Merhabalar
Forum Gerçek üyesi değilsiniz ya da Üye Girişi yapmamışsınız.
Sitemizden tam olarak yararlanabilmek için;
Lütfen Buraya tıklayarak üye olunuz.
Forum Gerçek

Forumları Okundu Kabul Et Bugünkü MesajlarYazdığım Cevaplar Açtığım Konular Kim Nerede
Geri git   Forum Gerçek > Bir Yudum İnsan > Sosyal Bilimler > Yaşamıyla İz Bırakanlar


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Eski 04.06.11, 20:11   #1
Müdavim

Basakca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Aug 2009
Konular: 2209
Mesajlar: 12,381
Ettiği Teşekkür: 83922
Aldığı Teşekkür: 79541
Rep Derecesi : Basakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardırBasakca şöhret ötesinde bir itibarı vardır
Ruh Halim: Ruhsuz
Standart Sabih Kanadoğlu (1938- …. )

Sabih Kanadoğlu (1938- …. )


20 Mayıs 1938'de Menemen'de doğdu. Ortaöğrenimini İzmir'de bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. 1959 yılında buradan mezun olduktan sonra, askerliğini Çubuk'ta yedeksubay piyade asteğmen ve teğmen olarak yaptı.

Burhaniye Hakim Adayı olarak mesleğe başlayan Kanadoğlu, sırasıyla Orhaneli ve Erzurum Cumhuriyet Savcılığı, Bingöl Sulh Hakimliği, Tokat ve Kırşehir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, İzmir Ceza Hakimliği ve Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi ile Adli Yargı Adalet Komisyonu görevlerinde bulundu.

"Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Hukuku" adlı eserinin yanısıra çeşitli yerlerde yayınlanmış makaleleri bulunan ve 1984 yılında Yargıtay Üyeliğine seçilen Sabih Kadanoğlu Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 1994 ve 1998 yıllarında iki kez Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi Başkanlığına seçildi.

Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi Başkanı iken, Yargıtay Büyük Genel Kurulunca gösterilen adaylar arasından 19 Aralık 2000 tarihinde Cumhurbaşkanınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçildi. 20 Mayıs 2003 tarihinde yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılmıştır.

Onursal Cumhuriyet Baş savcısıdır.
Eserleri
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Hukuku, Alaturka Demokrasi ve Unuttuk adlı üç eseri ve çeşitli yerlerde yayımlanmış makaleleri vardır.
__________________
"Ey egosu boyundan büyük insan..
Bir gün ölüp toprak olacaksın. Bir tohum filizlenecek ot olacaksın, bir öküz seni yiyecek ve atık olacaksın.. Yani hep aynı kalacaksın."

Basakca isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
4 Üyemiz Basakca'in Mesajına Teşekkür Etti.
Eski 05.06.11, 21:34   #2
Müdavim

OkyanusunKalbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik Tarihi: Sep 2009
Konular: 616
Mesajlar: 7,968
Ettiği Teşekkür: 27391
Aldığı Teşekkür: 40367
Rep Derecesi : OkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzelOkyanusunKalbi gerçekten güzel
Ruh Halim: none
Standart Cevap: Sabih Kanadoğlu (1938- …. )

Parti kapatmayla görevli, referandum ile ilgili ilginç sözleriyle ünlü hukuçu.

Aşağıdaki yazı sayesinde ismini duymuştum.

***
Neredeyse bir ay önce referandumla ilgili yazmış, canımın sıkıntısını dillendirmiştim…


“Bu Anayasa paketine hayır demek nasıl insanı MHP’li, CHP’li ya da TKP’li yapmazsa, evet oyu vermek de AKP’li yapmaz. Yapmamalı.


Gelin görün ki durum, tam da bu saçmalığa erişmiş halde. Anayasa paketine ‘hayır’ diyeceklerdensiniz, demokrasi düşmanı, darbeci, hatta PKK’lısınız…

‘Evet’ diyeceklerdenseniz, bu kez AKP’liliği tescil edilmiş, sadece kendine demokrat birisiniz. Demokrasi görüntüsü altında aslında faşist dikta kurma hevesi içindekilerin ekmeğine salça süren kandırılmış, zavallı bir insancıksınız” demiştim.

“Bu memlekette her ne konu olursa olsun; şucu, bucu, ocu diye yaftalanmadan konuşmanın neredeyse imkansızlaşmasından… Sürekli yüksek tansiyondan…Kimsenin birbirini dinlemeyip, dinliyormuş gibi görünmesinden, hatta bazen ona bile lüzum hissetmemesinden, İktidarın sürekli ‘biz her şeyi biliriz, demokrasi lazımsa onu da zaten biz getiririz’ tavrından/dayatmacılığından/kibrinden…

Ana muhalefetin, ne yapıp edip bu nobranlığın peşine takılmasından, Hep aynı biçim laf yetişmelerden, ‘nasıl da oturttum ama’ gayretkeşliğinden, fena halde sıkılıyorum” diye yazmıştım.

Ama, “bütün bu sıtkım sıyrılmış ruh hallerime rağmen, ne bu ülkenin bir vatandaşı, ne de bir gazeteci olarak ‘ne haliniz varsa görün’ deme lüksüm olmadığı için, hem “evet”çilerin gerekçelerini, hem de “hayır”cıların sebeplerini okumaya gayret ediyorum” diye de eklemiştim.
Okumalar kesmedi, bir de soru sorayım dedim. Kime?
43 yıllık hakim, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’na.

‘367’ ile cumurbaşkanlığı seçimlerinde 2007’ye damgasına vuran, her konuşmasında yıllardır 82 Anayasası’nın mutlaka değişmesi gerektiğinden söz eden; ama AKP’nin hazırlayıp önümüze koyduğu değişiklik paketine şiddetle muhalefet edip, bıkmadan usanmadan niçin ‘hayır’ dememiz gerektiğini anlatan bir hukukçuya. Yapılmak istenen değişikliğe ‘hayır’ demek gerektiğini, eğer ‘evet’ dersek sonuçlarının hayırlı olmayacağını anlatmak için bir yıl içinde 79 kez (yurt içi yurt dışı) uçakla yolculuk yaptığını, Baykal’ın bile bu kadar çok gezmediğini söyleyen Sabih Kanadoğlu’na… ‘Niye hayır demek gerektiğini’ anlatsın diye, bu kez ben gittim.

Ayvalık’ta, sıcaklığı 50 derece hissettiğimiz bir öğle saatinde, mütevazı evinin balkonunda uzun uzun konuştuk. Hava da sıcaktı, konu da. Umarım, bayıltmayan, okuduktan sonra kafanızdaki soruların hiç değilse bir kısmını aydınlatmış bir söyleşi olmuştur…

GÖNÜL SOYOĞUL: 13 Eylül sabahı, Türkiye nasıl bir ülke olacak sizce? Nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz? Hayır ya da evet çıkarsa ne olur?


SABİH KANADOĞLU: Arzum, bu anayasa değişikliğine ‘hayır’ demiş bir Türkiye görmek… Umudum budur. Doğrudan doğruya bu anayasa değişikliği ile kendisini ülkede tek söz sahibi haline getirmiş ve yasama ile yürütmenin yanına yargıyı da getirmiş bir dikta rejimine hayır diyen ve asıl demokrasi yolunu bu şekilde açan bir Türkiye hayal ediyorum. Umut ediyorum. Onun için, hayır çıkarsa ne olur? Türkiye demokratik rejime daha yatkın/ehil bir ülke olarak… Benim gözümde öyle olur.

Evet çıkarsa ne olur? Asıl sorunun cevabı budur. Başta söylediğim gibi, bir dikta başlangıcı olacaktır. Çünkü bütün yasama ve yürütmenin yanına, denetimi de yürütmeye bağlı bir yargı gelirse, o takdirde kaçınılmaz otokratik bir ülke ile karşı karşıya kalırız ve zaten milletvekillerini kendi tayin eden, yasamanın yürütmeyi denetlemesi tamamen ortadan kaldırılmış bir ülkede, her şeyin tek kişiye bağlı olduğu bir rejimle tanışırız. Bu rejime gidişin yolları zaten bu anayasa değişikliği ile ortaya çıkıyor. Mayısta da söylemiştim onu; o nedenle bir hap haline getirdik diyordu. Doğru söylüyor. O biçimde eğer hap haline getirilir, soslarla da yutulabilecek hale getirilmişse Türkiye’ye bizim önerimiz, tavsiyemiz, herhalde bu hapı yutmaması olacaktır.


SOYOĞUL: Dediğiniz gibi olur ve “evet” çıkarsa eğer, otokratik bir ülke ile karşı karşıya kalınması durumu, önümüzdeki genel seçimleri etkiler mi sizce? Etkilerse, nasıl etkiler?

KANADOĞLU: Evet etkiler. Bir kere her şeyden önce olay, bugün başlamadı. Geleceğe dönük uzun vadeli planın bir bölümü bu. Neden? Şimdi gerçekte anayasaya göre doğrudan doğruya seçmen kütüklerini düzenleme görevi, yüksek Seçim Kurulu’na aittir. Anayasaya tamamen aykırı bir biçimde, bu seçmen kütüklerini, adrese dayalı kütüklerin düzenlenmesi görevi, Yüksek Seçim Kurulu’ndan alınarak Nüfus İşleri ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğü’ne verildi. Bu yasa değişikliği maalesef muhalefet partilerinin alkışlarıyla TBMM’den geçti. Anayasaya aykırılık iddiasının ileri sürülmesi için yasanın kabulünden itibaren aranan iki aylık süre de geçirildiği için, Anayasa Mahkemesi’ne gidilmedi, gidilemedi. Bunun bir yolu daha vardı. O yolu da söyledim. Genel Müdürlükle YSK arasında bir protokol yapıldı. O protokol aleyhine Danıştay’da dava açılmasını ve o açılan davanın Anayasa Mahkemesi’ne anayasaya aykırılık iddiasıyla götürülmesinin talep edilmesini istedim. Öyle oldu. İki siyasi parti, DSP ve İşçi Partisi, bu şekilde bu davalarını Anayasa Mahkemesinde açtı. Fakat bugüne kadar geldik, yani bir yılı geçti ve bu iptal davası karara bağlanmadı. Şimdi karara bağlanmayınca, şu an seçmen kütüklerinin düzenlenmesi yürütmeye bağlı, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü tarafından yerine getirildiği için artık yürütmeye bağlı olarak götürülen bir seçim ortaya çıkartıyor. Bir ülke düşünebilir misiniz ki, bir seçimde 6 milyon azalır, gelecek seçimde 7 milyon artar! Böyle bir ülkede; demokrasi, ki evvela sandıkta başlar doğrudur, ama sandıkta bitmez bir seçim… Nasıl bir oyun içerisinde olunduğunun en açık ifadesidir. Böyle bir ülke görülemez. Seçmen adedi bir seçimde 6 milyon eksik olur, bir başka seçimde 7 milyon fazla olur. Böyle bir ülkede seçim güvenliği sağlanamaz. Seçim güvenliğinin olmadığı yerde de zaten demokrasi olmaz! Bu birinci nokta.

ASIL KIYAMET 12 EYLÜL’DE KOPACAK

İkinci nokta, seçimlerin sonuçlarının alınması UYAP’a bağlandı. UYAP marifetiyle yapılıyor. UYAP, yani Ulusal Yargı Projesi… Şimdi bu proje yani UYAP, o da yürütmeye bağlı. Yani seçim sonuçlarının verilmesi de yürütmeye ait. Şimdi bu sistem içerisinde kütüklerin nasıl düzenlendiği, kimlerin oy kullanma hakkını kaybettiği veya bir başka yere nakledildiği gibi itirazları veya sorunları nasıl çözeceksiniz? Bu itirazlar özellikle bizim vatandaşımızın kendi işine ve ülkenin geleceğine fazla meraklı olmayışı nedeniyle, asıl seçimden sonra, hatta seçim günü kıyamet kopacaktır. Çünkü ben nasıl olsa buradayım, yine aynı yerde oy kullanırım diyen birçok vatandaş, öyle olmadığını görecektir. Öyle ki kişilerin nasıl bir yere gönderildiği, nasıl oy kullanmasının önlendiğini, en güzel örnekleriyle 12 Eylül günü yaşayacaktır.

SOYOĞUL: Peki, bu yazgıyı bozmanın bir yolu yok mu?

KANADOĞLU: Hayır, şu an artık bitti. 13 Eylül diyoruz da… Bir başka sorun daha var. Yani 12 Eylül’ün sonucu acaba bir erken seçim getirir mi? Yoksa o seçim hangi tarihte yapılır, bu tamamen siyasi iktidara tanınmış bir haktır ve doğrudur, anayasal bir haktır. Çoğunluk sendeyse, seçimin ne zaman olacağını sen tayin edersin. Ama akla hemen şöyle bir soru gelir. Bundan sonraki seçim nasıl olacaktır? Yani bu sistem böyle devam ederse ne olacaktır?

SOYOĞUL: Akşam gazetesindeki röportajınızda diyorsunuz ki, ‘özerkliğini yitirmiş, doğrudan siyasi iktidarın egemen olduğu kurumların kuşatılmasına baktığımızda onlar gibi siyasi iktidarın yargıya da egemen olmaması için hayır dememiz gerekiyor. Sevgili yurttaşa bunların detaylarını anlatmak zor. Hangi niyetle yapıldığını anlatmak gerekiyor.’ Peki bu değerlendirmeniz, bir niyet okumacılığı olmaz mı o zaman? Üstelik kim iyi niyetli, kim kötü niyetli, neye göre karar verilecek?

KANADOĞLU: Hangi noktadan hangi noktaya geldiğimizi sorgularsak doğruyu buluruz.

SOYOĞUL: Bu iktidarın 8 yıllık envanterini çıkarın mı diyorsunuz?

KANADOĞLU: Evet, şimdi neden şikayet edildiğini şöyle bir düşünelim. Neden şikayet ediliyordu, YÖK’ten şikayet ediliyor(du)! Şimdi? Bitti. RTÜK deniyordu. Şimdi? Yok! TÜBİTAK? Yok! Çünkü bunların hepsi ele geçirildi. Artık istediğini tayin ediyor ve istediğini yapıyor. Dokunulmazlıklar dendi, ona da dokunulmadı. Şimdi bir anayasa değişikliğine gidiyorsanız, ki bir anayasa değişikliğinin Türkiye için kaçınılmaz olduğunu da ifade edeyim, doğrudur. Ama yapılmak istenenlerle yapılmayanları karşılaştırdığımız zaman, hangi amaçla bu anayasa değişikliğine gidildiğini görürüz.
Anayasa değişikliğine gidilmelidir hep dedim, ama dayatma biçiminde gidiyorsanız hadi biz hazırladık diyorsanız, kendi dar bir grubunuz hazırlıyor ise, o zaman ben zaten sizin niyetinizi, yapmak istediklerinizi ve yapmamak istediklerinizi bir araya getirerek çözebilirim.
Bu anayasa değişikliğine baktığım zaman, hele o çıkarılan, kabul edilmeyen, çoğunluğu bulamayan 330’un altında kalan maddeler yani siyasi partilerin kapatılması olayına baktığım zaman amacı da çok daha net anlayabiliyorum. Çünkü siyasi partilerin kapatılmasını doğrudan doğruya meclis çoğunluğuna bırakmak ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yetkilerini sıfırlamak… Zaten hangi amacı güttüğünüzü ortaya koyuyor. Yani bunun oylanmasında Meclisin 330’u bulamaması, Türkiye’nin büyük bir şansı oldu. Yapmak istedikleri bu. Şimdi bunlara baktığınız zaman, niçin böyle bir anayasa değişikliği, niçin seçimlere çok az zaman kalmış bir sürede ve neden dayatarak? Ne sağlanmak isteniyor diye bakarsanız, zaten 12 Eylül’de evet çıkarsa, 13 Eylül’de yeni anayasa mahkemesi, derhal faaliyete geçecektir. Nasıl geçecektir? Çünkü dört yedek üye, asil üye durumuna gelecektir. Bu dört yedek üyenin içerisinde Sayın Cumhurbaşkanının seçtiği kişiler var. Onların nasıl seçildiğine baktığımız zaman gelecek için neler yapılacağını da görürsünüz. Çünkü anayasa mahkemesine seçilme ehliyeti olmayan bir anayasa mahkemesi röportörünü evvela kamu görevlisi haline getireceksiniz, üst düzey kamu yöneticisi müsteşar yardımcısı yapacaksınız, ondan sonra da onu alacaksınız 30 gün sonra anayasa mahkemesine üye olarak seçeceksiniz… Şimdi bu zat anayasa mahkemesi üyesi olacak. Böyleleri de var. E peki şimdi, o dört kişi geldiği zaman 15 olacaklar, iki kişi kalacak. O iki kişiyi Meclis seçecek, biri Sayıştay’dan, biri barolardan seçilecek. E şimdi onun nasıl yapılacağı da ortada.

Bu Anayasa Mahkemesi’ne meclisin üye seçiminin bütün Avrupa’da olduğunu çok yüksek sesle ifade ettiler ve yalan söylediler. Şunun için yalan söylediler. Evet, doğrudur, Almanya’da örneğin, gerçekten orada federal meclis seçer, doğrudur ama salt çoğunlukla değil, ya üçte iki, ya beşte üç, bu şekilde çoğunluklarla yani bir uzlaşmayla seçilen anayasa mahkemesi üyeleridir. Yoksa tek partinin salt çoğunlukla 276’yla getirdiği kişi, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde bu şekilde seçilmez. Şimdi anayasa mahkemesini bu hale getirirseniz, anayasa mahkemesinin anayasa uygunluk denetimini sıfırlarsanız...

Ama en acı tarafı şuradadır; Anayasa Mahkemesi aynı zamanda yüce divan görevini yapar. Şimdi Yüce Divan görevini yapan bir mahkeme haline getiriyorsanız bunu, o zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’yle karşılaştırmanız lazım. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 21. maddesine bakmanız lazım. Çünkü bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, sadece ve sadece hukukçular; temayüz etmiş, temizliğini kanıtlamış hukukçulardan seçersiniz. Mecbursunuz. 21. madde böyle. Siz ne yapıyorsunuz? Bir yüce divan mahkemesi yaratıyorsunuz, onu siz seçeceksiniz, o üyeler sizin tarafından bu göreve getirilecekler ve bunlar uzman olmayan, hukukçu olmayan, ceza hukuku ile hiç ilgisi olmayan kişilerin eline kendi kaderinizi vererek kurtulma yolunu seçeceksiniz. İşin en acı tarafı da budur.

Bununla da bitmeyecek. İki ay içerisinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu biçimine dönüşecek. Onun detaylarına girmeye gerek yok. Şu kadarı yeter ona. Anayasanın yani 82’den bugüne kadar hiç değinilmeyen bölümü zaten yargı bölümüdür. Çünkü Kenan Evren iktidarı, zaten bu anayasayı kendilerine göre biçimleyerek bu şekilde ortaya koydular ve o tarihten bugüne kadar, DGM’lerin kaldırılması hariç, hiç dokunulmayan bölümü de bu bölümdür. Zaten bu bölüm şu haliyle yargı bağımsızlığına aykırıdır. Şimdi yapılmak istenen, onun daha ötesinde bağımlı bir yargı ortaya çıkarma amacını taşıyor.

SOYOĞUL: Hükümetin iddiası, ‘12 Eylül’ün izlerini siliyoruz, 12 Eylül’le hesaplaşıyoruz’ şeklinde. Tam tersi bir tablo çiziyorsunuz şu anda…

KANADOĞLU: Ben çizmiyorum, onlar çiziyor! Tablo bu. Çünkü Adalet Bakanı 82 Anayasası’nda sahip olduğu yetkilerin çok daha fazlasına şimdi sahip oluyor. Bu, bugünkü yasal düzenlemeye göre; zaten Adalet Bakanı doğrudan doğruya müfettişlerin araştırma ve soruşturma yapmasına izin veren bir makamdı. Ama bu izin vermeme karşısında Danıştay’a olayı götürme şansı vardı. Şimdi yaptıklarında sıfatı sanki değiştirilmiş gibi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanı’na aittir ki, bütün hepsi yine ona aittir, ama o artık adalet bakanı ve o artık adalet bakanı değil, HSYK Başkanı sıfatıyla vermiş olduğu kararın aleyhine, artık doğrudan doğruya yargıya gitme şansınız kalmadı.

SOYOĞUL: 82 Anayasası’nın bugüne değin doğru dürüst ele alınmamasında, şu anda ‘hayır’da birleşen CHP ve MHP’nin hiç mi suçu yok? İktidarların koalisyon ortağı oldular pek çok kez. Peki niye hiçbir şey, esaslı bir değişlik niye yapmadılar? Bir sürü maddenin etrafında dolandılar da niye dokunmadılar bu işin esasına? Neden?

KANADOĞLU: Neden yapmadılar diye sorarsanız, onun tek tek cevabı var, Türkiye’de demokratik düşünce yok. Eğer ben iktidarda olursam, yani ne olursa olsun yürütme olarak yargının üzerinde daha egemen olursam, bu böyle devam etsin düşüncesi… İşte kabul edemediğimiz de bu. Şimdi biraz önce söylediniz. Hakikaten sanki yepyeni bir anayasa değişikliğine gidiliyor deniyor. 16 defa 85 maddesi değişmiş bir anayasa ile karşı karşıyayız. Rakamlar bu. Şimdi 17. değişikliği yapıyoruz ve yaptığımız olaya bak. Kadınlara bir ayrımcılık sağlıyor mu?… Hayır, sağlamıyor, ek yeni bir şey getirmiyor. Memurlara toplu sözleşme imkânı yok. E peki ne var diye sorduğunuzda, 12 Eylül sorumlularının sorumsuzluklarının kaldırılması. Yalan. Yargılayamazsınız. Defalarca söyledim. Çünkü o sorumsuzluğu kabul etmek zaten, affın da ötesinde bir şey. Hiçbir hukuk devleti, ben seni affettim veya senin sorumsuzluğundan anayasa kabul edildi, neyle yüzde 91 küsurla... Ha ben bunu geri alıyorum. Hayır bunu diyemezsiniz. Böyle bir şey olmaz. O zaman kimi kandırıyoruz ki?

SOYOĞUL: Bu anayasa ile olmayacağını başından beri tekrarlıyorsunuz. Ama bu şekilde olmasına karşısısınız. Peki ne hayal ederdiniz, nasıl olması gerektiğini düşünürdünüz?

KANADOĞLU: Şöyle. Samimiyetle, ciddiyetle. Bu anayasanın değişmesi gerektiğini söyleyen, uzlaşma arayan Türkiye’nin sivil toplum örgütleri, yargı, basın, onun yanında uzmanlar… Yardım edecek çok kurum var, kuruluş var, kişi var. Bunlar bir düşünce etrafında toplanırlar ve gerçekten ne anayasa değişikliği yapılacaksa, bunu yapmak için yola çıkarılır veyahut yepyeni bir anayasayı, bu ilk dört madde hariç, ortaya koymak için bir araya gelirler ve bunun için bir kurucu meclis ister. Bu kurucu meclis bununla uğraşır ve doğrudan doğruya katılımı fevkalade yüksek bir anayasa metni ortaya çıkar. Onun üzerinde yapılan anlayış, uzlaşma, ortaya bizim aradığımız bir anayasayı getirir. Ama buna hiç teşebbüs edilmedi.

SOYOĞUL: İlginç, kendi kafanızın içinde olan bir anayasadan söz etmiyorsunuz. Uzlaşı diyorsunuz, herkes fikrini ortaya koymalı diyorsunuz….

KANADOĞLU: Ama anayasalar böyle yapılır. Şimdi düşünceyi söylemek başka bir şey, dayatmak başka bir şey. Elbette ki anlaşamadığım katılmadığım düşünceler de ortaya çıkabilir. Ama uzlaşma dediğiniz şey zaten budur. Zaten ben söz sahibi de olamam orada. Ama siyasi partiler olurlar. Şimdi eğer o katılımı sağlamazsanız, o kalıcı/devamlı bir anayasa olmaz. Zaten biz bunu gördük. Neyi gördük? Bir kere en başta 61 Anayasası’nı gördük. Yani şöyle bir düşünün, yüzde 66 küsurdur evet; yüzde 38 de hayır, (şimdi rakamları net hatırlayamıyorum); siz zaten yüzde 38’i dışlayarak yapıyorsanız bunu, o yüzde 38 söz sahibi haline geldiğinde zaten anayasa tartışılmaya başlanır. 61 Anayasası’nın başına gelen budur.
Bu anayasa değişikliği eğer kabul edilirse, bunun ömrü, şu andaki iktidarın ömrüyle doğru orantılıdır. Benim söylediğim bu. Zaten ister yüzde 55’le çıksın, o zaman yüzde 45 vardır; o yüzde 45 iktidar olduğu anda, bu yaptığınız değişiklik biter. İşte yapılması istenen anayasa değişikliği böyle olmamalı.
Tekrar ediyorum. Bu anayasa değişikliği evet oyu alır ise, bu siyasi iktidarın ömrü kadardır. Bundan en ufak bir tereddüdüm yok. İktidarın değiştiğinin ertesi günü, bu gündeme gelir.

SOYOĞUL: Siz, Tayyip Erdoğan’a, başbakanlığa giden yolda epeyce zorluk çıkarmıştınız değil mi?

KANADOĞLU: Ben ona çıkarmadım…

SOYOĞUL: Hukuki olarak diyelim…

KANADOĞLU: Şunu söylemek istiyorum. Elbette ki o tarihteki anayasa zaten buna izin vermiyordu. Bunun bu hale gelmesinin herhalde bir sorumlusu aranıyorsa, buna anayasa mahkemesi diyebilirsiniz. Buna Yüksek Seçim Kurulu diyebilirsiniz. Yani benim mücadelem, hukukun o gün yerine gelmesi. Bir başka şey var. Şuna da kesin inanıyorum. O tarihte Eski Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi var. Yani o toplumu birbirine düşmanlığa, kine itmekten hüküm giyen birisinin siyaset hayatına izin verilmemesi, o anayasaya göre mümkündü ve doğruydu da… Çünkü halkı birbirine düşürmekten yargılanıp hüküm giymiş bir kişinin siyaset yapmasını kabul edemezsiniz.

SOYOĞUL: Sizin adınız sık sık parti kapatmayla da gündeme geldi. Hala aynı mı düşünüyorsunuz bu konuda? Parti kapatma lafı, telaffuz ederken bile kulağını tırmalıyor insanın. Demokrasi adına konuşurken; bu, çok anti demokratik durmuyor mu, ne dersiniz? Bir değişiklik oldu mu düşüncelerinizde?

KANADOĞLU: Hayır hayır. Neden? Bir kere her şeyden önce cumhuriyetimin kuruluş felsefesi var. Biz, milli kurtuluş savaşından sonra bir devlet kurduk. Bu devletin dayanması gereken direkleri de söyledik. Ne olacaktır bu? Bir kere her şeyden önce laik bir devlet olacaktır. Doğrudan doğruya o laik devletin yanında ülkesiyle milletiyle bozulmaz, bölünmez bir bütünlük olacaktır. O halde zaten Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyeti’ne evrilirken, biz büyük bir tecrübeyle geldik. Bunun başında eğer biz bu demokrasiyi yaşatabiliyorsak, bu ancak laik düşünce içerisinde olur. Bunu sizin kurduğunuz devletin ana ilkeleri gibi koyarsanız, bunları ortadan kaldırmak için çalışan siyasi partilere izin vermezsiniz. Neden izin vermezsiniz ve hiçbir yerde de izin verilmez; çünkü demokrasi, demokrasiyi yok etmek için yapılabilen ve siyasi partilere bu yönde tam özgürlük tanıyan bir rejim değildir. Her demokrasi, kendini korumakla mükelleftir her şeyden önce. E peki böyle olunca, bu tür siyasi partiler çıkıyorsa, yani laiklik ilkesini yok ederek demokratlaşma yolunda yürüdüğünü zanneden ve bunu bir maske olarak kullanan siyasi partilerin bu sistem içerisinde yeri yoktur. Ve bölücü bu bölünmeyi sağlamak için faaliyet gösteren siyasi partilere de izin verilmez. Zaten mücadeleci demokrasi dediğimiz de budur. Bu, şöyle baktığımızda, bizim yarattığımız bir düşünce tarzı da değil. Çünkü 1936’da Levenshtein diye bir Alman anayasa hukukçusu; bunu bulan kişidir. O militan diyor, ben militan sözcüğünü sevmediğim için, demokraside militan sözü olmaz dediğim için, mücadeleci diyorum buna… Tabii Almanya’nın getirdiği o büyük tecrübeden ders alındığı için, BM İnsan Hakları Beyannamesi’ne bakın… Yine BM’nin 66’da aldığı karara bakın ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine bakın… Orada bu tür siyasi partilere müsaade edilemeyeceği, zaten hem BM, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de var. Onun için anayasalarda siyasi partilerin anayasaya uygun hareket etmek üzere kurulacaklarını ifade ediyor ve bunun dışına çıkamazlar diyor zaten. Ve doğru bir düşüncedir.


Mesela ‘24 tane siyasi parti kapatıldı’ deniyor ya. Sadece iki çeşit, birisi laiklik karşıtı, diğeri bölücü, toplam 8 parti kapatıldı. Kalan o 16 parti, ya seçime girmediği için kapatıldı, ya toplanamadığı için kapatıldı. Yani 24 diye çoğaltmanın bir anlamı yok. Ha, siz diyorsanız ki, laiklik karşıtı olarak siyasi parti sıfatıyla her türlü faaliyette bulunabilirim; yani anayasa beni ilgilendirmez veyahut bölücü her türlü olayın içinde olurum. Hayır olamazsınız. Benim düşüncelerimde hiçbir değişiklik yok.

SOYOĞUL: Kapatılıyor ama, ondan sonra bir başka isimle yeniden kuruluyor ve daha güçlü halde geliyor. Daha başarılı oluyor, daha çok oy alıyor. İnsanların da doğaldır, kafası karışıyor.

KANADOĞLU: Niçin karışıyor. Şimdi Fazilet Partisi’nin kapatılması talebinin içinde, Refah Partisi’nin devamı olduğu için kapatılması talebi de vardı. Şimdi anayasada hüküm var. O hüküm zaten bu yapılmak istenen karşısında, dedim ya 330’u bulamadı, orada da var; kaldırıyorlardı onu, ama şu anda var. (Gidip Anayasa kitapçığını alıyor) Bakın, kapatılan bir parti, başka bir ad altında kurulamaz. Anayasa hükmü. Buna dayanarak ben kapatılmasını istedim Fazilet Partisi’nin. Burada herhangi bir ceza yaptırımı yok dedi Anayasa Mahkemesi. 7’ye 4 oyla bu talebimi reddetti. Kapatılamaz deniyor ya; yaptırımsızdır dendi. Dedim ki herhalde anayasa edebi felsefi bir metin değil. Kurulamaz diyor. Peki kurulursa ne olur, bir tek cevabı var onun, kurulursa kapatılır. Ayrıca bir yaptırım olmasına gerek yok. Anayasa Mahkemesi’ne bunu kabul ettiremedim. O tarihten itibaren kapatılan her parti, sanki hiçbir şey olmamış gibi bütün örgütleriyle, kişileriyle yasaklanmış kişiler dışında, aynı partinin devamı olduğunu göstere göstere ve bağıra bağıra kuruldu. Bunun günahı benim değil. O talebimi reddeden ve bu talebi yaptırımsız bırakan Anayasa Mahkemesi’nin görüşüdür.

SOYOĞUL: Peki olması gereken ne? Siz elinizdeki Anayasaya bakarak dava açıyorsunuz tamam! Bununla yükümlüsünüz de, aslında olması gereken ne?

KANADOĞLU: Anayasanın olduğu gibi uygulanması. Yani böyle kapatılan bir partinin, bir başka ad altında kurulamamasının sağlanması, önler bunu.

SOYOĞUL: Peki Avrupa’da bu böyle mi? Niye hiç falan parti kapatıldı haberlerini duymuyoruz? Demokraside batıya bakıyor, örnek alıyoruz ya…

KANADOĞLU: Bakıyoruz ama Avrupa’da veyahut başka bir yerde demokrasinin temeli laikliktir. Oralarda laiklik karşıtı ne bir siyasi parti, ne de bir faaliyet düşünebilirsiniz. Böyle bir sıkıntı yok zaten. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de bu kapatma kararları için yapılan başvuruları hep, ‘Türkiye başkadır’ diye reddetti zaten. Böyle bir sıkıntıları yok onların yani.

SOYOĞUL: Niye bizde o sıkıntı var peki?

KANADOĞLU: Şimdi oraya geliyoruz; bu, bugünün işi değil. Yani Atatürk’ü, Türk devrimini düşünelim. Bu Türk devrimi, doğrudan doğruya kuldan, birey ve ümmetten millet çıkardı. Bunun karşıtları vardı zaten. Çünkü her etki, beraberinde tepkiyi getirir. O tepkiler taşınarak bugüne geldi. Olay bu.

SOYOĞUL: Dönelim anayasa referanduma. Bazı maddelerini ele alırsak… Örneğin, değişen Anayasa ile ‘Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz’ denildi ve ‘Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.’ cümlesi ile Anayasanın 10. maddesi yeniden düzenlenmiş oldu… Sizce bu düzenleme olumlu bir düzenleme mi?

KANADOĞLU: Hayır, sorunu çözen bir olay değil. Açıp bakarsak, bugünkü 10. maddeye. Ne var orada? Zaten eşitliğin temeli var orada. Kanun önünde eşitlik, herkes dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir diyor. Bunu koyduk da ne oldu şimdi?

SOYOĞUL: Ne oldu?

KANADOĞLU: Ben de soruyorum işte ne oldu? Ne kazandı Türk vatandaşı?

SOYOĞUL: Sos mu yani o madde?

KANADOĞLU: Sos deyin, cila deyin. Tabii zaten öyle. Yani onun için ayrıca bir hüküm koymaya gerek olmadan öyle zaten. Bazıları daha fazla eşittir demekse, zaten eşit herkes yani. Ha zararlı mı? Hayır. Bir etkisi var mı değişikliğin?

SOYOĞUL: Yani benim hayatımı daha güzelleştirecek, iyileştirecek bir etkisi yok, öyle mi?

KANADOĞLU: Hayır yok. Hiçbir şey yok.

SOYOĞUL: Bir başka madde… Soru biraz uzun olacak ama… Anayasanın “Özel Hayatın Gizliliği”ni düzenleyen 20. maddesine bir ek fıkra eklendi. Böylece herkesin kendisiyle ilgili “kişisel verilerin” korunmasını isteme hakkına sahip olduğu, bilgilendirilmenin hak olduğu, kişisel verilere erişme hakkının olduğu Anayasa ile düzenlenmiş oldu. Türkiye’de yıllardan beri “kişisel verilerle” ilgili kanun çıkmadı. Tasarı da TBMM’de bekliyor. Anayasanın 20 maddesinde özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı ve korunacağı yazılı. Ama yeni Anayasa değişikliğindeki maddeye bakıyoruz… Sadece herkesin kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olduğunu….yazıyor, ancak herkesin kişisel verilerin özellikle “gizliliğinin” korunmasını isteme hakkına sahip olduğuna dair bir düzenleme yok…

Uluslararası sözleşmelerde olsun, özel hayatın korunmasında olsun “gizliliğin korunması” nasıl esas ise; kişisel verilerin gizliliğinin korunması da devletin görevi değil midir? TBMM de “kişisel verilerle” ilgili yasa tasarısı yaklaşık bir yıldan beri kanunlaşmayı beklerken; Anayasaya konulan bu madde ile gizliliğin korunması esas olmaktan çıkıp, sadece kişisel verilerin korunması şeklindeki düzenleme bir tercih midir?

KANADOĞLU: Hayır hayır, bunlara hiç girmeyelim. Vatandaşa bunları anlatamazsınız. Ama şunları anlatırsınız. Eğer siz Türkiye’de her yurttaşın kendisinin dinlendiğini ve bir korku içerisinde o telefon konuşmalarını bile yapmaktan kaçındığı bir ülkede, bunu sağladım diyen bir siyasi iktidarın… (düşünüyor) Kelime bulmak zor ama… herhalde Türkiye ile alay etmek demektir. Sen evvela siyasi iktidar olarak bana şu güvenceyi vermek zorundasın. Ben rahat rahat hiç dinlenmediğimi, rahat bir şekilde başkalarıyla konuştuğumu, düşüncelerimi paylaştığımı eğer hissedebiliyorsam, sorun yok. Ama şimdi sorun var. Sen bu anayasa değişikliği ile beni korkudan azade hale getiremiyorsun. Ben yine korkuyorum yurttaş olarak. O korku imparatorluğunu kurup, ondan sonra da anayasa değişikliği ile bunu sağladım demek, yurttaşla alay etmek demektir.

SOYOĞUL: Bir başka ilginç maddeyi sorayım. Anayasanın 41’inci maddesinin başlığı “I. Ailenin korunması ve çocuk hakları” olarak değiştirildi ve maddeye “Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır” şeklinde fıkra eklendi… Ne dersiniz? Bu iyi bir gelişme mi?

KANADOĞLU: Bugüne kadar Türkiye’de çocuklara cinsel istismarda bulunmak serbestti sanki… Sos dediğim bu işte. Sanki Türkiye’de cinsel istismar serbestmiş gibi, ailenin korunması diye bir şey yokmuş gibi... Bunların hepsi, Türk Ceza Kanunu’nda suç. Suç bunlar. Şimdi bunları koyunca biz bunu sağlıyoruz diyorsanız, yine milletle alay etmiş oluyorsunuz. Onu söylüyorum.

SOYOĞUL: Çalışanlara müjde olarak sunulan sendikal haklarla ilgili maddelere ne diyeceksiniz peki? Her çalışanı ilgilendiriyor ama kamuoyunda belki de en az tartışılan ve üzerinde en az durulan maddelerden biri. Anayasasının 51’inci maddesinin dördüncü fıkrası yani; “aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz” cümlesi yürürlükten kaldırıldı... Neden acaba?

KANADOĞLU: Şimdi anayasaya bunu koymak yine fazla bir şey sağlamaz, niye sağlamaz? Devam edelim ona, ne sağlayacak? Toplu iş sözleşmelerine geleceğiz. Uzlaşma olmaz ise komisyona gidecek. Komisyonu tayin edecek yine hükümet. Ne değişti? Uzlaşma komisyonunu zaten yürütme seçiyor. Yürütmenin dediği artık bir yasa ağırlığında oluyor. Sanki toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi veriyoruz görüntüsü altında, aslında hiçbir şey vermemenin açık seçik örneğidir o.

SOYOĞUL: Grev hakkı veya kesin karar verecek olan Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları, yargı denetimine tabi olmayacak mı?

KANADOĞLU: Elbette, olmayacak. Onu söylüyoruz işte. Olmayacak. Ne yapılıyor, kim egemen kılınıyor? Yürütmeye bağlı, komisyonlar yapacak bunu. O kurul zaten senin getirdiğin adamlar, üst bürokratlar. Onlar yapacak. Yargıya gidemeyeceksin. Yargıya gidemeyince, yürütmenin dediği olacak. Yani bu, bir şey verdiği intibası vererek, oy toplamak için konmuş, ama hiçbir sonuç vermeyecek bir madde o.

SOYOĞUL: Sorulmaya değer, ilginç bir madde daha var. Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası yürürlükten kaldırıldı. Artık partisinin temelli kapatılmasına neden olan milletvekillerinin milletvekilliği sona ermeyecek…(mi?) Nasıl olacak bu? Yani partisi kapatılacak ama kapatmaya neden olan milletvekillinin milletvekilliği sürecek…

KANADOĞLU: Evet aynen öyle. O hale gelecek. Her türlü kapatmaya neden olacak kişiler, hiçbir şey olmamış gibi devam edecek… Ha, bu iyi bir şey mi? Tartışılır. Yani özgürlük… Ama… Demokrasinin bir kurallar rejimi olduğunu hazmedemiyoruz bir kere. Bir kurallar rejimi ki, o demokratik kurallar olacaktır ama devleti ortadan kaldırmak için çalışan partiler de istedikleri gibi çalışsınlar olmamalıdır. Bunu söylüyorum.

SOYOĞUL: Anayasanın 125’inci maddesinde yapılan değişiklikle “Ancak, Yüksek Askerî Şûranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.” şeklindeki eklenen cümle ile amaçlanan nedir?

KANADOĞLU: Tabii yani açık. Şimdiye kadar Yüksek Askeri Şuranın vermiş olduğu kararlar sadece Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararları ve cumhurbaşkanlığının kararları denetime tabi değildi. Şimdi bu iyi. İyi derken, elbette bunların içerisinde hepimizin kabul edebileceği, iyi gördüğü değişiklikler vardır. Bu da onlardan biridir. Çünkü yargı denetiminin olmadığı sahaların ne kadar az olduğunu görürsek, daha demokratik bir ülke oluruz. Yani elbette ki buna karar verecek olan yargı olsun. Bunda benim de en ufak bir tereddüdüm yok.
Tamam doğru ama bu değil. Bana şu imkanı tanısan, ben de buna evet derim. Eksik zaten de; buna da evet derim. Ama bana her şeyden önce şu imkânı sağlaması lazım. Anayasanın 175. maddesini yanlış yorumluyorlar. Çünkü Anayasanın 175. maddesi ‘halk oylamasına giderken hangi maddelerin birlikte, hangilerinin ayrı ayrı götürüleceğine TBMM karar verir’ hükmünü taşıyor. Ama 175 keyfine göre, istediğin gibi bunları birlikte ya da keyfin isterse bunları ayır anlamında değil… Şunu söylemek istiyor anayasanın 175. maddesi. ‘Sen doğrudan doğruya halkoylamasına götürürken, birbiriyle ilgili olanları bir araya getir, öbürlerini ayrıca bir araya getir ve halka böyle bir seçenek sun’ anlamınadır o. Ama Anayasa Mahkemesi, bunu böyle anlamadı. Yani istediğini yapar dedi. Halbuki o değil o. 175. madde çok açık net. Yol gösteriyor.

SOYOĞUL: Anayasa Mahkemesi’nin kararını nasıl değerlendirdiğinizi de soracaktım size zaten. Önceki beyanlarınızdan, referanduma gidileceğini ummadığınızı anlıyorum.

KANADOĞLU: Yoo, soru işareti vardı, olmaz mı? Ama aldıkları kararı da eleştiririz. (kırmızı kitabı açıyor yine) Bakın, Türkiye Büyük Millet Meclisi, anayasa değişikliğine ilişkin kanunların kabulü sırasında, bu kanunun halk oylamasına sunulması halinde anayasanın değiştirilen hükümlerinden hangilerinin birlikte, hangilerinin ayrı ayrı oylanacağını da karara bağlar. E şimdi bu zaten şunu söylüyor. Birbiriyle ilgisi varsa, onları ayrı bir yere koy, diğerini ayrı bir yere koy. Söylediği bu. Hatta işine geldikleri zaman böyle, üzerine eğildikleri, anımsadıkları, mesela Venedik komisyonunun 2006’da alınmış kararı var. ‘Kesinlikle halk oylamasına birbiriyle ilgisi olmayan maddeleri bir arada sunmayın’ diyor. Çok açık. Bu 175. madde, TBMM’nin istedikleri gibi istedikleri maddeleri hep birlikte sunma yetkisine sahiptir anlamanı gelmez. Tam tersine birbiriyle ilgili olmayan maddeleri sunma anlamına gelir. Ama Anayasa Mahkemesi böyle anladı.
Anayasa mahkemesinin kararı dediniz ya… Yine anayasaya bakmak lazım. Anayasanın 153. maddesi. Çok net, açık. Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. Çok açık değil mi bu? Siz bırakın gerekçeyi yazmayı, kısa kararı yazmadan açıklamak, herhalde anayasaya gösterilen bir saygısızlık bu. Ama devamı var. Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmündeki kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koruyucu gibi bir hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. Şimdi yaptığı tam bu. Çünkü TBMM’nin kabul ettiği bir anayasa. Siz bunu iptal edersiniz veyahut reddedersiniz. Ama iptal ederken bir cümleyi iptal edip meclisin kabul ettiği o metinden farklı bir metini uygulamaya koyamazsınız. Şimdi koyuyorsunuz. İşte onun için diyorum ki, Yüksek Seçim Kurulu, yepyeni bir metni halk oylamasına sunuyor. Onun için bu 120 gün, bu değişik haliyle ilan edilmeden acaba halk oylamasına gidilebilir mi sorusunun cevabını vermek zorunda. Çünkü resmi gazetede yayınlanan TBMM’nin kabul ettiği metinle, anayasa mahkemesinin bir tırnak içinde iptal ettiği ve ortaya yeni bir uygulamayı çıkarttığı anda, yepyeni bir metin gidiyor şimdi halkın önüne. Onun için bunun zamanı acaba bu 120 gün, meclisin kabul ettiği metin itibarıyla mı 120 gün hesaplanacaktır; yoksa, yeni bir metin çıktığına göre şimdi mi 120 gün hesap edilmelidir? Çünkü bu ilan edilmedi. Millet ne biliyor bunu şimdi?

SOYOĞUL: Bilmiyoruz…

KANADOĞLU: E bilmiyorsunuz tabii. Yani halk oylaması için giderken ilan edilen anayasa değişikliği, şimdi bambaşka bir metin olarak sizin karşınızda.

SOYOĞUL: Yani…?

KANADOĞLU: E işte ben de onu soruyorum. Yani Yüksek Seçim Kurulu’nun bunu karşılaması lazım. Bunu ben ilk defa söylemiyorum, bu söyleniyor zaten. Nuri Alan da söyledi bunu. Doğru söylüyor. Bu bir soru işareti olarak duruyor. Ama Yüksek Seçim Kurulu buna gider mi gitmez mi, o ayrı bir şey. Asıl bu 175’e göre dedim ya, bir bütün olarak gidişi, asıl onun ne anayasanın sözüne, ne ruhuna, ne bunun için Venedik komisyonundan başlayın hiçbir demokraside böyle bir halk oylaması yoktur. Anayasa mahkemesi, buna da yol açtı. Maalesef. Maalesef…
Biz bize benzeriz derdik ya bir zamanlar; şimdi Anayasamız da bize benziyor… Her şeyimiz bize benziyor…


SOYOĞUL: Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

KANADOĞLU: Öyle bir kurula ben Yargıtay üyeliğine 1984’te seçildim. Yani Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi başkanıydım İstanbul’da. Oradan seçildim gittim. O tarihten itibaren ben zaten kabullenemedim öyle bir kurulu. Ve başarılı olması mümkün olmayan bir kuruldu kuruluş biçimiyle… Düşünebilir misiniz ki ilk başlangıçta kurulduğunda, Adalet Bakanlığı’nın 3 yetkilisi, Adalet Bakanı, müsteşar ve dış işleri genel müdürü kurul üyesiydi. Sonradan çıkartıldı o özlük işleri müdürü de, o dört kişi çıktı 5 kişiye. Ama her şey Adalet Bakanlığı’na bağlıydı! Yani senin başarılı olma şansın yok. Zannediliyor ki, bunlar 5 kişi, bunlar da 2 kişi. Değil. Çünkü kurul, müsteşar gelmediği zaman toparlanamıyor, karar alamıyor. Bakın bugün yine aynı sıkıntı. Zaten Anayasanın şu andaki 159. maddesi mutlaka değiştirilmeliydi, bunda hiç tereddüdüm yok. Çünkü o varken, bağımsız bir yargıdan bahsetmek mümkün değildi. Şimdi daha da ondan bahsetmek mümkün olmayacak.

SOYOĞUL: O zaman şöyle sorabilirim size; 12 Eylül’de yapılacak referandum, neyin oylamasıdır aslında? Tek kelimeyle…

KANADOĞLU: AKP’nin oylanmasıdır. Çünkü bakın ben orada (Ege-Koop’un “Anayasa Değişikliği” konusunda bilgilendirmek amacıyla 27 Mayıs’ta düzenlediği paneli kastediyor) şunu söylemişim. “Bu öylesine bir oy kullanma olayı haline gelecektir ki, eğer halk oylamasına gidilirse, anayasa mahkemesi iptal davasını reddeder ve halkın önüne sandık giderse, o takdirde halkımız oyunu şu şekilde kullanacaktır: “Eğer işsizliğe evet diyorsan, bu anayasaya evet de. Eğer sen yoksulluğa evet diyorsan, bu anayasa da evet de. Yolsuzlukların devamına evet diyorsan, bu anayasaya evet de. İş bu hale dökülecektir, halkımız oyunu bu şekilde kullanacaktır.” 27 Mayıs’ta söylemişim bunları.

SOYOĞUL: Böyle olması, acı değil mi aslında? Dayatma yapılması da acı, hepimizi ilgilendiren anayasa değişikliği gibi bir konuda, işin bir partinin güven oylamasına dönüşmesi de acı.

KANADOĞLU: E konuşamıyorsun ki. Tartışıldı mı bu olay? Yok. Dayatma getirmişsin. Sonuçta dönüşeceği noktayı söyledik. Dikkat ettiyseniz 27 Mayıs’ta yapmışım bu konuşmayı. O gün söylediklerimin hepsi çıkmış işte. Bu hale geleceğini ben zaten kaç ay söylemişim.

SOYOĞUL: 12 Eylül’de en büyük yarayı sol aldı biliyorsunuz.

KANADOĞLU: Evet, bir sağdan bir soldan diye başladı…

SOYOĞUL: Sonuçta, bir sağdan 3/5 de soldan diye devam etti.

KANADOĞLU: Aynen öyle oldu, doğru.
SOYOĞUL: Buna rağmen, bazı sosyalistlerin, kendini solda tariflendiren kimi isimlerin, aydınların, referandumda evet diyeceğini açıklamasını, nasıl karşılıyorsunuz?

KANADOĞLU: Aymazlık olarak karşılıyorum. Aymazlık diyorum, bir. İki, çıkarın ülke sevgisinin önüne geçtiğini düşünüyorum. Aymazlık ve çıkar. Başka türlü izahı yok yani.
Yargı yönüyle 12 Eylül’den daha beterini elde etmeye çalışan bir siyasi iktidara evet demek, en hafif tabiriyle aymazlık. Çok daha başka şeyler de söylenebilir kuşkusuz…

SOYOĞUL: Bir röportajınızda siyasete girebileceğiniz yönünde cümleleriniz vardı.

KANADOĞLU: Şunu söylemek istiyorum. Nereye gittiğimizi görüyorum. Yani kişi diktasına hızla gittiğimizi görüyorum. Şimdi bütün milletvekillerini seçen genel başkan. Aynı zamanda başbakan. Yasama, yürütme onda. Böyle bir yargıyla beraber, biz mutlaka teokratik bir diktaya doğru hızla gidiyoruz. Bunun önleminin ilk adımı budur, yani buna ‘hayır’ demektir. Ha, burada evet çıkarsa, olay bitmez. Seçim var. Benim buna bir katkım olabilirse, binde bir, milyonda bir ama sırf o katkıyı vermekten kaçınmam anlamında siyasete girebilirim dedim. Yoksa burada kalmayı hep tercih etmişimdir. Siyaset diye bir şey düşünmedim. Bilinir; gerektiğinde en ağır eleştiriyi CHP’ye ben yaptım. Onun için o konuda rahat rahat konuşabilirim.

SOYOĞUL: Yeni genel başkanlı CHP’yi nasıl buluyorsunuz?

KANADOĞLU: Şu yönüyle kutluyorum. Neden kutluyorum, çünkü bir rüzgar estirdi. O rüzgarı, kalıcı bir yüksek sesli duruma götürmesini dilerim. Çünkü başka umut yok. Çünkü bu yine siyasi bakımdan halledilecek bir sorundur. Bunun için Kılıçdaroğlu’nun başarılı olmasını gönülden dilerim. Ve görüyorum ki gayet iyi gidiyor.
Aslında bu bir kadro işidir. Tek kişi egemenliklerinin iyi sonuç vermediği hep görüldü. Türkiye için bu, büyük tehlikedir. Çünkü genlerimizde var bu sanki. Hep lider arıyoruz, kadro değil. Ama Ecevit’i iktidara getiren kadrodur. O kadro bazen eleştirildi, mülkiye cuntası dendi, ama kadro önemlidir. Kuvvetli bir kadro kurmak lazım. Şimdi kurulmadı mı? Şimdi zaman da yok. O kadro kurulursa, kurulları, komisyonları olur, onlar belirli çalışmaları ortaya koyarlar, halka iletme imkânı bulunur. Yapılacaktır diye düşünüyorum.

SOYOĞUL: CHP’nin özgürlükçü bir parti olduğunu düşünüyor musunuz?

KANADOĞLU: Kesinlikle.

SOYOĞUL: O konuda da eleştiriler var. Çok statükocu, günün şartlarına göre kendini yenilemeyen, kendini açamayan/aşamayan, durağan bir parti olduğu yolunda…

KANADOĞLU: Bu eleştirilerin hepsi geçerlidir. Ama bu sadece CHP’nin hastalığı değil; bu, Türkiye’deki bütün siyasi partilerin hastalığı.

SOYOĞUL: Siyasi partiler yasasının değişmesi, bu hastalığa çare olur mu?

KANADOĞLU: Siyasi Partiler Yasası değişsin de, yine bu konuda da her şeyden evvel düşünceleri değiştirmek lazım. Düşünceler değişmedikten sonra siz istediğiniz şeyi getirin. Bakın 82 Anayasası, onun getirdiği siyasi partiler yasası, çok enteresan maddeler taşır. Mesela, bir genel başkanın 4 defadan fazla seçilemeyeceği hükmü vardı. Ne oldu? Tek parti iktidarı kurulduğunda, ilk değişen madde bu oldu. Kaldırdılar bunu hemen.

SOYOĞUL: Oysa iyi bir maddeydi diyorsunuz…

KANADOĞLU: Efendim, zaten istifa etmesini bilen, çekilmesinin zamanını iyi tayin edebilen genel başkanlar için gerekmez bu. Başarılıysa, başarılı olduğu sürece gider. Sen çok başarılısın ama hadi artık sen git diyecek bir güç yok zaten. Ama başarısız olanın hemen gitmesi lazım, bunun bir gelenek, bir adet olması lazım.
Şimdi siyasi partiler yasasının 93. maddesi var mesela. Çok net ve demokratik bir madde bu. Nedir o? Parti üyeleri seçimlerde eşittir, yani her aday mutlaka seçime girip seçimde oyla seçilir. Fakat buna tüzükleri ile müdahale etti siyasi partiler ve genel başkanlarına belirli bir kontenjan tanımaya başladılar. Bu mesela AKP’de vardı, düzeltin dedim, düzeltti; ama diğer partilerde de var dedi. Arattık, diğer 8 partide de bu var. CHP de vardı bunun içinde. Bunun için tüzüğünü düzelt dedik, yanaşmadılar. Anayasa Mahkemesi’ne başvurdum. Bir parti genel başkanına böyle bir kontenjan tanınamaz, 93. madde çok net çünkü. Eşit çünkü. Anayasa Mahkemesi yüzde 25’ten bir şey olmaz dedi. O yüzde 25, yüzde 50 oldu, şimdi yüzde 100. Yüzde yüzünü şimdi genel başkan seçiyor zaten.

SOYOĞUL: Tekrar Anayasa değişiklik paketine dönersek… Bu anayasa paketi seçmeli olsaydı, hangi maddelere evet derdiniz?

KANADOĞLU: Şimdi o gözle hiç bakmadım, yapabileceğim bir şey değil çünkü. Bunun için kafa yormaya gerek yok.

SOYOĞUL: Generallerin yüce divanda yargılanabilmesi meselesine ne diyorsunuz?

KANADOĞLU: Hangi yüce divanda?

SOYOĞUL: Bilmem, siz söyleyeceksiniz!

KANADOĞLU: Hangi yüce divanda, diyorum işte. Kendilerine bağımlı yarattıkları bir yüce divanda! Yani ceza hukuku uzmanı olmayan kişilerin hâkimlik yaptıkları bir mahkemede yargılanma; aslında herhalde adil bir mahkemede yargılanma demek değildir. Bu karar nasıl alınacak belli değil. Yani kim sevk edecek onu Yüce Divan’a? Yüce divanda kimlerin yargılanacağı yazılı. Peki, onların ancak bir meclis soruşturmasıyla oraya gideceği de kaçınılmaz bir sonuç. Peki, bunları kim sevk edecek? Böyle bir şey olur mu? Yani yapılan işin gayrı samimi oluşunun bir tipik örneğidir bu. Nasıl gidecek? Meclis soruşturması açamazsınız bunlar hakkında. Nasıl sevk edilecek? Yani onun için bu generaller… Mesela 145. maddenin değiştirilmek istenmesi. Bundan sonra bütün askeri şahıslar, sırf askeri suçlardan dolayı askeri mahkemelerde yargılansın ilkesi. Hatta daha da ileri gidelim. Askeri yargı kaldırılsın, yargı birliği sağlansın. Ona da evet. Ama nerede? Bağımsız bir yargıda.
__________________
ForumGerçek Türkiye'nin Forumu
OkyanusunKalbi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
2 Üyemiz OkyanusunKalbi'in Mesajına Teşekkür Etti.
Cevapla

Bu Sayfayı Paylaşabilirsiniz

Etiketler
kanadoĞlu, sabih


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



WEZ Format +3. Şuan Saat: 22:24.


Powered by vBulletin® Version 3.8.8
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0 PL2 ©2011, Crawlability, Inc.
Copyright ©2000 - 2019 www.forumgercek.com
Protected by CBACK.de CrackerTracker
Önemli Uyarı
www.forumgercek.com binlerce kişinin paylaşım ve yorum yaptığı bir forum sitesidir. Kullanıcıların paylaşımları ve yorumları onaydan geçmeden hemen yayınlanmaktadır. Paylaşım ve yorumlardan doğabilecek bütün sorumluluk kullanıcıya aittir. Forumumuzda T.C. yasalarına aykırı ve telif hakkı içeren bir paylaşımın yapıldığına rastladıysanız, lütfen bizi bu konuda bilgilendiriniz. Bildiriniz incelenerek, 48 saat içerisinde gereken yapılacaktır. Bildirinizi BURADAN yapabilirsiniz.
Page Rank Icon
Bumerang - Yazarkafe
McAfee Site Denetleme
Norton Site Denetleme
www.forumgercek.com Creative Commons Alıntı-Lisansı Devam Ettirme 3.0 Unported Lisansı ile lisanslanmıştır.