bakmaya başlamışlardı.

Bunun yerine, belki, ilkel dünyada başka bir molekül türü vardı: İlkel çorbadan kendisini toparlayabilen ve kendinden çoğalmaya başlayabilen RNA'dan daha basit bir şey. Bu önce gelmiş olabilir ve sonra RNA, DNA ve diğerlerine yol açabilirdi.

1991'de Danimarka'daki Kopenhag Üniversitesi'nden Peter Nielsen, ilkel çoğaltıcı için bir aday belirledi.

Aslında, DNA'nın ağır biçimde modifiye edilmiş bir versiyonu idi. Nielsen bazlarını aynı tuttu - DNA'da bulunan A, T, C ve G ile yapışıyordu - ama omurgayı DNA'da bulunan şekerler yerine poliamitler olarak adlandırılan moleküllerden çıkardı. Yeni molekülü poliamit nükleik asit veya PNA olarak adlandırdı. Kafa karışıklığıyla, o zamandan beri peptid nükleik asit olarak bilinir hale geldi.

PNA doğada hiçbir zaman bulunamadı. Fakat DNA'ya çok benzer davranır. Bir PNA şeridi, DNA molekülündeki iplikçiklerden birinin yerini alabilir; tamamlayıcı bazlar normal şekilde eşleşir. Dahası, PNA, DNA gibi bir çift sarmal haline gelebilir.

Bu yaklaşım Stanley Miller ilgisini çekmişti. RNA Dünyası hakkında derin bir şüpheciydi, PNA'nın ilk genetik materyal için daha makul bir aday olduğunu düşünmeye başlamıştı.

2000 yılında bu konuda bazı inkar edilemez kanıtlar üretti. O zamanlar artık 70 yaşındaydı ve sonunda bir bakımevinde kalıyor, bir dizi zayıflatıcı felç geçirmiş, acı çekmekteydi ancak henüz işi bitmemişti. Birinci Bölüm'de tartıştığımız klasik deneyi metan, azot, amonyak ve su kullanarak tekrarladı ve PNA poliamit omurgasını elde etti.

Bu, PNA'nın, RNA'nın tersine, Erken Dünya'da kolayca oluşabileceğini önermektedir.

Diğer kimyagerler kendi alternatif nükleik asitlerine tutulmuşlardı.

2000 yılında Albert Eschenmoser, nükleik asit (TNA) üretti. Bu temelde DNA, ancak omurgasında farklı bir şeker var. TNA telleri çift heliks oluşturmak üzere çiftleşebilir ve RNA ve TNA arasında bilgi ileri geri kopyalanabilir.

Dahası, TNA karmaşık şekillere katlanabilir ve hatta bir proteine bağlanabilir. Bu, TNA'nın RNA gibi bir enzim gibi hareket edebileceğini işaret eder.

Benzer şekilde, 2005 yılında Eric Meggers sarmal yapılar oluşturabilen glikol nükleik asit yaptı.

Bu alternatif nükleik asitlerin her biri taraftarlarını taşır: Yani genellikle bunu yapan kişiyi. Fakat bunların doğada olduklarına dair iz yoktur, bu yüzden ilk hayat onları kullansaydı, bir noktada onları RNA ve DNA lehine tamamen terk etmiş olmalıydı. Bu doğru olabilir, ancak kanıt yoktur.

Bütün bunlar, 2000'li yılların ortalarından önce RNA Dünyası'nı destekleyenler için tedirgin edici konulardı.

Bir yanda, RNA enzimleri vardı ve bunlar, biyolojik makinelerin en önemli parçalarından ribozomdan birini içeriyordu. Bu iyi oldu.

Ancak kendini kopyalayan hiçbir RNA bulunamadı ve RNA ilkel çorbada nasıl oluştuğunu da bulanamadı. Alternatif nükleik asitler, ikinci problemi çözebilir, ancak doğada hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Bu ise daha az iyiydi.

Açıkça görülen sonuç, RNA Dünyası'nın olduğu gibi düzgün olması gerçeğin tamamı değildi.

Bu arada, rakip bir teori 1980'lerden beri istikrarlı bir şekilde toparlanıyordu. Destekçileri, hayatın RNA ya da DNA ya da herhangi bir başka genetik madde ile başlamadığını iddia ediyor. Bunun yerine, enerjiyi kullanmak için bir mekanizma olarak başlamıştı.


Çeviren: Şivan Okçuoğlu

Odatv.com
__________________
The '80's were the best time EVER - so glad I lived the life at the time.
Rosebud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Rosebud'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 24.02.17, 23:17   #4
Müdavim

Rosebud - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2015
Konular: 875
Mesajlar: 7,156
Ettiği Teşekkür: 21265
Aldığı Teşekkür: 24497
Rep Derecesi : Rosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart Bir hücreyi sıfırdan yapmak

3. BÖLÜMÜN DEVAMI

PROTONLARDAN GELEN GÜÇ

İkinci Bölüm'de, bilim insanlarının hayatın nasıl başladığına dair üç düşünce grubuna nasıl bölündüklerini gördük. Bir grup, yaşamın bir RNA molekülü ile başladığına ikna olmuş ancak RNA'nın veya benzeri moleküllerin İlk Dünya'da kendiliğinden oluşup kendilerinin kopyalarını çıkarmaya çalıştıkları konusunda sıkıntı yaşıyorlardı. İlk başta çabaları heyecan vericiydi, sonuçta sinir bozucu oldu. Bununla birlikte, bu araştırma devam ederken bile, yaşamın tamamen farklı bir şekilde başladığından emin olan yaşam kaynaklı araştırmacılar vardı.

RNA Dünyası teorisi basit bir fikre dayanır: Bir canlı organizmanın yapabileceği en önemli şey kendisini üretmektir. Birçok biyolog bu konuda hemfikir olur. Bakterilerden mavi balinalara kadar bütün canlılar yavrular yapmaya çabalamaktalar.

Bununla birlikte, hayatın kökeni araştırmacıları çoğalmanın gerçekten temel olduğuna inanmazlar. Bir organizmanın üremesine başlamadan önce kendi kendine sürdürülmesi gerektiğini söylüyorlar. Kendini canlı tutmalıdır. Sonuçta, önce ölürsen çocuk sahibi olamazsın.

Yeşil bitkiler, güneş ışığından enerji çıkardığında bunu yiyerek kendimizi canlı tutuyoruz. Sulu bir bifteği aç bir kurt gibi yiyen bir insanın yapraklı bir meşe ağacına benzediğini düşünmüyorsunuz, ancak doğru şekilde yaklaştığınızda görüyorsunuz ki ikisi de enerji alıyor.

Bu işleme metabolizma denir. Birincisi, enerji elde etmeniz gerekir; Örneğin, şekerler gibi enerji açısından zengin kimyasallardan. O zaman hücreler gibi yararlı şeyler yapmak için bu enerjiyi kullanmalısınız.

Birçok araştırmacı için, enerjiyi kullanmanın nasıl başladığını bulmak zorunlu bir süreçtir, çünkü hayatın şimdiye dek yaptığı ilk şey bu olmalı.

Bu metabolizma yanlısı organizmalar neye benzeyebilir ki? En etkili önermelerden biri, 1980'lerin sonlarında Günter Wächtershäuser tarafından ileri sürülmüştür. O tam zamanlı bir bilim adamı değil, daha çok kimya alanında bir geçmişi olan bir patent avukatı idi.

Wächtershäuser, ilk organizmaların "bildiğimiz her şeyden büyük ölçüde farklı" olduğunu önermişti. Onlar hücrelerden yapılmış değildi. Enzimlerde, DNA ya da RNA yoktu.

Bunun yerine Wächtershäuser, bir yanardağdan akan sıcak su akışını hayal etti. Su, amonyak gibi volkanik gazlar açısından zengindi ve yanardağın kalbinden mineral izleri taşıyordu.

Kayaların üzerinde su aktığı yerde, kimyasal reaksiyonlar başlamıştı. Özellikle, sudaki metaller, basit organik bileşiklerin daha büyük olanlara kaynaşmasına yardımcı oldu.

Dönüm noktası, ilk metabolik döngünün yaratılmasıydı. Bu, bir kimyasalın bir dizi başka kimyasala dönüştürüldüğü, sonunda orijinal kimyasalın yeniden oluşturulduğu bir süreçtir. Bu süreçte, sistemin tamamı enerji alır; bu da döngüyü yeniden başlatmak için kullanılabilir ve diğer şeyleri yapmaya başlar.

Modern organizmaları oluşturan diğer şeyler - DNA, hücreler ve beyin gibi - daha sonra bu kimyasal döngülerin arkasına inşa edildi.

Bu metabolik döngüler hayat gibi gözükmüyor. Wächtershäuser buluşlarını "öncü organizmalar" olarak adlandırdı ve "bunların yaşamın kendisi olarak tanımlamak zor" yazdı.

Ancak Wächtershäuser'in tarif ettiği metabolik döngüler, her canlının özünde yer alır. Hücreleriniz aslında bir kimyasalın diğerine dönüştüğü mikroskopik kimyasal işleme tesisleridir. Metabolik döngüler hayat gibi gözükmeyebilir, ancak hayatın temelidir.

Wächtershäuser, 1980'li ve 1990'lı yıllarda teorisini oldukça ayrıntılı olarak çalıştı. Hangi minerallerin en iyi yüzeyler için yapılmış olduğunu ve hangi kimyasal döngülerin yer alabileceğini açıkladı. Fikirleri taraftarları cezbetmeye başladı.

Ancak hepsi hala teorikti. Wächtershäuser, fikirlerini destekleyen gerçek dünya keşiflerine ihtiyaç duyuyordu. Neyse ki, daha önce yapılmıştı - on yıl önce.

Oregon State Üniversitesi'nden Jack Corliss liderliğindeki bir ekip 1977'de doğu Pasifik Okyanusu'na 2,5 km'lik dalış yapacak bir denizaltı götürdü. Galpagos'un sıcak noktasını inceliyorlardı; burada, uzun kaya yükseltileri deniz tabanından yükseliyordu. Bildikleri sırtlar volkanik olarak aktifti.

Corliss, sırtlardan sıcak kaynaklar çıktığını tespit etti. Sıcak, kimyasal bakımdan zengin su deniz tabanının altından yükseliyordu ve kayalardaki deliklerden dışarı kimyasal materyal pompalıyordu.

Şaşırtıcı bir şekilde, bu "hidrotermal menfezler" tuhaf hayvanlar tarafından yoğun bir biçimde çevrelenmişti. Büyük istiridyeler, limpetler, midye ve boru kurtları vardı. Su bakterilerle doluydu. Bütün bu organizmalar, hidrotermal menfezlerden gelen enerjiyle yaşıyordu.

Hidrotermal menfezlerin bulunması Corliss'in tanınmasını sağladı. Ayrıca düşünmesini de sağladı. 1981'de, dört milyar yıl önce dünyada benzer delikleri bulunduğunu ve bunların yaşamın kökeni olduğuna karar vermişti. Kariyerinin geri kalan kısmını bu düşünce üzerinde çalışmaya harcadı.

Corliss, hidrotermal menfezlerin kimyasal kokteyller üretebileceğini önermişti. Dediğine göre, her havalandırma deliği kuleleri bir çeşit ilkel çorba dağıtıcısıydı.

Sıcak su kayalardan akarken ısı ve basınç basit organik bileşiklerin amino asitler, nükleotidler ve şekerler gibi daha karmaşık olanlara yapışmasına neden oldu. Su, oldukça sıcak olmadığı okyanusla sınırın yakınında, karbonhidratlar, proteinler ve DNA gibi nükleotidleri zincire bağlamaya başladılar. Daha sonra su okyanusa yaklaştı ve daha da soğutuldu, bu moleküller basit hücrelere toplandı.

Güzel bir yaklaşımdı ve insanların dikkatini çekti. Fakat Birinci Bölüm'de tartıştığımız seminal yaşam tecrübesine sahip olan Stanley Miller ikna olmadı. 1988'de yazdığı yazılar, havalandırma kanallarının aşırı sıcak olduğunu savundu.

Aşırı sıcaklık amino asitler gibi kimyasalların oluşumunu tetiklemekle birlikte, Miller'ın deneyleri onları da yok edeceğini önermişti. Şekerler gibi önemli bileşikler "en fazla bir saniye hayatta kalır". Dahası, bu basit moleküllerin zincire bağlanması pek olası değildir, çünkü çevresindeki su, zincirleri neredeyse hemen koparacaktır.

Bu noktada jeolog Mike Russell kavgaya daldı. Havalandırma kuleleri teorisinin sonuçta işleyebileceğini düşünüyordu. Dahası, ona göre, havalandırma kanalları Wächtershäuser'in öncü organizmaları için ideal bir yerdi. Bu ilham onu hayatın kökeninin en yaygın kabul gören teorilerinden biri haline getirir.

Russell, yaşantısının erken dönemlerini, aspirin yaparak, değerli mineralleri tarayarak ve - hiç de eğitim almıyor olmasına rağmen - 1960'larda yaşanan olağanüstü olayda - muhtemel bir volkan patlaması teorisine yanıtı koordine ederek - harcadı. Ancak onun asıl ilgisi, dünya yüzeyinin sonsuza kadar nasıl değiştiğine yönelikti. Bu jeolojik perspektif, fikirlerini hayatın kökeni üzerine şekillendirmiştir.

1980'lerde, sıcaklıkların 150 C'nin altında olduğu, daha az aşırı bir hidrotermal havalandırma deliğine ait fosil bulgusu bulmuştur. O, bu hafif sıcaklıkların, yaşam moleküllerinin Miller'ın tahmin ettiği orandan çok daha uzun süre hayatta kalmasına izin vereceğini savundu.

Dahası, bu serin havalandırma kanallarının fosil kalıntıları garip bir şey tutuyordu. Demir ve sülfürden yapılmış pirit adı verilen bir mineral yaklaşık 1 mm çapında borular oluşturmuştur.

Russell laboratuarında piritin küresel lekeler oluşturabileceğini keşfetti. Bu basit pirit yapıların içinde ilk kompleks organik moleküllerin oluştuğunu ileri sürdü.

Wächtershäuser bu zamanlarda minerallerle dolu akan sıcak zengin kimyasal suya dayanan fikirlerini yayınlamaya başlamıştı. Bu denkleme demir sülfürün dahil olduğunu bile önermişti.

Yani Russell iki ve ikisini birlikte koydu. Demir sülfür yapıların oluşması için yeterince ılık olan derin denizdeki hidrotermal deliklerin Wächtershäuser'in öncü organizmalarına ev sahipliği yaptığını ileri sürdü. Russell haklıysa eğer, hayat denizin dibinde başladı ve metabolizma ilk olarak orada ortaya çıktı.

Russell, Miller'ın klasik deneyinden 40 yıl sonra 1993'te yayınlanan bir makalede bu konuyu ortaya koydu. Aynı heyecan medya sayfalarına yansımadı, ancak tartışmasız daha da önemliydi. Russell iki görüşte ayrı fikirleri birleştirerek - Wächtershäuser'in metabolik döngülerini ve Corliss'in hidrotermal deliklerini - gerçekten ikna edici bir şey haline getirmiştir.

Russell, daha da etkileyici hale getirmek için, ilk organizmaların nasıl enerji elde ettiğini açıkladı. Bir başka deyişle, metabolizmasında nasıl bir etki yaratabileceğini anladı. Onun fikri, modern bilimin unutulmuş dahilerinden birinin eserine dayanıyordu.

1960'lı yıllarda, biyokimyacı Peter Mitchell hasta olmuş ve Edinburgh Üniversitesi'nden istifa etmek zorunda kalmıştı. Bunun yerine, Cornwall'daki uzak bir köşkte özel bir laboratuar kurdu. Bilim dünyasından kopuk olarak, yaptığı iş kısmen bir sürü süt inekleri tarafından finanse edildi. Başlangıçta Leslie Orgel, İkinci Bölümde tartıştığımız RNA'yla ilgili çalışmaları da dahil olmak üzere bir çok biyokimyacı düşüncelerinin tamamen gülünç olduğunu düşünüyordu.

İki yıl sonra, Mitchell nihai zafere ulaştı: 1978'de Kimya dalında bir Nobel Ödülü aldı. Asla toplum tarafından yaygın olarak bilinen popüler bir insan olmamıştır, ancak fikirleri her biyoloji ders kitabında bulunmaktadır.

Mitchell kariyeri, organizmaların yiyeceklerden edindikleri enerjiyle ne yaptıklarını saptamak için harcıyordu. Gerçekte, hepimizin nasıl an be an hayatta kaldığımızı anlamak istedi.

Tüm hücrelerin, enerjilerini aynı molekülde depoladığını biliyordu: bu adenosin trifosfat (ATP)'tır. Önemli olan, adenosinine demirlenmiş üç fosfat zinciridir. Üçüncü fosfat ilavesi, ATP'ye kilitlenen çok miktarda enerji alır.

Bir hücrenin enerjiye ihtiyacı olduğunda - bir kasın kontratı gerekirse - ATP'den üçüncü fosfatı koparır. Bu, onu adenosin difosfata (ADP) dönüştürür ve depolanan enerjiyi serbest bırakır.

Mitchell, hücrelerin ATP'yi nasıl oluşturduğunu öğrenmek istiyordu. Üçüncü fosfatın eklenmesi için ADP'ye nasıl yeterince enerji yoğunlaşıyordu?

Mitchell, ATP'yi oluşturan enzimin bir zar üzerine oturduğunu biliyordu. Dolayısıyla, hücrenin membrandan proton denilen yüklü parçacıkları pompaladığını ve böylece bir tarafta birçok proton bulunduğunu ve öbür tarafta pek fazla proton olmadığını öne sürdü.

Protonlar, her iki taraftaki proton sayısını dengelemek için membranın üzerinden geriye akış yapmaya çalışacaklardı - ancak alabileceği tek yer enzimdir. Geçen proton akışı, enzime ATP'yi sağlamak için gereken enerjiyi verir.

Mitchell ilk olarak 1961'de bu fikri ortaya koydu. Kanıt inkar edilemez hale gelene dek, sonraki 15 yılını onu savunarak harcadı. Mitchell'in tanımladığı işlemin Dünya'daki her canlı tarafından kullanıldığını biliyoruz. Şu an hücrelerinizin içinde aynı şey oluyor. DNA gibi, bildiğimiz şekliyle hayatın temelidir.

Russell'ın yakaladığı kilit nokta, Mitchell'in proton meyilidir: Bu, zarın bir tarafında çok miktarda proton, diğerinde az sayıda proton olması demektir. Tüm hücrelere enerji depolamak için bir proton meyili gerekir.

Modern hücreler, bir zar boyunca protonları pompalayarak gradyanlar oluştururlar, ancak bu, henüz ortaya çıkamayan karmaşık moleküler makineleri içerir. Dolayısıyla Russell daha mantıklı bir sıçrama yaptı: hayat, doğal proton gradyanlı bir yerde oluşmuş olmalıdır.

Bir yerde hidrotermal bir havalandırma deliği bulunması gibi. Ancak belirli bir tür havalandırma deliği olması gerekir. Dünya gençken denizler asidikti ve asitli suda yüzen birçok proton vardı. Bir proton degrade oluşturmak için, havalandırma deliğinden gelen suyun protonları düşük olmalıydı: alkalin olmalıydı.

Corliss'in bulduğu deniz altındaki termal bacalar bu işi yapmazdı. Onlar fazlasıyla sıcaktı ve asidikti. Ancak 2000 yılında, Washington Üniversitesi'nden Deborah Kelley ilk alkalin menfezlerini keşfetti.

Kelley ilk etapta bir bilim insanı sayılmak için savaşmak zorunda kaldı. Liseyi bitirirken babası öldü ve üniversite okuyabilmek için gereken parayı kazanmak kendini için uzun saatler bir işte çalışmak zorunda kaldı.

Ancak başarılı oldu ve deniz altı yanardağlarından ve sıcaklaşan sıcak termal menfezlerden etkilendi. Bu ikizler sonunda Atlantik Okyanusunun ortasına götürdü. Orada, Yer kabuğu yarılıyor ve dağ sırtı dağ denizinden yükseliyor

Bu sırtın üstünde, Kelley "Kayıp Şehir" adını verdiği bir hidrotermal menfez bulmuştu. Bunlar Corliss'in bulduğu gibi değillerdi. Onlardan akan su sadece 40-75C ve hafif alkalidir. Bu suyun içindeki karbonat mineralleri, organik borular gibi deniz yatağından yükselen dik beyaz "bacalar" oluştururlar. Görünüşleri tüyler ürpertici ve hayalet gibi, ancak yanıltıcıdır: havadaki suyun üzerinde yoğunlaşan yoğun mikroorganizma topluluklarına ev sahipliği yapıyorlardı.

Bu alkalin deliklerin Russell'ın fikirleri için mükemmel bir uyumu vardı. Kayıp Şehir'ndeki havalandırma kanallarının, yaşamın başladığı yer olduğu konusunda ikna olmuştu.

Ama bir sorunu vardı. Bir jeolog olarak, teorisini gerçekten inandırıcı hale getirmek için biyolojik hücreler hakkında yeterince bilgiye sahip değildi.

Bu yüzden Russell, biyolog William Martin'i seçti ve kariyerinin çoğunu Almanya'da geçiren kavgacı bir Amerikalı oldu. 2003'te çift, Russell'ın önceki fikirlerinin geliştirilmiş bir versiyonunu ortaya koydu. Bu, muhtemelen hayatı nasıl başladığının en karmaşık hikayesidir.

Kelley sayesinde, şimdi, alkalin deliklerin kayalarının gözenekli olduğunu biliyorlardı: suyla dolu küçük deliklere sokuldular. Bu küçük cepler "hücreler" gibi davranıyorlardı. Her cebinde, demir sülfür gibi mineraller de dahil olmak üzere gerekli kimyasal maddeler vardı. Havalandırmadaki doğal proton degradasyonu ile birlikte, metabolizmanın başlaması için ideal bir yerdi.

Russell ve Martin, hayatın havalandırma suyunun kimyasal enerjisini harekete geçirmesinden sonra RNA gibi moleküler yapmaya başladığını söylediler. Sonunda kendi zarını yarattı ve gerçek bir hücre haline geldi ve gözenekli kayadan açık suya kaçtı.

Bu hikaye şimdi hayatın kökeni için önde gelen hipotezlerden biri olarak görülüyor.

Temmuz 2016'da Martin, "son evrensel ortak atanın" (LUCA) bazı özelliklerini yeniden yapılandıran bir çalışma yayınladığında güçlü bir destek bulmuştur. Bu, milyarlarca yıl önce yaşamış ve mevcut tüm hayatın kökeni olan organizmadır.

Muhtemelen LUCA'nın doğrudan fosil kanıtını bulamayacağız, ancak bugün hayatta kalan mikroorganizmalara bakarak nasıl göründüğünü ve davranışını inceleyebileceğimiz konusunda eğitimli bir tahmin yürütebiliriz. Martin de böyle yaptı.

1.930 modern mikroorganizmanın DNA'sını inceledi ve hemen hemen hepsinin sahip olduğu 355 geni tespit etti. Bu kuşkusuz kuşaklardan kuşağa aktarılan 355 genin, 1.930 mikropunun ortak bir atayı paylaştıklarından beri kabaca şu anda LUCA'nın hayatta olduğu zamanların kanıtıdır.

355 gen, bir proton degradasyonunu kullanıyordu, fakat bu genler bir tane üretmek için değildi - aynen Russell ve Martin'in teorilerinin tahmin ettikleri gibi. Dahası, LUCA metan gibi kimyasalların varlığına uyarlanmış gibi görünüyor, bu da metan gibi volkanik açıdan aktif bir çevrede yaşanıyor - havalandırma deliği bacaları gibi.

Buna rağmen, RNA Dünyası destekçileri havalandırma teorisinin iki problemi olduğunu söylüyorlar. Biri potansiyel olarak düzeltilebilir: diğeri ölümcül olabilir.

Birinci sorun, Russell ve Martin'in tarif ettiği süreçler için deneysel bir kanıt bulunmamasıdır. Adım adım ilerleyen bir hikayeleri var, ancak adımların hiçbiri bir laboratuarda görülemiyor.

Yaşamın başlangıcı konusunda uzman olan Armen Mulkidjanian, "Çoğaltmanın ilk olduğunu düşünen insanlar sürekli olarak yeni deneysel veriler sunarlar" diyor. "Metabolizma öncelikli gelir düşüncesini benimseyen insanlar ise aynı şeyi yapmazlar."

University College London'dan Martin'in meslektaşı Nick Lane sayesinde bu durum değişebilir. O, bir havalandırma deliğinden alkalin boşaltma içindeki koşulları taklit edecek bir "yaşamın kökeni reaktörü" oluşturdu. Metabolik döngüleri ve belki de RNA gibi molekülleri bile gözlemlemeyi umuyor. Fakat bu konuda başarıya ulaşmak için henüz çok erken.

İkinci problem, havalandırma sisteminin derin denizdeki konumu. Miller'ın 1988'de belirttiği gibi, RNA ve proteinler gibi uzun zincirli moleküller suyun içinde kendilerine yardımcı enzimler olmadan oluşamazlar.

Birçok araştırmacı için, bu yıkılmış bir argümandır. "Kimyada bir geçmişiniz varsa, derin deniz delikleri fikrini satın alamazsınız, çünkü tüm bu moleküllerin kimyasının suyla uyuşmadığını biliyorsunuz" diyor Mulkidjanian.

Ne olursa olsun, Russell ve müttefikleri yükseliş eğiliminde.

Fakat son on yılda, olağanüstü deneyler dizisi ile güçlendirilmiş üçüncü bir yaklaşım ön plana çıktı. Bu, RNA Dünyası'nın ya da hidrotermal deliklerin şimdiye dek yönettiği bir şeyi vaat ediyor: bu bir hücrenin tamamını sıfırdan yapmak için bir yoldur.

(DEVAM EDECEK)

Çeviren: Şivan Okçuoğlu

Odatv.com
__________________
The '80's were the best time EVER - so glad I lived the life at the time.
Rosebud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz Rosebud'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 25.02.17, 01:01   #5
Müdavim

Aristo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Feb 2013
Konular: 1491
Mesajlar: 14,327
Ettiği Teşekkür: 59465
Aldığı Teşekkür: 51106
Rep Derecesi : Aristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardırAristo şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Huzurlu
Standart Cevap: RNA'mı DNA'mı, yoksa... (Müfredattan kaldırılan dersler)

Ben onu, bunu, şunu bilmem.

Adem babamız ve Havva anamızdan geldik!

Yani hepimiz bira akraba evliliği ürünüyüz!

Salaklığımız da sanırım bundandır!

Kan bağı!
__________________
zafere kadar devrim
Aristo isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Aristo'in Mesajına Teşekkür Etti
Eski 25.02.17, 01:11   #6
Müdavim

Rosebud - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Mar 2015
Konular: 875
Mesajlar: 7,156
Ettiği Teşekkür: 21265
Aldığı Teşekkür: 24497
Rep Derecesi : Rosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardırRosebud şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: none
Standart Cevap: RNA'mı DNA'mı, yoksa... (Müfredattan kaldırılan dersler)

Alıntı:
Orjinal Mesaj Sahibi Aristo Mesajı göster
Ben onu, bunu, şunu bilmem.

Adem babamız ve Havva anamızdan geldik!

Yani hepimiz bira akraba evliliği ürünüyüz!

Salaklığımız da sanırım bundandır!

Kan bağı!
Zaman zaman ablamı ziyarete istanbul'a gidiyoruz ve bazen 15-20 gün kaldığımız oluyor, eve döndüğümüzde bir bakıyoruz ki sürahinin içindeki su yeşillenmiş, çevresi yosun tutmuş, fazla söze gerek yok.
__________________
The '80's were the best time EVER - so glad I lived the life at the time.
Rosebud isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bu Sayfayı Paylaşabilirsiniz

Etiketler
dersler, dnamı, kaldırılan, müfredattan, rnamı, yoksa


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



WEZ Format +3. Şuan Saat: 15:10.


Powered by vBulletin® Version 3.8.8
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.
Copyright ©2000 - 2019 www.forumgercek.com
Protected by CBACK.de CrackerTracker
Önemli Uyarı
www.forumgercek.com binlerce kişinin paylaşım ve yorum yaptığı bir forum sitesidir. Kullanıcıların paylaşımları ve yorumları onaydan geçmeden hemen yayınlanmaktadır. Paylaşım ve yorumlardan doğabilecek bütün sorumluluk kullanıcıya aittir. Forumumuzda T.C. yasalarına aykırı ve telif hakkı içeren bir paylaşımın yapıldığına rastladıysanız, lütfen bizi bu konuda bilgilendiriniz. Bildiriniz incelenerek, 48 saat içerisinde gereken yapılacaktır. Bildirinizi BURADAN yapabilirsiniz.
Page Rank Icon
Bumerang - Yazarkafe
McAfee Site Denetleme
Norton Site Denetleme
www.forumgercek.com Creative Commons Alıntı-Lisansı Devam Ettirme 3.0 Unported Lisansı ile lisanslanmıştır.